Ev

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bayağı saçma şekilde evde oturuyorum. Saçma olan evin kendisi aslında.. Böyle bi’ soğuk, bi’ sessiz, bi’ karanlık yapmış kendine.. İyi de evin içinde Hemingway yoksa soğukluğun kime hacı diye dolanıyorum.

Ev kendisine söylendiğimin farkında değil tabii. Hikayem de evin gerizekalılığıyla alakalı değil.. Rüzgarların dahi süpürüp götürmek istemeyeceği pislikler, kötülükler, şeytanlıklar ve daha niceleri ile alakalı olmadığı gibi…

Sakın kendini hikayenin göbek deliğine yerleştirmeye kalkmayasın diye söylüyorum: hikayem en başta seninle alakalı değil!… Çünkü hayal ettiğim tüm cümlelerden çok uzaktasın.. Temayı senin üstünden geliştirmeye kalkarsam yandı gülüm keten helvanın atalarıyla tanışmam an meselesine döner!.. Çünküsü güdük kalır.. Gelişme ve ilerleme yönünde tam bir adım atmışken midesine kazma yiyen uygarlıklara benzer..

Hava lüzumsuzca ve had safhada is ve pus yumağıyken katledilen doğadan, sapıkça ve hunharca öldürülen çocuklardan/kadınlardan, açgözlüyüm o halde varım mottosuyla doğru ve dürüst olan her şeyi yok eden canavarlardan, sonsuzluğun insanoğlunun aptallığı ile ispatı gibi kalp krizi konularından dem vurmam da hiç şık olmaz…

Yazı dediğin böyle şeyler yazmaz zaten.. En azından benim hayalimdeki yazı..

Eve dönelim..

Ev demiş ve evin içinde olmayan Hemingway’de kalmıştık.. Gönül isterdi ki köşe odaya bir Ernest yerleştireyim. Düşünsene bir odada Cézanne çiziktirirken bir odada tıkır tıkır Hemingway’in Royal Quiet de Luxe’ünün tıkırtısı.. Üstelik henüz açık arttırmada 2750 dolara satılmamış.. Ernest de kafayı saplantılı düşüncelerle henüz tıka basa mikemmelen doldurmamışken..

Ernest’in tıkırtısı arada kesiliyor, bir bakıyorum elinde Hemingway bardağıyla salonda.. 10 Aralık 1954’de, o soğuk Cuma gecesinde, Stockholm’deki Nobel ödül töreninde yapmayacağı konuşmayı hazırlıyor.. Yapmayacak çünkü  inatçı; en çok da sağlığıyla inatlaşıyor.. Haa bir de o zamanlar Nobel ödüllerinin daha hakkaniyetli dağıtıldığına dikkat çekmekte fayda var..

Konuşmayı kendi adına bir başkası yapacak olsa da yazısını ‘’bir yazar için fazla konuştum’’ diye bitiriyor ve ekliyor: ‘’çünkü yazar, söyleyecek değil yazacak sözü olan insandır’’.

‘’Şekerim konuşma hazırlığın tamamsa bir hava değişikliği yapalım’’ deyip zamanda biraz geriye gidiyoruz.. Hala salondayız… Cézanne’da bize katılmış. ‘’Natürmortla işin bittiyse armutları yiyebilir miyiz’’ diye soruyorum.. ‘’Tamam ama bana da soyuverin’’ diyor. Biraz bunalmış belli ki.. Çağının ilerisinde koşan adam olmak kolay değil.. Ama o bu ara daha çok duran meyvalar, çiçekler, ağaçlar filan resmetmekte. Bence çağlar ötesi yeteneğini nesnelerle dinlendirmeye çalışıyor..

Misafir dostlarıma Fransız ve Küba füzyon mutfağından yemekler hazırlamak üzere mutfağa gidiyorum. Mutfakdöken olarak mutfağa girip de mutfağın yarısını kırmadan çıkmışlığım olmadığından önce porselen çaydanlığı, sonra ocağı kırıyorum.. Beynimin mutfak lobu mu eksik acaba diye düşünürken iyi dostlarım içeriden sesleniyorlar: ‘’Bizim ömrümüz hayatı sadeleştirmekle geçti. En basitinden biraz ezine peyniri biraz taş fırın ekmeği neyimize yetmez allasen’’. Allaseni de öğrenmiş olmaları dikkatimden kaçmıyor.. Kapalıçarşı marşı gezerken gözlemi de kapmışlar..

Sabah sabah beni Ernest ve Paul ile buluşturan evin bu melankolik atmosferini hayra yorasım var… Pembe gözlükleri koyduğum yeri bulamıyorum.. İhtiyar adam yetişiyor imdadıma.. Bize benzemeyen her şeyin kökünü en ilkel yöntemlerle kazıyabileceğimizi sansak da Santiago’nun düşündüğü gibi en azından hala ‘güneşi ya da ayı ya da yıldızları öldürmeye çalışmıyor olmamız da bir şey’ diyerek gözlerimi kısıyorum..

