Uzayınızı Nasıl Alırdınız?

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Extraterrestrial kardeşimiz E.T.’ye vakti zamanında soramamış olmaktan ötürü hicap duyarım. ‘’Sizin oralarda bu toprak-arsa-inşaat işlerine kim bakıyo hacı?’’ diye.. Hasretlik olduğumuz uzay konusunu Hollywood lobisinin neden bu gözle ele almadığını hiç anlayamadım…

Bir kaç kaçık arkadaş bir araya her geldiğimizde nedense söz dönüp dolaşıp ‘’tek yol: Uzay!’’ a geliyor. Hemen ardından da o uçsuuuz bucaksız toprakların (!) sahibinin kim ya da kimler olacağına!.. Toprak olup olmadığını da tam şettiremediğimizden uluslararası hukukta kıta sahanlığının sınırlarını tartışırken buluyoruz kendimizi… Hoş, bu uluslararası hukuk, en güncel haliyle, uzaylar içi hukukun ne kadarını kapsayacak haldedir onu da bilmek mümkün değil…

Benim fikrim, uzaydaki tepelere ilk AVM’yi dikenlerin oraların sarı dişli sahipleri olacağıdır. Nasıl ki yeryüzündeki kıtaların sahibi, onları keşfedip sarı sarı 24 ayar liralar eşliğinde dört kolla sahipleniverenler olduysa uzayda da aynısının tıpkısını beklerim.. Yani bir maymun bile gönderemeyip uzayda hak iddia etmeyi elbette çok arzu ederim ama bu arzumun NASA’nın umrunda olup olmayacağından emin olamıyorum.

Dediğim gibi, uzay en kıymetlimis konumus olduğundan aramızda iki büyüke filan tekabül etmekte. İlk büyükün dibi göründüğünde bu ekistiraterestriyak emlak işlerinin yine Kolombiyalılar tarafından mı domine edileceğini konuşmaya başlamış oluyoruz. E.T. Bureau of Real Property kurulcak mı messelağ?.. Rusya ve Çin bu biznısın neresine höt diyecek filan.. Bunlar hep yanıt bekleyen sorular!..

Bu anlamda naçizane fikrim içimizdeki İstanbul aşkı gibi devasa bir aşkı uzaya da yayabileceğimiz olur… İnşaat kısmında statik ve dinamik bilmeye yine gerek olmaz kanımca… Pratik iş bilgimizle, olmayan yer çekimine karşı uzay kumunun altında aşağıya doğru kat çıkılabilen plaza ve rezidanslar yapabiliriz!.. Hem depremde yıkılma tehlikesi de olmaz! İçinde tükanları, çocuk parkı, su kaydırağı, akıllı uzay servisleri olan uzay gönüllüm rezidans procemiz zaten yerin dibinde, daha nereye yıkılsın?..

Diğer tartışmamız uzaydaki yerleşim merkezlerinin alt yapısı… Yani kakamız çişimiz nereye gidecek sorusu?.. Yanıt basit. Şimdi nereye gidiyorsa oraya gidecek. Yani bu dünyada çok mimarsı işler yapıyoz da ben mi farkında olamıyom acaba? Hmm, belki de…

Arada uzay ve trafik geyiğinden dem vurmazsak o bizi vurabülü diye korkuyor ve onun da boynunu büsbükük bırakmıyoruz!… Açık konuşmak gerekirse kendi aramızda uzay trafiğini Elon Musk’a yedirmemeyi düşünmekteyiz. Gerekirse arkadaşlarla trafik lambası taklidi yapacağız!! Ey Elon Musk, seni yeneceğim ülen! Bugün olmasa da yarın filan yenerim. Güya uzaya araba göndermişin deyolla, ama hani görmüyom, hileli beyanat verme! Neyse, şimdilik efendilik bende kalsın.

Gördüğünüz üzere, biz henüz uzayımızı nasıl alacağımıza karar veremedik. Ama anlaşılan o ki henüz Hukuk ve Elon da net bir karara varmış değil. Yani kaçırdığımız bir şey henüz yok. Bir de bu gözle bakınca insan daha bir mutlu oluyor, uzayı gönülden sevesi geliyor cınım!…

Rezidans procemis için bi daa tıklayınız 😜

Yannış

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Hayatta yaptığı her iş, verdiği her karar yanlış olanlarla, ‘’aman ha, yanlış yapmayayım!’’ diye bir gübreye bulaşmadan oturanlar arasında kalmak enteresan olabiliyoore..

