Ne Sen Sor..

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Halimi ne sen sor ne de ben söyleyeyim.. Başka şey sorsan onu da söyleyebilir miyim bilmem..

Ya da ben söylerim de sen bunu duymaya hazır mısın acaba, orasına dair pek fikrim yok.

Yıllaaaaarla deve yüküyle ödediğim vergilerin bana bir covid-19 testçiği olarak bile geri ödenmediğini söylesem zaten duymazsın. Ama ‘’sana da ödenmiyor tatlı şekerim’’ desem onu da dinlemezsin.

Nereden mi çıktı bu test saplantısı?

Evde kal prensipleri doğrultusunda saksımdaki fesleğenin yanına kendimi ektim. Saksı, fotosentez ve ben bahtiyarım, ordan.. Yalnız, içimden bir ses habire arsız çocuklar gibi covid oldum diyo anlamsızca. HES kodundan ziyade içimdeki his koduna göre konuşuyom. Boşver, ciddiye alma!..

Daha neleri ciddiye almayacağına dair, hadi bir beyin fırtınası bırakayım uzaya…

Uzay dediğim saksının altındaki tabak… Elin Musk’ı, uzayı kapı komşu yapmışken şahsım adına uzaya başka bir şey bırakamamamdan değil de minnoş beyin fırtınamı bırakacak yer bulamamamdan ötürü daha çok..

Şu kriz döneminde 2 milyon kadar yeme-içme sektörü çalışanını azıcık gelirsiz bırakan sosyal hayata dair uygulanan kapatma kararlarından ilkini duydun mu desem ‘’ustam, ordan bana iki paket ekmek arası battiz yollasana’’ dersin.. Merak ediyorsan, yollayamam, işim var! Ama yerel yönetimlerin oluşturduğu askılara asabilirim bir şeyler, dinliyorsan eğer..

Diğer sosyal karar olan 65 yaş üstü kadınları buz gibi kış sabahının üç saati haricinde, erkekleri Cuma günleri Cuma namazı saatlerine ek muafiyet tanıyarak kadınlara göre daha az bir saatte eve kapatma kararının kadına yönelik bir haksızlık ya da hak ihlali olduğunu düşündün mü hiç desem… Ya da yalnız yaşayan 70 yaşındaki Nahide Teyzemlerin evine, öğlenleri mesela saat 1’i az geçe uğrayıp ya da telefonla arayıp bir ihtiyacı var mıymış diye halini hatrını soruyor musun desem, Cuma’daydım uğrayamadım mı dersin?.. Bilmem ki ne dersin?.. İnsanların iyi halini sağlama senin sorumluluğun değilse yanlış sorum için kusuruma bakma. Ha bir de hal hatır sorma da geleneklerimizdendir bu arada… Yine iyisi mi ben uğrayayım, sana zahmet olmasın. Sen Cuma’nı bozma, gelenek benim işim olsun..

Beni hala dinleme hatta sorularıma yanıt verme zahmetine katlanan birkaç arkadaşımla konuşuyorum:

– ‘’Bulaştı mı, bulaştı mı?’’

– ‘’Deli misin yaa, nerden bulaşacak?! Evden dışarı burnumuzu çıkarmıyoruz ki’’

Haklılar.. O burun, evden veya maskeden dışarı çıkmadıysa asayiş bir nevi berkemal… Işınlanacak hali yok ya bu çekik gözlü virüs şeysinin saç telinden, kulaktan!

Yani, yine de.. Hayatta daha kötü ne olabilir ki dememek lazım. Hala neden olmadı demek lazım bence…

Pandemi bitene kadar kış uykusuna yatabilseydik keşke.. Pandemi uykusu.. Bitince uyandırsalar filan.. Çoooğyi olurdu… Ayılara ne imrendim şimdi!

Dantelalı Denizler

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Alıp başımı gitsem diyorum bazen.. Dantelalı denizlere, yumuk yumuk bulutlara, çıt çıt kuşlarının arasına karışsam!..

Sonra ‘’mıhtişim insanoğlu’’ olarak öyle bir yer bırakmadığımız aklıma geliyor..

‘’Abla, koronadan kesesi, hökür hökür gelir bak sesi! Şoför yanı burdan verelim’’ derlerse diye gitmekli düşünce balonlarımı hemencecik kovalıyorum! Ne de olsa, süte düşen telaşlı sinek olmanın lüzumu yok..

Daha çok, kalmaklı olmak lazım şimdilerde galiba.. Bir yere çaktırmadan ilişmek, sonra oraya alttan alta kök salmak…

Sadece nereye kalınacağını iyi hesaplamak gerek!..

Kalkıp da, senli ya da sensiz, üç güne yan yatacak bir yere kalayım dersen dördüncü günde, kendine kündeye getirecek yeni bir mecra aramaya başlarsın… Çok da o ortamların insanı değilsen, yani kendini bu yönde donatmamışsan üzülür ezilirsin..

Bir kısım atalar bile demişler ki tekkeyi bekleyen çorbayı içer.. Sen tekke beklemeyi bilmezken, bilenlerin yerine o tekkeyi beklemeye davranırsan ister istemez ayıplanıp kınanırsın. Bütün bunlara teflon misali aldırmazlık gösterip hiç de üzülüp büzülmemiş gibi şeetsen de günün sonunda kendini bile kandıramazsın!..