Bak çocuk!..

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bak çocuk!.. Doğdun.. Acıktın.. Ağladın.. Mama verdiler, sustun.. Yürüdün, okula gittin (ya da çeşitli sebeplerden gidemedin).. Aşık oldun. Sevdiğine kendini beğendirmek için tuhaf tuhaf davranışlar içine girdin. Durumun gülünçlüğünü ise sonradan farkettin…

Zaman ilerledi, iyice genç irisi bir şeye döndün.. İşe girdin (yani herhalde bir şekilde bir işe girmişliğin olmuştur). Hata yaptın, azar işittin.. Bazen de çok doğru yaptığın için azar işittin. Senin doğrularınla başkalarının doğruları hakkında aklın karıştı.. Belki o çok doğrulardan dolayı işten atıldın. Ya da özgür ruh olduğun için işi kafalarına atarak çekip gittin…

Bunların hepsi mümkün.. Aslında bu yazıyı okuyorsan muhtemeldir ki hepsi çoktan oldu bile.. Belki torun torba sahibisin; belki yeni bir hayata yelken açmak üzeresin. Binnaz fal tükanı olmadığım için o kadarını bilemiyorum. Yalnız o koskoca mavi kürenin ortak bir yerlerinde benzer şekilde nefes aldığımızı tahmin edebiliyorum.

Bu ortak nefesten yola çıkarak bir iki söz üfleyeceğim. İster dinle ister dinleme.. Dünyada tek benim sözüm sözdür diyen manyak diktatörlerden değilim. Ben söyleyeyim de sen yine kafana göre takıl.

Çok mutlu ol, az mutlu ol, o kısmına ben karışmam. Sadece mutluluğu olması gerektiği gibi değerlendirmeni dilerim. Doğru ya da yanlış değil, ‘senin için’ ve ‘sence’ olması gerektiği gibi.. Bunu pekala davranışının sonunda sana biçilen değerle ilintilendirebilirsin. Yaptığın işin değerini anladıklarında mutlu olmuşsundur, anlamadıklarında mutsuz.

Dünyada fark yaratan bir uygulama/fikir geliştirmişsindir belki, pıh demişlerdir burunlarının ucuyla, hatta belki kendilerini kral seni köle ilan etmişlerdir.. İlanlardan kime ne!… Kimsenin birbirinin kulu olmadığını bil yeter!

Ya da diyelim ki insanlar sana kendi yanlışlarını ortaya çıkardığın için gıcık olmuşlar hatta işinden etmişlerdir; girdiğin sınavdan geçememişsindir; iyi bir evlilik yaptığını sanmış ama hiç de birbirinize göre olmadığınızı anlamışsındır; iyi yetiştirdiğini sandığın çocuk meğersemkine olmamıştır; ya da manavdan aldığın portakal çürük çıkmıştır (beklediği terfiyi onun yerine yan masaya verdiler diye bile yas tutanların olduğu bir çağda portakal üzüntüsü diye bir şey de gayet olası)..

Bir kısmında maddi kayıpların olmuş olabilir. Ciddi zor durumlara düşmüş olabilirsin. Yine de şayet ölmediysen iyi durumdasın demektir! O yüzden aşağıdaki iki minnoş hatırlatmamı dinle:

Birincisi, hayatında seni gerçekten seven insanlar hala sevmeye devam ediyorlar!.. Bunu hiç bir şey engelleyemez. Sen bile 😊 Yani aslında hayatında gerçek anlamda bir kayıp olmadığı kabak çiçeği gibi aşikar…

İkincisi, yeniden başlamaktan korkma! Ama nasıl yeniden? Dağ keçisi gibi inatla aynı yerde aynı şekilde aynı patronla/okulla/kadınla/adamla/davranışla/portakalla değil. Çünkü, o çok akıllı adamın dediği gibi, ancak ve ancak aptallar aynı şeyi yaparak farklı sonuçlara ulaşabileceklerini sanırlar. İspatıysa çok basit: eğer o haliyle olsaydı mutlu olurdun. Bızık bızık ağlandığına göre geçmiş emeklerin suratına gülücük kondurmamış. O gülücüğü yeni bir işle hatta sektörle, yepyeni bir alanla, yeni insanlarla, dünden daha farklı bir senle ve cebinde deneyimlerinle aramaya başlamanın vakti gelmiş demektir!..

Ararken hayallerini ‘yeteneklerin ve yapabileceklerin’e odakla! Eminim yeni başlangıçlar yapanların  uzayda Tesla’yla cirit attığını gösteren çalışmalar filan mevcuttur.. Sen bu uzay çalışmalarını düşünme. Kendini düşün!