Her davranışı falso olanlarla ilerlemek kolay aslında! Ne derlerse tersini doğru kabul ettiğimizde olay kendiliğinden çözülüyor… Örneğin iki yıllık stratejik planlama toplantısında, rabbisi başımızdan eksik etmesin falsomatik arkadaşlarımıs  ‘’enerjinin çoğunu filanca alana koyalım’’ dediklerinde çat diğer alanlara odaklanırsak sektör liderliğine oynamamız kaçınılmaz hale gelebiliyor! Sayelerinde hem herhangi bir insanüstü analize gerek kalmaması hem de kaybetme riskinizin sıfırlanması bal kaymak!.. Her aileye, mahalleye, girişime, kuruma, kuruluşa, belediyeye, hatta devletlere böyle hayırlı arkadaşlar dilerim 😜

Malum doğada her şey zıddığımın zıddını barındırır. Yukarıdaki şekil, yani söylediği tek bir söz doğru olmayan bu evrim üstü canlıların yanında bir de mükemmeliyetçilik zilletinden muzdarip hatafobik dostlarımız var…

Misal halayda sağ ve sol ayağı karıştırırım endişesiyle düğün yapmayan arkadaşlar bilirim.. O müdürlüğe nası olsa benden daha iyisini alırlar diye açık pozisyona başvurmayıp angutların efendilerini kendilerine patron kılanlar; benim sözüm bir şey değiştirmez ki düşüncesiyle ses tellerini münasip bir yerlerine saklayanlar ve bıçak kemiğe dayandığında ‘’aradığınız sese ve söze şu an ulaşılamıyor’’ sinyaliyle karşılaşanlar; kural ihlallerini durduracak yetkisi olmasına rağmen ‘’bu yetkiyi dünyada benden daha iyi kullananlar olur elbet, ileride…’’ deyip kendi yetkilerini kendi elleriyle köreltenler vb..

Hangi türü daha fazla takdir edeceğim konusunda kararsızım!.. Yanlış programlanmış yapay zeka gibi verdiği her karar, söylediği her söz yalan ve yanlış gustosuzgillerden olmamak lazım gelse de, Ünsal (Oskay) Hoca’nın deyişiyle, yıkanmak istemeyen çocuklar olmaktan da korkmamak lazım galiba…

Uygarlık şüphesiz ki dalgalı denizlerden, şimşekli fırtınalardan ve o son zorlu dönemeci geçtikten sonra elde edilen bir şey… ‘’Buyrun ben geldim, hadi beni alın ve kullanın’’ örneğinde olduğu gibi çat kapı gelmiyor. Ya da gelse de o sırada evdekiler büyük bir nezaketsizlikle ‘’ayol uygarlık, sen yanlış sipariş mi olmuşun ne? biz şu an kaba ve barbarlık paketlerimizi beklüyüdük’’ diyebiliyorlar.. Halbuki belki siparişi evin küçük odasında, edebiyat, resim, müzik, sinema ve tiyatrodan ibaret ufak, çelimsiz, çilli çocuk olarak sen verdin.. Ev ahalisinin bağırışlarına karşı ‘mükemmel’ görünememekten korktun, ‘’hoş geldin canım uygarlıkçım’’ davetinde bulunmadın… Aynı o işe başvurmadığın, o yetkini kullanmadığın gibi..

Yani diyeceğim o ki o uygarlık karşına türlü şekillerde çıkabilir… Tek değişen, senin ona nasıl davranacağına karar vermen kanımca..

İlber (Ortaylı) Hocam Bir Ömür Nasıl Yaşanır? kitabında der ki ‘’yalnız kalmayı öğrenirseniz, düşünmeyi de öğrenirsiniz’’. Buna ufak bir ilaveyle; yalnız kaldığınızda mükemmel hatalar yapabilirsiniz! Unutmayın ki her yanlış, sizi doğru düşünce ve davranışa yönlendirecek bir öğrenim, eğer ki kendinize doğru tercüme etmeyi bilirseniz…