En kötüsü de insanın kendini kandırmaya çalışması değil mi zaten?…

Diyelim babandan torpillisin. Babanın bıraktıklarıyla koca koca işler güçler sahibisin. Yine de başın göğe ermiyor, iyi ve akıllı insanlar seni bir türlü beğenmiyorsa kalacağın yer orası olmadığı içindir… Ya da bir ihtimal baba eder, oğul öder dediklerinden gelmiştir başına.. Artık baban n’ettiyse, onu ben bilemem tabii!..

Ah alan onmazmış, onsa da en kısa zamanda illeti nüksedermiş. Bunu da düşünerek nereye kalınacağını, ne pahasına kalınacağını, kimlerin kalbinin kırılacağını çoook iyi düşünmek gerek kalınacak o yerde…

Bir de bu işin geleceği var! Yani yukarıdaki gibi su-i misaller, gelecek nesillerin ağzı torba olmadığından, en az beş yüz yıl filan pis pis dedikodularının yapılacağını, torunlarının torbalarının başlarının büğük, ağızlarının eğik gezeceğini unutmamalılar…

Gidilecek başka yer pek olmadığına göre, kalınacak yer hakikaten önemli.. Kendi ayaklarının üzerinde tertemiz bir şekilde doğrulabilmeyi ve her ne olursa olsun dimdik bir asaletle kalmayı becerebilmeli insan! Çünkü galiba da insan, o zaman insan!

Susmukluğum

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Ne diyeceğimi bilemiyorum. O yüzden de demiyorum… Kısaca kendimle bir omertà’m oldu şu aralar.. 😏

Bu omertà dediğin yumurta kırmak gibi bir şey aslında… Yumurtaya bakar bakar, nereye tıngırdatarak kıracağına karar veremezsin ya.. Susarken de hangi birine susacağını bilemiyorsun.. Çiviyi çıkarana mı, çiviyi çıkaranın şakşakçısına mı, çiviyi çıkarana kızana öyle iyi kızılmaz böyle kızılır diyene mi, çivinin kendisine mi? Bak bak sus bir durum..

Abdalın yağı çoğ olunca gah borusuna çalarmış, gah gerisine; susmukluk da böylemisinin aynısı! İstediğin yere doğru uzun uzun susma özgürlüğün var, kıymetini bilirsen!…

Yine de sessizlik lisanını öğrenebilmek ayrıcalıklı bir durum, öyle maça kızı gibi susmayacaksın.. Yanisi, bir suskunluklu, kolay yetişmiyor işte😩

İstisnasız, benim bu konudaki en büyük motivasyonum, şapkası dar gelip aklını bol sanan Avrupa, Amerika ve Japonya’daki iş ortaklarım.. Öğlen diğer ülkelerle yaptığım iş toplantımda açıklanan kararların defalarca değiştiğini çok zor anlattım mesela… Bunun resmi bir karar ver-boz’lar silsilesi olduğunu ise hiç anlayamadı garipler.. Debelenip anlatmaya çalıştıkça benim yorum zafiyetim olduğunu zannedip durdular, üzerlerine afiyet and the evlerden ırak!…

Günde yirmi kere dönüp dönüp mevzuatın yayımlandığı alanlara baktığım için beni deli sanmaları da cabası.. Oysa ki beş yüz yıllık evlerde oturup yüzlerce yıllık ağaçları kesmediklerinden ve günde bir kere bile kanun kural yönetmelik direktif değiştirmediklerinden ne kadar da değişimsizler!.. Peh!..

Haliyle, ağzımla kuş tutsam genel sicilim pek parlak olamıyor karşılarında.. Eh d.tüyle inatlaşan, donuna m.çarmış; baktım ki bir bok anlayacakları yok çok affedersin, ben anlatıncaya, akıllı düşününceye kadar deli oğlunu everecek; ben de sustum gitti!.. Kime ne izah edeyim ki?! Azimle taş delmeye inananlardan değilim🤪

Sessizliğime bakıp bakıp gülüyorum… Dünyadaki cadıların son temsilcisi süpürgesine ters binmiş uçuyor🧹 İşin doğrusu, millete laf anlatmak yerine süpürgesinden sessiz kahkahalar savurmayı tercih ediyor 😁

An bu anki hal ve durum budur. Hiç kimseye her şeyi açıklamak için herhangi bir çaba göstermeye hiç niyetim yok. Üstelik belgisiz zamirlerin alayını kullanınca onlar da susmuş sayıldı bence.. Öyle melankolik bir içe kapanış olmasa da, sesin hacmi azaldıysa yeniden dolması için bir süre susmak gerekir… Sesi ve sözü şarj eden, susmaktır bazen.. Ancak durgun sularda, yıldızlar tüm parlaklığıyla yansıyacaktır belki de!..

Hadi öptüm, çüüüs!😘

Jojo Rabbit – A Novel and Brilliant Work of Art!

It has been such a long time for me to see that kind of a brilliant work of art moving through the lovely gyri of the brain with such an amazing imagination and based on a bright idea!

Sorry for waiting all that time after its release in 2019, but all this period just made my feelings stronger to say that it already made its way into the classics of all the times!