Yukarıdaki iki hatırlatmama ek olarak ‘’Dışarı çık! Doğaya dokun! Mutluluğu denizden, topraktan, ağaçlardan topla’’ demek isterdim. Ne yazık ki denizin, karanın ve bilumum toprak parçalarının bittiği yerdeyiz… Sana daha iyi şeyler söylemeyi gerçekten arzu ederdim ama taze bitti… Eğer bulursan beni de çağır!..

De ki önerilerimi uyguladın; doğruya doğru, yanlışa yanlış dedin, karakterini ezip bükmedin. Yeni senler yarattın, değerlerin yerini buldu, mutlu oldun. O zaman güneşe el salla!.. Ben görürüm. De ki yapmadın, herhangi bir şey sallamana gerek yok.. Nasıl olsa güneş de görmez kanımca!..

Better Than Best! – Mission: Impossible – Fallout

The adorable catchphrase offers you a spectacular wonder of the action movies of all times: “Your mission, should you choose to accept it…”.

The sixth installment of the famous spy action series Mission: Impossible – Fallout is playing in theaters in Istanbul as of 27th of July 2018 after only two weeks of its world premiere in Paris.

It would be pointless to go back to 1996 and start reviewing all the way from the initial Mission: Impossible that was adapted from a TV series by Brian de Palma. However, it is certainly noteworthy that the franchise was born to be a sparkling star of its kind from the very first and advanced itself on each “+1”.

The brand-new picture welcomes the audience with a bad dream sequence at a safehouse in Belfast. The dream starts with Ethan Hunt (Tom Cruise) getting married to Julia Meade (Michelle Monaghan) after which yields to be a nightmare since this dreamy marriage turns out to be conducted by Solomon Lane (Sean Harris), the anarchist Syndicate criminal that Ethan imprisoned in Rogue Nation, the former of the series. Lane says to Ethan “you should have killed me” while an explosion is fading Ethan’s face off as he holds Julia.

This tricky opening whispers gently what the theatergoers will be witnessing on the silver screen for about two and a half hours time..

Ethan, then, wakes up and receives his “mission” hidden under the cover page of the Odyssey by Homer for sure which has been concluded to lay another cue before the audience..

Actually, two years after Ethan’s capture of Lane, other Syndicate villains, so-called the Apostles, have continued their terrifying events including the release of a smallpox outbreak in Kashmir.

But.. the worst always happens!.. Their recent plan is to use three nuclear plutonium cores to blow up the Vatican, Jerusalem and Mecca. And it is all tied somehow to a mysterious client named John Lark…

The mission is to prevent the Apostles from having the plutonium for evil purposes. And here we go then!..

The next scene takes Ethan to a dark Berlin night with Benji Dunn (Simon Pegg) at the front and Luther Stickell (Ving Rhames) back in the van. They are so close to making a trade for the plutonium. However, when Luther is taken unexpectedly by one of the Apostles, Ethan has to make a quick decision either to choose one life right over there or millions of others’ for the future. He chooses Luther… In the meanwhile, the plutonium cores are completely stolen.

Ethan meets Impossible Missions Forces (IMF) Secretary Alan Hunley (Alec Baldwin) to discuss on an alternative plan. The next plan accordingly is to meet the White Widow (Vanessa Kirby) in Paris at a party at the Grand Palais, to introduce himself as Lark and to get the plutonium.

Every mission has its thorn, and CIA comes up the stage during the discussion of the plan! Echoing our daily jobs, Ethan is blamed for his “weakness” in Berlin by the IMF competitor (sort of) CIA. CIA Director Erica Sloan (Angela Bassett) exhibits a straight lack of confidence in IMF for this operation. Because the mission in Berlin was not accomplished. Sloan does not let IMF operate on their own, and hitches her agent August Walker (Henry Cavill) to go with Ethan to make sure that the mission is completed. Neither Alan nor Ethan is actually blissful for that…

It will be unfair to give away any spoilers regarding the rest of such a fantastic piece! Therefore, the plot is ending here slightly!… And the role of the critic starts…

It is a great opportunity to have such a structure-minded script writer and director, Christopher McQuarrie for the recent Mission: Impossibles. There is not even one tiny unaddressed point in the scenario which is extremely exciting (and rare) nowadays!..

McQuarrie routed the ship

  1. through a predetermined route (dramatic actions with several climaxes moving all in the same direction)
  2. by strengthening and expanding the adventure with emotional touch
  3. and keeping the integrity of the theme safely during the loading and unloading of passengers (as characters) and surprising pieces (as events).

The audience is proposed to more metaphors than one can imagine in an action film (e.g., mission delivery within a Greek myth; choice of the plutonium – Pluto’s Gate or Gate to Hell; physical appearance of Lane; naming of the remaining of the Syndicate; masks – trick or treat! etc.). Furthermore, these are placed so calmly (not being heard interruptingly) and leave an extra-delicious flavory taste…

One of the major characteristics that differentiates it from the other spy action settings is that it does not depict a flawless and obsessively mission oriented motif. Indeed, all these characters have their own flaws which are actually their capabilities. This has also made the plot unique to create its own intensity and depth.