Genius plot is created by Taika Waititi (also director), based on the novel Caging Skies (2008) by Christine Leunens. However, the movie differentiates a lot from the novel with a sparkling variety in it. Several structural evidence of that can be observed as including an imaginary harlequin Hitler (played by Taika Waititi himself), physical removal of several family characters such as father and grandmother, no “Jojo rabbit” in the book, and ignoring the second half of the novel and developing its first half which is another brilliant decision to bring into the screenplay. To mention about the tone, trace amount of the irony that could be smelt in the book becomes also the very backbone of the screenplay.

These golden ideas during the adaptation brought Waikiki a more than well-deserved Academy award (Best Adapted Screenplay) on Feb 9th, 2020.

A ten-year-old boy Johannes “Jojo” Betzler (Roman Griffin Davis) joins a German yooth camp (Jungvolk) of Hitler during the late World War II. While a buffoonish Hitler version is his imaginary friend, we are introduced to the environment where Jojo lives with his Jungvolk supervisors (for instance, perfectly acting Sam Rockwell as Captain Klenzendorff), his friends (best friend as Yorki [Archie Yates]), and his mother Rosie (Scarlett Johansson). Then one day, Jojo discovers a Jewish girl, Elsa Korr (Thomasin McKenzie) hiding in their attic!… And the story develops on and on…

I will stop telling about it in here not to spoil the audience’s joy in advance. However, I should express that if the art overall is to look at the events through a child’s eye, then this is what Waititi is exactly doing in here. It is shot from Jojo’s point of view and naiveness, and also gathers us around the same matter of issue like a rock.

Jojo, this innocent, pure boy like any child of 10 years old, is being brought up by a good mother (Rosie) who also represents the good and well-mannered people of that time. On the other hand, he has a strong Nazi idealism in his mind (recall: Hitler as his imaginary friend) which he wants to become one quickly.

One of the most valuable tag line of the film is to show how a child chooses the right path between his mother (right) and Nazi fascism (wrong) side. It is how a mother teaches to treat a person (Elsa) like a person. It is where smart and joking moms, moms who look a tiger in the eye and trust without a fear always win to inspire their little children. Or it is when Rosie says to Jojo “Ten year-olds shouldn’t be celebrating wars, talking politics. You should be climbing trees, and then falling out of those trees.. Life is a gift. We must celebrate it. We have to dance, to show God we are grateful to be alive.”

Even just that standalone tag line is more than enough for appearing on best ever classical lists. Together with cleverly considered additional details such as the following, Jojo Rabbit is simply one of the best of its kind:

  • “shoes metaphor” (from dancing & freedom to that sentimental scene),
  • referral to those times of revealing all abnormalities as normalities (e.g., a group of people greeting themselves with more than 30 Heil Hitler!s in like 1 minute time, or e.g., “kids, it’s time to burn your books” call to children in Deutches Jungvolk),
  • that solid connection to Jojo’s dead sister,
  • racist and “Aryan” believer Hitler’s alliance with Japanese that do not look very Aryan indeed,
  • when times have changed and when it became definitely not a good time to be a Nazi, noone or no nation else but the unforgettable final touch of Captain Klenzendorf to Jojo

World War II days were undoubtedly the wacky days what the earth had witnessed. Some that did not belong to a certain “race”-called thing were not allowed to breathe anymore under the same trees and the same blue skies with the other human beings. Race discrimination resulted in madly deaths in the most cruel ways. These mass murders were insanely rationalized by some “fat man with greasy hair and half a moustache” as described in the movie. Further scarry thing was perhaps the inconceivably accompanying number of hostilely people that went along with that lunatic dictatorship.

Anyway, numerous World War II related pictures have been on silver screen until now. However, none of them like this well-planned and perfectly written and directed plot. Jojo Rabbit has certain things to address, but not in a bold and splashing way that we know up to know. It constructs the story in a child’s mind, and passes it very consistently with a sense of humor and irony.

Cinematography (Mihai Malaimare Jr) was fit for the purpose as well as the editing (Tom Eagels) as editing should have been a bit effortful in particular for such a dynamic flow. Music (Michael Giacchino) or song choices should be acknowledged as well (as this cannot be deemed a spoiler, I am sure that you will enjoy I wanna hold your hand by Beatles and Heroes by David Bowie regardless of any chronological obsession as the film is not intended as a docu-drama obviously).

Fox Searchlight Pictures, TSG Entertainment, Piki Films, Defender Films, and Czech Anglo Productions did a great job as the production companies to add such a stylish work to their portfolio!

Final closing remarks.. There is not only one way of telling a story, especially when the tragedy is more than the human kind can bear and swallow… And Waititi did that brilliant story-telling eagerly, and blended with creativity! It is already shoot and awarded in there. Therefore, I may strongly urge you to watch this tasty piece if not yet, and maybe beyond! (e.g., if you are a teacher, have your students watch it according to your local film classification criteria etc.).

Koroniçe

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et. İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Herkes gibi ben de uygulamalı korona hapsi içindeyim. Devletime göre ehtiyar sayılmadığımdan aslında hafta sonları haricinde mecvuuur değilim😩 ama evdeki resmî ihtiyar heyetine bulaştırmamak için kendimi hapsettim.. anahtarı da kuyudadır! 🔗🤪

Bu zor günlerde evinde ekşi mayanın bizatihi kendisini üreten yetenekli arkadaşlar olduğunu duyuyorum. Ya da Ramazan pidecisine rakip olanları, Bursa iskenderinin alasını yapanları, el sanatlarında da faaliyet gösterip kendine ve mahalleye ebruli maske-eldiven trikotaj üretimine geçenleri.. Hepsinin farkındayım…

Bende ise bu anlamda gram gelişme olamadı. Hala mayanın yaşını ve kurusunu ayıramayan bir insanım… Hala fırına girip pidelere baka baka ‘’pide çıktı mı acaba?’’ sorumla fırıncıda halüsinojen etkilere neden olabiliyorum… Hala soyduğum elmayı çöpe atıp kabuklarını tabağa koyarak servis yapabiliyorum… Yıllara meydan okuyan muhteşem kişiliğimi korona da tanısın isterim.

‘Evden haftada bir zaruri ihtiyaçların için çıktığın bunca zamanda hiç mi özenip mutfağa girmedin be kardişim’ demesinler diye ender çalışmalar yaptığım da oldu tabii..

Onların birinde ayak barnaamı kırdım, diğerinde kafamı…

İlki mıtbak mıntıkasının dışarlığında gerçekleştiğinden tam mutfak kazası sayılmaz bence..

Olay tümüyle insteyramlara ayıp olmasın diye odadaki yayına doğru depar atarken ayağımı portmantoya çarpmamdan ibaret… Çıkan sesten önce dolap kırıldı sandım.. Mikrosaliseler içinde ‘portmantonun acısını niye ben hissediyom ki’ düşüncesiyle yüzleştiğimde anladım ki kırılan benim barnahmış…

İnanır mısın, o an ayak parmaklarım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Her birini ayrı ayrı defalarca kırmışlığım olduğundan bu gösterim, Scorsese filmleri gibi biraz uzun sürdü… 🎞

Prometheus’un bitmeyen cezası misali, senede beş kez kırılıp kendi kendine yeniden kaynayan ayak parmaklarımın devrimci bir evrimden geçiyor olduğuna eminim! Ağaçlara neyin tutunmak için maymunlarda pek gerekli bir minnaklık oldukları kesin. Ancak biz homo sapienste böyle ponçik gibi ayak uzantıcıkları pek manasız kanımca… Fikrim odur ki bu oluşumlar, evrimin bir sonraki basamağında tümden ve totalmen yok olücüklür. Ve yine inanıyorum ki bu konudaki engin çalışmalarım nedeniyle evrimin ilk halkası benim! 😁

Tepeden tırnağa yaptığım kazalarımın ikincisi de tahmin edebileceğiniz üzere tepemde oldu. Dün gece alnımın ortalık yerini buzdolabının tam ortasına denk gelecek şekilde çarptım… Gerizekalılığımı temsilen hafif bir şişlik oluştu… Çatlaklığı konusunda bir şey söyleyemesem de kırılmadığını umuyorum 😏 Kırıldıysa da şimdi korona düşünsün 🤣

Hehehö, hoş geldin korona! 👑

Hayatım Roman – Damak Çatlatan bir Sohbet-Oyun!

Yazıyoor! Yazıyooor!.. Tiyatroyla kim olduğumuzu öğrenmek ve kim olacağımızı anlamak için haşır neşir oluyorsak usta oyuncu Ali Poyrazoğlu kitabını yazıyor!

Madem siz tiyatroseverleri yazımıza çıngırdaklarla, gülle aşkla davet ettik; o halde  borcumuzdur sesi ve sözü soluksuz resmetmek!

Diyelim biletleriniz cebinizde!.. Yepyeni oyun Hayatım Roman için kalbinizde kuşların kanat sesleri! Salona geçip bir an önce yerlerinize oturmak, sanatın uzunluğuna ve hayatın kısalığına şahit olacağınız o eşsiz performansa hazırlanmak istiyorsunuz. Bence geçebilirsiniz!..

Çünkü salonda, gösteri başlayana kadar seyircisini her zaman olduğu gibi birbirinden güzel müziklerle karşılayan Ali Poyrazoğlu’nun son oyunu Hayatım Roman’ın büyüsü dolanmaya başladı bile! Sanatçının malum yeteneği ve zekasına ek olarak seyircisine gösterdiği özen de öyle kaliteli, o denli birinci sınıf ki!.. Henüz salona girerken yumuşacık melodilerle sıcacık sarmalandığınızı, size değer veren ve söylecek sözler biriktirmiş dev bir adamla muhteşem bir gece geçireceğinizi DNA’nızda hissediyor olacaksınız, yine!…

Yerlerinize geçtiyseniz ve naçizane blogumunun satıraralarındaki cep telefonu gezintinizi bitirdiyseniz, sahneyi süzmeye başlayabilirsiniz!

Bugüne bugün, Ali Poyrazoğlu’nun özel tasarlanmış kostümsüz ve dekorsuz oyun açtığını görmedim. Dolayısıyla sahne dekorunun yine özel olduğunu farkedeceksiniz!.. Poyrazoğlu’nun kendi kitaplığından dev baskıları yaptırılan o güzel günlerin cebir, tarih, kimya, edebiyat, felsefe, mantık kitapları, silgiler, defterler…

Hazırsak gösterimiz başlamak üzeredir!