The argument that credits a visionary directing and script is proven in Mission: Impossible – Fallout once again!…

Before telling about the cast, a respectful silence is what we all may need to talk about the incredible acting of Tom Cruise. Exclusively, he may be the most handsome man in the world & apparently at his twenties! However, apart from this physical advantage, he is Ethan Hunt, not more – not less! A perfectly performed Ethan Hunt, and doing all these stunts himself – leaping off rooftops, commands any vehicles including a helicopter, climbing up a rope attached to a helicopter and flying over thousands of feet, skydiving, signs the best running scene in a movie!… Unfortunately, he was reported with a broken ankle last August during filming which should conclude eventually that he deserves each and every compliment on his acting again and again!..

Keeping the cast from the previous series including Ilsa (Rebecca Ferguson) and other IMF team has also brought a good deal of familiarity and continuity to the flow. This surely has facilitated a conceptual coherence among the actors as well. Having all the cast concentrate on this emphatically real-time fifteen minutes countdown and pass it directly to the viewers is an obvious example to that!..

Cruise is leading the game, however the others do definitely belong to the game!.. (hey Cavill, sorry but, at the end of the day, there is no other super-hyper man than Tom ;))

I liked the CGI devoided (to its best) cinematography (BAFTA awarded Rob Hardy). Especially, nothing could be thought better than a running ground level drone presented in 3D! It is also notable to acknowledge the camera operating for all the chasing through Paris streets, and surely another appreciation for the bathroom fight.

The score (Lorne Balfe) is also well-balanced or served vis-á-vis details of the plot. I must add that my favorite soundtrack song will be the epic version of the original theme (Lalo Schifrin) at closing.

The production companies Paramount Pictures, Skydance, Alibaba Pictures, and Bad Robot must be smiling gladly as well. Because, within three days of the opening, Mission: Impossible – Fallout delivered the franchise’s highest-gross with $61.5 million via topping the weekend box office charts (US, Canada). A total worldwide gross of $153.5 million is reported just for now… It is now playing in 37 countries in RealD 3D, IMAX and my favorite IMAX3D.

Last but not least..

Mission: Impossible – Fallout is a very exciting and surprising action film with a high quality of technique embedded into a great flood including outstanding performances.

It is also a gentle and intimate sigh perhaps: There can be peace without great sufferings if we may recall the human parts of ourselves… We sleep well at our homes due to some other unrecognizable fall out masks in the field, and those some others sleep well due to our timely realization of our daily tasks even if there is a blinding fallout…

Oftentimes, our weaknesses turn out to be our strengths; and as Ethan is appreciated by IMF “we need people like you (Ethan) who care about one life as much as they care about millions of others!..”

Buyrun Cinnet Dünyamıza!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Kronik mutsuzluk neden olur? İstediğimiz şeyleri yapamadığımızda. E o zaman yapsak ya! diyesi geliyor insanın. Bir de istemediğimiz şeyleri yaptığımızda kısmı var ki ona değil teselli, amorti bile mümkün değil.

Çoğunluğun farklı farklı mutsuzlukları var, gad tenkis. Senin hala yoksa boş durmayasın, sen de kendi mutsuzluğunu yaratmayı deneyesin diye yazıyorum! Ne de olsa insan hayatta azmettiği müddetçe yaşar. Ya da azmedersen boyu posu devrilmeyesice mutsuzlar kulübünün en asil üyesi olabilirsin!!

İşe gündem haberlerine bakarak mı ya da olmadık hizmetler peşinde boş beleş vakit harcayıp kendini bitirerek mi başlarsın, orasına ben karışmam..

Hazır yeri gelmişken şu olmadık şeylerle kendini bitirme, enerjiyi haybeye tüketme hizmetlerini bir çırpıda sayıvereyim de iyiliğimi unutma! İşte kendi öz benliğini çiğneme nam-ı diğer kendini bitirme yolları:

yıkama yağlama, kraldan çok kralcı olma, evrenin panoramik fotoğrafında kime neye hizmet ettiğinin farkında bile olmadan olmadık insanlara yaranma girişimlerinin bin bir hali vb.

Bu anlamsız çaban, hizmette bulunduğun kişilerden insanlık gururu ve onuru bakımından soyut anlamda daha aşağıda olduğunun ta en baştan kabak kemane özkabulü ve ispatı.. Dolayısıyla, kendi özsaygını çatır çatır çiğneyince ve günün sonunda ağzınla tuttuğun kuşların uçup gideceğini ve servis sunduğun tiplere asla yaranamayacağını düşününce mutsuzluk garantin bilimsel olarak yüzde yüz, benden!

Denemelerin kifayetsiz kaldı, hala mutlak mutsuzluğa ulaşamadın mı? Pes etmek yok! Tek gereken, grande boy mutsuzluğa karşı sarsılmaz inancın!