Bu yazımda oyunun, daha doğru ifadeyle karşılıklı etkileşimli sohbet-oyunun, 14 Şubat 2020 tarihli açılışından damağımda kalan o muhteşem lezzeti paylaşacağım!.. Sorumluluk reddimi de hemen eklemeliyim. Keza hepinizin romanı ufak tefek değişiklikler gösterebilir. Oyunun resmi tanıtımına atıfta bulunarak, ‘kovulamayacağımız tek cennet olan anılarımızı her anlatışımızda farklı bir şekilde paylaşma’ özgürlüğüne sahibiz!… Ya da oyundan alıntı ile ‘hepimiz hayatımızın nasıl bir roman olacağına kendimiz karar vermekteyiz’… Hayatımızın romanını değiştirmeye cüret ettikleri anda yayınevini değiştirmek de buna dahil!..

Gelelim benim Hayatım Roman’ıma!..

Poyrazoğlu’nun herkesi dahil eden, herkesi kucaklayan o insancıl söylemi ile yıllardır kumbaraya atar gibi biriktirdiği seyircisiyle beraber sahnelediği Hayatım Roman, Nazım Hikmet şiiri ve Zülfü Livaneli bestesi Karlı Kayın Ormanı ile başlıyor! Ama ne başlamak! Poyrazoğlu, alıyor mikrofonu eline, seyircilerin arasında gezine gezine, gözlerimizin içine baka baka akıtıyor şiiri ve müziği kalplerimize!..

Ve girişteki aynı tempo aralıksız, tam iki buçuk saat boyunca bir saniye olsun düşmüyor. Tek başına bu bile, ustanın her oyununun tam kapasite ile salonları doldurmasının tesadüf olmadığının göstergesidir! Özetle, ünlü bir rejisör ve oyuncumuzun dediği gibi ‘Şekerim, adam döktürüyor!’ 😊

Ayrıca tiyatrosunun demirbaş seyircisi olarak, Ali Poyrazoğlu’nun müthiş kilo verdiğini, şahane sağlıklı göründüğünü ve iyice gençleşmiş olduğunu da eklemeliyim! ‘Gençlik iksiri ararken bu blog’a düştüm’ diyen değerli okuruma bildiğim en etkili gençlik aşısı olan tiyatroyu tavsiyemdir! Salt okuruma değil, V. Hugo’yu beşinci hügo olarak okuma potansiyeli taşıyan değerli yazarıma da tiyatroyu tavsiye eder, haftada üç kez itinayla Ali Poyrazoğlu oyunu reçete ederim!

 ‘’Aynayı tuttum yüzüme/Ali göründü gözüme/Nazar eyledim ben özüme/Ali göründü gözüme’’den yola çıkan hikaye herkesin önce kendi farklı yaş ve zamanlardaki hatalarıyla ve/veya acılarıyla yüzleşmesine, aynayı başkalarından önce özüne çevirmesine, kendini anlamasına ve nihayet kendi üzerinden dünyayı anlamaya, kabul etmeye ve sevmeye başlamasına doğru evriliyor.

Çok, en çok, en büyük, ep-en büyük gibi anlamsız nitelemelerin ötesinde iyilik, güzellik, zarar vermemek gibi niceliğe önem verilen duygu ve tanımlamalar; önümüzde yaşayacağımız kaç santim hayatımız kalmış olursa olsun Behçet Necatigil’in şiirindeki gibi doğduğumuz yılla öldüğümüz yıl arasındaki o çizgiyi nasıl doldurduğumuz anlamlı olan… Heyyula gibi dikilip hiçbir işe yaramayan saçma sapan bir beton yığını olmaktansa dallarına kuşların yuva yaptığı, gölgesinde çocukların sallandığı, yapraklarında uğur böceklerinin gezindiği bir ağaç olabilmek belki de!..

Kronolojik olarak, ustanın paylaşacağı sayfaları seyirci seçebiliyor ya da istediğimiz anıdan başlayabiliyoruz 😉 Sanatçının doğumundan öncesi ile başlayan anlatım, ‘’köşkümsütrak’’ evlere, henüz 17 yaşındayken yaptığı oyun çevirilerine, ‘’çini soba’’lı ilk tiyatrosuna, Shakespeare’in özellikle 29 ve 30 numaralı sonelerine, yıllar boyunca oynamak için yanıp tutuştuğu ‘’o’’ rolü nihayet sinemada canlandırışına, ve ‘yok artık!’ diyerek kahkahalarla eşlik edeceğiniz kendi ölüm sahnesine kadar uzanıyor.

İpucu vermek gibi olmasın ama örneğin ödül aldığı ve ödül verdiği hatıralarını canlandırdığı bölümlerde varsa takma diş, kirpik ya da peruk gibi aksesuarlarınızın gülerken ön koltuğa fırlamaması bakımından tedbir almanız konusunda önemli uyarımı da şuraya iliştirmek isterim.

Ali Poyrazoğlu, ara vermeksizin iki buçuk saatin üzerinde sahneden beynimize dokunuyor! Duygulandırıyor, düşündürüyor, ayna tutuyor, eğlenceli ve dolu dolu bir anlar bütünü armağan ediyor!.. Öykünün en keyifli yanını, yani anı hem yaşıyor hem oynuyor. Her hal ve durumu böylesine lezzetle yaşayıp lezzetle sunan bu usta ve on bin yönlü sanatçının binlerce yıllık seyircisi, pardon oyuncusu olarak, sahnedeki önemli farklarından birisinin anı yaşarken ve oynarken duyduğu haz olduğuna yürekten inanıyorum!

Dönelim o güzel günlerin cebir, tarih, kimya, edebiyat, felsefe, mantık kitaplarına… Bu satırların yazarı, Fen Lisesi mezunu olmasına rağmen ne yazık ki o güzel zamanlara yetişemedi.. müfredat gereği Felsefe ve Mantık oku(tul)madı – not: annesi okumuştu, Fransız, İngiliz, Holandalı yaşıtları da okumuştu.. Bin yıldır bilim felsefesinin temelini oluşturan Mantık’ın Fen Lisesi’nde dahi okutulmamasından daha kötü ne olabilir ki derken bundan daha da kötüsü, şairin deyişiyle ölüm gibi ya da beyin ölümü gibi bir şey oldu.. Yazarı takip eden neslin matematik okuması dahi abes sayıldı.. İnsanı korkuları ele geçirdi; insanoğlu kendi yetersizliğini baskılamak için korkuyu ve kötülüğü hakim kıldı.. Ve biz bunlara rağmen insan mı sayıldık? Ne yazık ki felsefe okuyamadığım için bazı soruların yanıtını bilemiyorum…

Kadim zamanlardan beri dünya uygarlık tarihinin gelişmesinin temel kilit taşlarından bilim ve bilimsel eğitim son yıllarda ağır yaralar almış olsa da ikiz kardeşi sanat ona destek olmaya çalışıyor, hala!..

Kitaplarda yazan son cümle yok olana, koltukların arasındaki şakacı son replik düşene kadar yaşam biçimlerimize ve hayatlarımıza sahip çıkalım diye de gülmeceli bir sesleniştir Hayatım Roman!

Hayatlarımıza, yaşam biçimlerimize sahip çıkarken içinden Atatürk geçip geçmediğine tekrar tekrar bakmamızı hatırlatır oyun! Bakalım ki; saldırmayan, ne kadını ne çocuğu ne güçsüz olanı ikinci sınıf görmeyen, öldürmeyen, hükmetmeyen, herkesi korkutup sesini kısıp ağzını açmasına engel olmayan, birlikte ve beraber uygar bir yaşam sürebileceğimiz insana yakışan romanlar olsun hayatlarımız!

Evrende hiçbir şey yoktan var, vardan da yok olmadığına göre eminim o cebir, tarih, kimya, edebiyat, felsefe, mantık kitapları bir yerlerde duruyordur!.. Onları bulup üzerlerindeki kalın ve kaba örtüyü kaldırmak bizim elimizde!.. Bunu da bize bizden başka kimse yaptıramaz..

Ekseri uzaklarda bir yerlerde sihirli bir değnek arıyoruz. Oysa ki mucize biziz, bilmiyoruz!..

Mucize hayatı çekilir kılan tiyatroda, kitapta, sözde ve yazıda! Öncelikle kendimizden korkmak yerine kendimizi anlamaya, bulmaya ve kabul etmeye çalışmamızda; insanların ve kaderin gözünden düştüğümüzde bizi anımsatacak şeyin korku değil sevgi olduğunu bilmemizde!

Kendi öyküsünden yola çıkıp yaşamı insanca ve eğlenceli bir okuma pratiğine dönüştüren yeni Ali Poyrazoğlu oyunu Hayatım Roman’ı kaçırmayın!

JOKER

a short review of joker movie
Poster of Joker

“I will tell you how I became like this. Don’t forget, if I did not exist, you would not exist. Hahahaha!!!”.

These are just the starting lines of another Joker story, told by Joker, usually towards Batman. Even if you listen to it in your dream, or you see it in a movie theatre, don’t believe him. He is trying to fool you! This is his biggest weapon: to make you believe that he has the right to become such a criminal, and all his behaviors have a very-well justified reason. For example, he robs the banks because this money is already insured by companies and he spends this money to boost up the economy. He kills criminals who would kill him; so, he defends himself (don’t get into small details such as a gun was pointed to these criminals!). He helps many other people, so people support him.

But is this one true?

His story may not be whole of it, so what? He is the funny part of Batman. He has his sense of humor. Serious people also don’t tell you the whole story. This is Gotham, so you must already know these dark politicians, police managers. They never tell you that they spend your taxes to rescue their own companies which got bankrupt, because it is necessary for the economy. They also wait for Batman to catch all the ‘bad’ people. Besides, they are boring. Why should Joker bore you with all the details of the truth? Batman is the dark side of Gotham, whereas Joker is the fun side! Just enjoy him.

This is Joker. So, if you are making a movie of him, people should have a pity for him; and they would say that he is right at his actions. This is the delirium of hopeless people. That is why you will read many reviews which will say that Joker is a movie which praises violence. Don’t lose your hope. If you have the determination of Batman, you will realise that he is not telling all the truth. So, this movie does not show Batman, but rather it gives the opportunity how Batman is feeling when he is told a story by Joker. You will have the chance to get into the shoes of Batman. You will need to realize what is wrong and what is right. Even Batman cannot always realize!