Buralardaki en garibanın öteki tarafta hep eller havaya olacağına inanmışsın. Bu dediğime de tüm kalbinle inan bence. Senin iyiliğin için mutsuz olmanın on bin yolunu gösteriyorum. Kadir kıymet bilmiyosan ben seni bilirim elbet 😛

Sen misin sürprizlerle dolu olan yoksa büyük orta dünya ve hobit proceleri mi, halen karman çorman olsa da, etraftaki pek çok insanın ortak berbat özelliklerinden biri de kazlara özgü kibri, her şeyi ‘ben yaptım’ demesi galiba.. Yanisi kibir ve ‘tüm bu dağları, tepeleri, ovaları, gölleri ben yarattım; benden öncesi tufandı, benden sooğrası da kasırga’ deme hali, bedbaht olabilmek ve bedbaht edebilmek için altın standart!..

Çünkümsünün birincisi, insanın her başarıyı üzerine alınması tıbben sağlığın tanımına delalet etmemektedir. İkincisi de, yaptıklarımız kadar yapamadıklarımızı da dile getirebildiğimizde piskolocikman mutlu bireyler oluruz. Örneğin ne zaman ki “o okulu hiç kazanamadım ki lan ben, diplomam bile yok yani”; “olm beea, koca firmayı çoss diye batırdım göz göre göre”; ya da “bu kadınla/adamla evlenmek hayatımın açık ara farkla hatası idi” diyebülük, işte o zaman kendimis kendilerimisi aşabülük.

Çünkü insanoğlusu ancak ayın karanlık yüzünü farkettiğinde aksiyon alabilir… Aksi takdirde karanlık taraflarıyla yüzleşmeyi becerememiş canlılar kendi söylediklerine kendileri de inanmaya başladığı zaman buyrun cinnet dünyamıza durumları ortaya çıkabülü.

Bilim böyle bir şey işte. Yanında dursan da durmasan da vardır… Bilinçli ya da bilinçsizce bilim karşıtı görüşlere verdiğin her destekte bindiğin insanlık dalını keseceksin… Kendi dalın da aynı dal olduğu için çanak çömlek de yer çekimine tabi tabii…

Eminim bir süre sonra bu mutsuzluk kılavuzu sana yetmeyecek.. Alıp başını gitmek isteyeceksin.. Çünkü elle tutulur bir amacın olmadan çok uzaklara gittiğinde şapşahane mutsuz olacağını hissedeceksin.. Ama unutma! Şairin mezar taşında yazdığı gibi “altın nilüfer çiçeği en harlı alevlerin ortasında bile büyüyebilir…” Ve son kii üç dört; mutsuzluk paylaşıldıkça çoğalır!😁😁

(Yazarın notu – 1: bu yazı orijinali 1874 yılında solo piyano için Mussorgsky tarafından bestelenen Pictures at an Exhibition‘ın orkestral düzenlemesini dinlerken yazıldı.

Yazarın notu – 2: daha çok kırmızı et yemen, yiyemiyorsan vitamin iğnelerini aksatmaman ve yazının ayna görüntüsünü görebilmen dileğiyle!..😊)

Bugün Neye Sıkılsam – II

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Son dekatta en sık kullandığım cümle ”çok sıkıldım” olmuş. Ondan öncekinde de ”sıkıldım!”. Bu  durumda sitebocugunuzun konu hakkında destansı bir içerikle dolup taştığını tahmin edersiniz.

Can sıkıntısı, ‘’boşluk’’ hissinden ileri gelebileceği gibi etrafımızdaki salaklıklar sebebiyle de börtleyebilir. Bir kısım salaklıklardan canımız böngürdediğinde ‘’gıcık oldum vualla’’ dememiz muhtemeldir.

Meselağsı ben işyerinde patronuna gıcık olanlara gıcık olurum. Neymiş, emeklerini görüp onu müdür yapmamışlarmış. Kendini avokado zanneden soğana bakıp şükretmiyor da… Tabii çözüm odaklı biri olarak hemen bana serzenişte bulunan arkadaşa döner ve ‘’Iii-Ka’ya soralım bakalım. Bizim iş ilanları ne durumdaymış’’ diyerek vaziyeti huzura kavuştururum.

Diyelim ki  ülkeler arası üst düzey iletişim becerisi gerektiren diplomatik bir havadise rastladım. Ya da bu kritik ötesi sürecin en üst düzeyde …. ….. ile dolu, kapsamlı bir haberini gözlerimle gördüm. Kimsecikleri suçlamam. Saniyesinde yazılı basına sıkılıveririm: ‘’ey kaleminin poposu kirloş gasteçi! Sennn ne yazdığını bileyong nu sayın lenn basın? Editörün uyyyo mu goççum? Ağzın burnun torba değil ki büzesin!! Neçüng editip büdütüp de yazmıyon, hatta hiç yazmıyon, insan ağzından çıkan haberüüaaghk!!’’ derim. Ortada yazılacak ne kutlu konular var oysa. İlla herşeyi ben söylücek.