Is it a breakthrough for the cinema?

From a cinematographic point of view, Todd Phillips makes references to many other movies, but the strongest reference is to Taxi Driver (1976). However, in Taxi Driver, the shots of the main character were not from a close distance; therefore, we were not in close relation with the feelings of the character. It seems like Todd wants to be in the shoes of Joker and makes us believe what Joker is telling and he tries to bias us towards Joker’s innocence. There is nothing experimental or innovative with the cinematography of the movie. Joaquin Phoenix seems to have a deep understanding of Joker. If the academy members liked DC, he would have gotten an oscar for his acting.

Overall, if you like comics, and a fan of Batman, I would recommend to see this movie. No movie really reflects the spirit of a comics, but I would place this one after the Nolan’s Batmans.

If you haven’t watched it yet, have a nice time!

Ergen

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Ergenlik hababam ve herkeste aynı homurdak süreci izler. Kafası kırık hormonlar evrimin bu vazgeçilmez geçiş sürecinde milyonlarca yıldır aynı şekilde salıverilirler… Babamınkiyle benimkinin arasındaki tek fark, içinde bulunulan çağın şekillendirmesi ile alakalı bence..

Sen yine de bunu bilimsel bir yazıymış gibi okuma… Durum, daha çok benim kel gözlemlerime dayalı bir serzeniş. Hatta serzenemeyiş.. Çünkü ergen dediğin olumsuz sever 😁 Sürekli bir ‘’La minörün kadar konuş şekerim‘’ saykolocisi içindedir. Ne de olsa hormonluluk bunu gerektirir.

Bu olumsuzluğun davranışlara nasıl yansıyacağını ise tümüyle içinde yaşanılan yer ve zaman belirleyecektir…

Örneğin 70’lerde doğup ergenliği 80’lere denk gelenlerin ergen mutsuzluğu ve huysuzluğu görünüm itibariyle hayli hüzünlüdür.

80’li yılların bu üzünçlü ergen prototipinin kaşları kulaklarından beş santim aşağıda ve iki yana sarkık, gözleri Mars’taki volkanik kayaları görecekmişçesine uzaklardadır. Göz pınarları hep yaşlı, burnu bizim Karabaş gibi hep nemlidir. Shakespeare kumpanyasında rolüne çalışan metot oyuncusu misali ‘nasıl en mutsuz durabilirim’ alıştırması gibidir 80 ergeni…

Müziğin illa ki la minör’ünü; erkek/kız arkadaşın akorsuzunu; insan ilişkilerinin ilişkisizini tercih etmiştir. Örneğin en çok dinlediği zamanın hitlerinden Lionel Ritchie’nin Hello’su bile pek sıcak bir merhaba gibi değil de daha çok ‘ne var, bencileyin bir yalnıza mı bakmıştın arkadaşım’ hissiyatı içindedir…

90’lar tam bir değişim ve davranışsal evrime işaret eder. Bu dönemin ergeni daha çok donuk bir mutsuzluk içindedir.

Gece gece gözüne ışık tutulmuş tavşancık misali ‘’kal geldiyse alalım abi..’’ duruşu hakimdir. Anne baba tarafından gösterilen ilgi ve şefkatin ‘huaa’, ‘nuhaağ’ ya da ‘vuaagk’ gibi iki heceli sesler çıkartarak yanıtlanmış olması olağandır… Ne dertleri olduğu anlaşılamadığı gibi kendilerine ne bokun iyi geleceği de bilinememiş ve bu devreyi bilgisayarları ile başbaşa geçirmelerine ekseri müsamaha gösterilmiştir.

Sıklıkla dinledikleri, tekerlemelerden oluşan tek notalı şarkılar; en bayıldıkları film ise iklim olarak donuk ve soğuk sularda geçen Titanic’tir.

Bana sorarsanız milenyumun başından günümüze (2019) ergenlik, aynı davranış kalıbı içinde kendini tekrar eden bir duraklama devrine girmiştir. Genel olarak bunu, hormonların dışa vurumunda bir gereksiz özgüven, bir kendini beğenmişlik, bir kendi dışında her şeyi yok sayma hali olarak sayabiliriz.

80 ergenlerinin kendini küçülten negatif sesi ve 90’ların apatik sessizliği, 2000’lerde yerini boş teneke misali gümbür bangır bir olumsuzlamaya bırakmaktadır.

  • ‘’Oğlum patlıcan yaptım yer misin?’’
  • ‘’HAYIR ANNE, HAYIR YEMEM! SEN BİLİYOR MUSUN TÜM DİJİTAL PLATFORMLAR VE BİLİM PATLICAN İÇİN NE DİYOR!!! …. …. …..’’

(Alt metin: Annecim, ben 2000’lerin ergeniyim. Hormonlarım gereği sana muhalefet etmem lazım. Konuyu da hakkında hiç bir bok bilmediğim bilimin üstüne atmam ve bunu benim ne büyük bir gerizekalı olduğumu anlamaman için davul çalarak söylemem şart. Benim dışımdaki her şey yalan, tek gerçek benim! Yani bağırırsam böyle olur bence 😨 Instagram ve dünya benim etrafımda dönüyor ki zaten)

Bu alt metinle okuduğumuzda konu biraz daha anlam kazanabilmektedir…

Bu vesileyle gelmiş geçmiş tüm ergenlerimizin bayramlarını kutlar, yeni ergenlerimizin ailelerine ve yakınlarına sabırlar dilerim efenim! Kulak tıkaçları ve aldırmazlık pelerinleri hediyemizdir…😜

The Lion King (2019) – An Excellent Remake to Respect All Creatures!

Photorealistically CGI animated remake of (Walt) Disney’s 1994 movie of the same name is rumbling all over the theaters since 19th of July 2019 in Istanbul Turkey, and US.

Directed by Jon Favreau, this splendid narrative (2019) keeps the story of the former (1994) originally which is all about the balance, understanding and respecting all creatures in nature.

We will come back to the story shortly. However before that, let’s get mesmerized by this technologically groundbreaking cinematography first!

It is not easy to describe The Lion King 2019 under an established category visually since it looks like the first movie of its kind. However, if there is one thing to be noted, Disney created a marvel with this remake!

It is a combination of live action and the classical animation with the help of CGI, VR and AI. At that point, Favreau recalls “Even though we use animation techniques, we wanted it to appear live-action. And that required a lot of technical and technological innovation.”

Of all the appearingly live-action 1.600 scenes, there is one that is live indeed. It is “Circle of Life”, the opening movement. Those who may remember 1994 version will be stunned by the touchable fur, reflections of the glorious rays of the sun, wind blowing on the grass, gigantic  elephant steps, tower-wise giraffe, and sneezing baby Simba in 2019.

Cinematographer Caleb Deschanel and all the VR team under the supervision of Robert Legato, Elliot Newman and Adam Valdez create something beyond the visual effects. It is a harmonized blend of reality topped with an emotive language of the magical animation (Andrew R Jones), and VR/AR technique. Boldly to define, that sounds like something as if shooting a film using virtual reality.

Usage of AI make the characters mimic real animal faces. Hence, this is how the characters are so real to the bone – just like watching an imaginary documentary- e.g., they do not imitate human face mime as which should not be, and this is where we welcome a photorealistic era with this very movie!

All details regarding the light and cinematography are thought meticulously in the same way. It is dark or cold blue at scenes where the villainous Scar (Chiwetel Ejiofor) and hyenas are dominant, and lively daylight tones outshine where Mufasa and graciousness prevail. This can be another technical aspect that supports the “balance” as the main theme in the script.

When we come back to the plot which advances since Shakespeare or even before and throughout the history, it is about the balance (of the good and evil in the big picture), understanding and respect…

Script focuses on the three following types of characters:

  1. Demons (Scar) are sometimes in the “family” – and which hurts more. They try to provoke others by developing falsified needs or lies. And when there is nobody to challenge them, they start to eat (destroy) whatever they want. They strengthen by involving other coward villains (hyenas) who are incompatible by themselves. When the fear is spread once, they try to have everyone by their sides to dictate every single living and non-living thing, and for the destruction of virtue for their selfish, disrespectful and always empty-stomached kingdom.
  2. In nature, there are also those who believe in hakuna matata (sometimes bad things happen, there is nothing you can do, or problem-free philosophy believers such as Pumbaa [Seth Rogen], Timon [Billy Eichner]). To them, there is no circle of life, it is only the meaningless line of indifference.. Therefore, nothing to worry about, and nothing to think on – no past and no future and no self. At the end of the day, hakuna matata audience also serve the villains by not raising their voices, by not remembering who they are, what their power is, or by not questioning anything at all…
  3. Finally, there is the light and the Lion Kings (Musafa [James Earl Jones], Simba [Donald Glover], Nala [Beyonce], Rafiki [John Kani]) where everything the light touches is their place, and this place (kingdom) belongs to noone but everyone actually. It is the “circle of life”. Their role is to protect, to understand and to respect all the creatures. They are brave when they have to do or when they have no other choice (or when the circle of life is threatened). They know who they are, and they lead the way to their followers to remember who they are for the balance to be preserved…

James Earl Jones, reprised from 1994, is fascinating as Musafa’s voice again. Not sure if the impression is the same for Donald Glover and Beyonce as well. John Oliver who voices Zazu (the hornbill as the Lion King’s advisor), though a bit theatrical also fits.

Main score is composed by Hans Zimmer as in the former. And newly added soundtracks are also available in the 2019 remake (Beyonce – Spirit, Elton John & Tim Rice – Never Too Late). But, my favorite of all times is still The Tokens’ unforgettable song The Lion Sleeps Tonight!

Financially, The Lion King (2019) has grossed $448.9 million in US and Canada, and a worldwide total of $1.218 billion as of 7 August 2019. It seems like that it is holding the biggest opening for an animated film.

Being 30 minutes longer than the original version (118 minutes in total), the remake uses a fantastic innovative technology exhibiting a fictitious conveyance for how nature looks! So if not already, please urge yourselves to go to the nearest theatre, preferably an IMAX 3D to celebrate the miracle of the 7th art with The Lion King (2019)!..

Laf Ebesi Entry'leri