Hiç olmadık bir saatte sıkılasım gelirse derhal sosyal medyayı açarım. Nas’osa sosyal medyadan dalaşacak birini bulur, en olmadı sosyal medyanın kendisine çatarım, sıkıntım geçer umuduyla sanal alemlere akarım.

Kadına yönelik pozitif sonuçları olabilecek iyi niyetli şiddetin önünün açılarak teşvik edilmesi, çocuk yaşta evlilikler, kadının bedeninin sahiplenilmesinin kötü bir şeymiş gibi gösterilmesi ile ilgili haberler, kadının affedersin her boka karışıyor olması yetmiyormuş gibi başlı başına çok can sıkıcı olabiliyor. Yok benim için değil de etraf tahrik olunca mecbur kalıp sıkılırmış gibi yapıyorum. Neticede kanun koyucu ben değilim, bana ne. O yüzden şimdilik -mış gibi yapmak yetiyor kanımca.

Bazen de yok numarası yaparım… Sırf sıkıntıyı kafeslemek için. Sıkıntıyı inkar yerine kendi yokluğumu ilan ederim. Misal ulvi projeleri beğenmeyen mi var. Bilincim yerindeyken ya da kanmamış haldeyken yaptığım ne malum! Senin için iftira atmak kolay tabii!! Yani tam canımı sıkacağını sandığın noktada, sokak lambası olmayan sokaklarda mikemmel bi kamuflaja yatarım. Böylece, yeni dünya zekalı sıkıntı beni görmez. Hahah, böyle yaptığımda onu çaktırmadan çok pis kovalamış oluyorum ama.

Ne var, ne bakıyon bööön bööön. Utanmasan eline pankart alıp gezersin. Utanmıyosun zaten de neyse ki gördüğüm yerde seni ve pankartını baştacı ilan ediyorum. İşini ben bulucam (iş=bana hizmet), karını ben bulucam, çocuk sayına ben karar vericem, espri lazımsa ben yapıcam, bi de yok pankartın yok yürüyüşün. Ohhooo ne ala Guatemala! Artık hangi birine yetişicem, şükürlerce ki benim yetişemediğim yerde yetiştiriyorlar.

Kusura baksan da bakmasan da ömür çatlatan, çok güzel bir insanım bence. Aksini iddia edeni ne yapacağımı t,,,m dünya biliyor. Hatta dr. Streynç, thOr ve huLk da biliyor!! Kimse Marvel’e ne kadar nefis bir insan olduğumu öğretmeye kalkmasın! Gad tenkis ki biz bunu zaten biliyorum. O yüzden aldığım yüksek görgü, ileri terbiye ve muazzam eğitim düzeyime dayanarak hepinize ikileyiniz ulanınız diyor; beni çok sevmeye ve okumaya devam etmenizi diliyorum.

Sabah Uykusu

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Sabaha karşıları göz kapaklarıma iki koca fil oturuyo umrundaysa.. Sağdakinin adı ‘baban da az uyurdu’; soldakinin adı ‘bok yeme uyu!..’.

Alarmın zortlamasıyla beraber bu kamyon arkası yazıtı ruhlu feylesof fillere karşı argüman geliştirmek hiç kolay değil takdir edebiliyorsan. ‘’İş var şekerim’’, ‘’trafik var cumbocan’’, ‘’daha karpuz mu keseceğdin lan sayın fil’’ler bittikten sonra sol gözün üst iç tarafındaki kirpikte inceden bir kıpraşma başlıyor. Bu kıprışım giderek dış kanattaki kirpiklere ve sağ göze doğru yayılıyor.

Göz kapaklarımı muşmula gibi açmaya başladığımda kendimi günün kalan kısmını Berlin hayvanat bahçesinde ziyaretçilere su püskürterek geçirecek filciklere veda ederken buluyorum…

Sabah uykusu kendimi bildim bileli kendisini uyumaya doyamadığım.. İstemeye istemeye gittiğim anaokulundan istemeye istemeye gittiğim üniversiteye değin hep sabah uykulu bir dünyanın hayalini kurageldim. Gerçek hayattaysa bütün öğlencilerin, tam gün okula gitmeyenlerin, metazori altı senelik fakülteler okumayanların, okurken beş para almadan nöbet tutmak zorunda kalmayanların yataklarını caaaarrrt!! diye ortadan ikiye ayırasım geldi.

Hayır, o kadar uyumadık uyumadık da n’oldu diye düşünüyor insan? Neler neler oldu; görmek için bi’ beş dakka gözlerini açıp da etrafcağızına bakı bakı mı versen?…

Pekala, ben sana söyleyeyim, şu oldu: Ben uyumadım, sen saatleri geri alaaa alaaaa uyudun, uyudun da karpuz gibi büyüdün mışılcan…

Bak, ben sana uyuma demiyorum! Yine uyu, ama uyuduğun yerden benim beş dakikalık sabah uykumu on saniyeye indirme be güzelim. Senin uyuduğunu benim uyumadığımla telafi etmemiz sana da biraz tuhaf gelmiyor mu?..

Sen bunu düşünürken ben de biri uyur biri bakar kıyamet ondan kopar atasözümü gelecek nesillere emanet etmek istiyorum. Mümkünse eli kürekli bir nesil bulabilirsem onlara emanet edeyim ki iki dakika huzur içinde uyuyabileyim. Az uyumak insanda galiba böyle sevecen duygular geliştiriyor…

Aslında uykunu alarak gerine gerine uyanmak ve etraftaki herkesin halen fosur fosur uyuduğunu görmek ayran üstü şerbet gibi bişe olurdu herhalde. Çünkü yine herkes uykuda, sen tek başına cin baba olmanın ağırlığı altında.. Belki güneş bile doğmuyordur artık bilmiyorum ki. Ne de olsa uzun zamandır görüşmüyoruz…

Kendimi tuzsuz, baharatsız, içi geçmiş bir karnıyarık yemeğindeki soğan gibi hissediyorum. Hükümsüz..

Ya da şöyle söyleyeyim. Şimdi, yani tam şu an ghkk! deyip ölsem ‘’acaba öldüm mü lan ben’’ diye düşünürüm. Çünkü o kadar uzun zamandır uykumu alamıyor ve ikimizin yerine de uyumuyorum ki.. halen yaşayıp yaşamadığımdan bile emin değilim. Ufacık tefecik içi dolu zombicik olmuş olmayayım sakın ha diye ara sıra kendime su pıspırtıyorum…

Peki ya sen, sen hala yaşıyor musun? Sabah olmadı mı henüz? Ses mi versen ki anlaşılması için.. Ama doğru ya, senin sesin bile çıkamaz ki.. Uyurken..

Hard to Trust in a Lawless Time – Solo: A Star Wars Story

“It is a lawless time” a long time ago in a galaxy far, far away -ouch maybe not that much far-  where “Crime Syndicates compete for resources – food, medicine and hyperfuel”. Untraditionally, this opening crawl is not followed by a panning movement from the space in the recent Star Wars anthology Solo: A Star Wars Story (or Solo in short).

Finally, directed by American filmmaker Ron Howard, it is now being screened in Istanbul at the same time with US (as of 25th of May, 2018) with the highest quality of IMAX 3D.

Lucas himself started to work on a young Han Solo film in 2012, and he warranted Lawrence Kasdan and his son Jonathon Kasdan to write the screenplay. Christopher Miller and Phil Lord (The Lego Movie, 21 Jump Street) started filming by January 2017. However, Lucasfilm and these two prior directors parted ways due to “creative differences” as announced. Howard took over the directing by June 2017, and reshoot almost 2/3 of it. Likely and in that means, Bradford Young as the cinematographer is the least quoted name among the major skeleton.

This spin-off brings out clarity to young Han Solo (Alden Ehrenreich) some of which are: the story of ‘Solo’ as his last name, the first time he met Wookiee, Chewbecca (Joonas Suotamo), his girl friend Qi’Ra (Emilia Clarke), and all the story around his criminal hinterland – a gang of criminals led by Tobias Beckett (Woody Harrelson), a smuggler Lando Calrissian (Donald Glover), the crime boss Dryden Vos (Paul Bettany), Vos’s superior (Darth) Maul (Ray Park & Sam Witwer [voice]), and the lovely democratic droid L3 (Phoebe Waller-Bridge). The audience is also introduced to the born of the rebellion Enfys (Erin Kellyman) when the reign of lawlessness is prominent in an environment of despotic governance.

Similar to other Star Wars theme since 1977, the main flow withstands the questions such as how cruel a galaxy (!) can become when it is short of fuel (coaxium), how it can cheat to win, how the perception of ‘being hostile’ can be altered when an imperial power invades a place far far away, how it can all turn out to be an evil, how the negligible ones can serve the evil to raise themselves as the new villain, and how the word of trust is deleted from the dictionaries: “Assume everyone will betray you. And you will never be disappointed”. Apparently, Solo is based on that aforementioned tagline for this anthology.

Not too much to talk on the directing as explained in the introduction. However, not making a Star Wars film as a high-ranking comedy is a smart and favorable conclusion indeed. It would only be advisable if the story included several tight junctions or binding points to the current Han Solo for a catchy excitement. Nothing to talk much about the acting either as Star Wars was never on the acting predominantly. One thing can be that the visual effects and 3D technology could have been emphasized more significantly. And although the music by John Powell is not that crummy, it will always be a glitch not to hear the striking classical sound of John Williams’ Star Wars high notes.

After five months from “The Last Jedi”, Lucasfilm (producer) and by Walt Disney Studios Motion Pictures (distributor) released Solo which has been already reported to gross $83.3 million in the US and Canada, and $65 million in the other territories as of May 27, 2018. The estimated production budget being around $250 million figures out that it will need to gross at least $500 million worldwide to meet the expectations.

A living story, nicely shoot, and not in a galaxy far far away.. It is only a few miles away in a theater to your home. Highly recommend you all to see!…

kıyamet

 

bir çocuk ölür..

sonra bir çocuk daha

tekerlekli sandalyesinde

ayakları dizlerinden kesik,

avurdu avurduna çökük,

fakirlikten kendi bedeninden on beş yaş büyük adam

ilk çocuğun babası

önüne düşer,

iki çocuğun havada parçalanırken elele tutuşmuş sekiz parmağı…

 

karısını görmeye çalışır o hengamede..

sağ işaret parmağı püskül saçlı canavarın

ayakları dizlerinden kesik,

avurdu avurduna çökük,

fakirlikten kendi bedeninden on beş yaş büyük adamın

sol gözünü çıkarmadan önce

Delinin Blog’u

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Neymiş efendim, niye habire deneme yazıyormuşum? Sudan hafif bir blog’da roman yazan ilk insan olmak istemediğim için olabilir mi?..

Yani bunlara deneme diyebilir miyiz o da meçhul aslında.. Daha çok “deneyememe”, “acaba denedim mi lan ciddenleme” gibi isimler daha uygun olabilir. Aman neyse ne. Gerçekten beni şaşırtıyorsun okur.. Nadir de olsa bir şeylere hala şaşırabildiğini görmek bakımından takdire şayansın tabii.

Niye yazıyorum? Ne bileyim ben… Sanki sen her boku çok bilerek yapıyorsun da.. Herkes her zaman her şeyi bir şey için yapmaz. Bazen böyle boktan cümleler kurabilmeyi ister. Daha boktanını kurabilen varsa buyursun kursun. İtirazımız olmaz. Engellemeyis. Döümeyis. Tükürmeyis. Hatta tekmelemeyis… Ama okumama hakkımızı kullanabiliriz.. bazen bir şeyi görmemek görmekten daha iyidir..

Duymamak da duymaktan daha iyi olabilir. Ama duyuyorum… Öyleyse babam var! Çünkü içeriden ‘’yuuuh!! tüüüü!!!’’ sesleri geliyor. Bir an Fenerbaaze stadını kentsel dönüşemeyişimle bizim eve taşıdılar sanıyorum… Babam, koca stadı coşturan amigo edasıyla televizyondaki haber spikeri ile kavga ediyor. Babamı dinliyorum, gözlerim kapalı..

Gerçi spikerin günahını almayayım. Babam, konuya da kızmış olabilir. Her halükarda bacadan düşüp bacağını inciten Noel Baba gibi bir babam var. Hediye çuvalında iyi niyetli, oyuncaklı düşünceler de olsa canı yandığı için onları efendice dağıtmak yerine bağırarak ifade etmeyi tercih eden..

Bütün bunları yazarken bana bir gülüşüm geliyor ey okumaz okur. Okumadığını biliyorum ya, accık ondan.. Eğer okuyaydın yirmi milyonluk şehrin yirmi milyon birincisi olayım diye cıbıldak ayaklarınla koştur koştur gelmezdin diye düşünüyorum. Ya da acübağ kağıt alerjin filan mı var? Dilin felan şişip kurdeşen neyin döküyormuştuysan.. Dediğim gibi, bu benim düşüncem. Ya da, kısaca sana ne?.. Sonuç olarak, sınavlara hazırlık kitapları dışındaki kitap satış oranlarına bakarsak okur kimliğini özenle saklamayı başarıyorsun…

Yaa gördün mü, bak?.. Konuyu nerdeeen nereye taşıdım. Deneyememe böyle bir şey işte. İsmin bir kendini bilmeme, bir tuhaf tuhaf cümleler kurma hali… Bence yine de ismin etliye sütlüye bulaşmayan sade hallerinden yeğdir. Yeğ olan nedir? Delilik, gizli özne.. Hihohhoh, iyice gizledim ki bulamayasın😊 E özneyi açık edersem ciddiye alıp okumazsın. Çünkü sen en akıllısın. Nazar değmesin diye öyle değilmiş gibi yapıyor olabilirsin, o da kimseyi ilgilendirmez.

Geldik hiçbir şey yazmadığım bir yazının daha sonuna. Hadi gel, el sıkışıp gülerek vedalaşalım… Kimbilir ki bir sonraki yazıyı hangi vakitlerde eserikli eserikli yazarım. Haa, kim yazar?.. Birinci tekil şahıs öznesü, gizlü delü!..

Laf Ebesi Entry'leri