Bugüne kadar yaptığım her şey süper doğruydu diyorsanız harika! Bir gün sizinle çalışma fırsatı elde edersem herhangi bir ek veriye ihtiyaç duymadan söylediklerinizin tam tersini yapmak hayatımı çok kolaylaştıracak demektir… Lakin mükemmeliyetçi ve hatafobikseniz bunu size mi içinde yetiştiğiniz test usulü sınav sistemine mi bağlamalıyım bilemedim… Ben de özlü söz olarak şu kadarını söyleyeyim: hayatta dört yannnış bi doğruyu götürseydi hiçbirimiz şimdi yooğidik🤣

Sektörsüzlük

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Sektörlerin hepsi münasebetsiz ya da daha doğru ifadeyle kendime münasip bir sektör bulamadım şu dünyada! Kafasını şişirip durduğum ve pek yakında beni cozzz kuyruklu dev vatoz balıklarına atacağına inandığım bir arkadaşa geçenlerde aynen böyle dert yanarken buluvermeyeyim mi kendimi!.. Ve hayatımla ilgili en acı gerçeğin ahan da bu olduğu o dakka kafama dankladı!

Asgari son on altı yıldır filan kendime sektörlerden sektör beğenmeye çalışıyormuşum meğer… Haklısın, bu anlamda süreç biraz uzun sürmüş diyebülürük… Her değerlendirmemden sonra ilgili sektöre hitaben ‘’biz size döneriz’’ diye kıtır atmam cabası!..

Bu vesileyle, kendimi transfer etmeyi düşündüğüm sektörler arası kısa değerlendirmeyi aşağıda bilgi ve ilgilerime sunarım:

  1. Tıp turizmi vesair hastanesel işler: Kııız, bana bak, manyak mıyımsın çok afedersin. Bilumum taifeyi Alplerde kayak yaparken kafayı gözü yaranların ve vurgun yiyen astronotların tedavi gördüğü rehabilitasyon merkezlerine ve daha nicelerine götürdüğün yetmedi mi, huu?!! Hemen geri vitese tak ve hızla uzaklaş! Çünkü tıp doktoru olmak bunu gerektirir!!
  2. Kuyum muyum işleri: Rüyanda gördüysen zaar.. Pardon da kuyum ne güzelim?!? Hayatında ne taş yontmuşluğun var ne döküm malzemelerli atölyen!.. ‘’roooze bilekliklerin üstündeki dana gözü karatlar tam da benim havalar’’ demenin ötesinde ne anlayacaksan bu işlerden?.. Bir zır çatlak kolay yetişmiyorsa demek..
  3. Eğlence işleri: Hahaha, kimsenin Bach kantatları ile eğlenmediği bir yerde yaşıyorsun ama olsun! Hep beraber oturur kitap okur, film-tiyatro eleştirileri yapar, fa majör sonatlar eşliğinde parmaklarınızla tempo tutarsınız. Bayılıyorum senin bu hayalim şekil, önümden çekil hallerine!..
  4. Yemek işleri: Hah işte tam senlik!!! Gerek mutfağın önünde gerek arkasında ne harikalar (!) yaratırsın kimbilir 😊😊😊 Sitebocugu harikalar diyarında!.. Hadi at kendini yemeke, koca sektörün dibine dinamit döşe!..
  5. Eğitsel işler: Aradığınız sektör bu koordinatlarda bulunamadı.
  6. Ne bok yesemsel işler: Böyle demeyelim de koordinasyon orgağnizasyon filan diyelim istersen. Der demez de şu dosdoğru, eğilmez bükülmez kafanla sıradaki türkü sana gelsin bebittom: ‘’kekliği düz ovada avlaaadım’’. Heheh, en kokulu öpücüklerimle!..

Şimdilik bunları kendimise arz etmiş olayım… Bir de tüm meslektaşlarımın 14 Mart’ını kutlayayım! İşbu analitik sektörel değerlendirmelerimden dilerlerse onlar da yararlanabilirler!.. Ya da diğer deyişle delilikte boyu aşan yerdeyim gerçekten!.. Ama su güzel! Hadi sen de gel!.. 😜

SEVGİLİLER GÜNÜ ÖZEL RÖPORTAJI

Büyük bir aşk ve heyecanla hazırladığımız sitebocugu.com özel sayımıza hoş geldiniz!..

Malum, aşk her dem özeldir!.. ‘’Sefgilim yok ki banne banne!’’ diye odunluk edip sayfayı çarpıdan kapatmamak lazım…

Biz de buradan aşka saygı duruşunda bulunmak ve hayatınızda dışı pembe pamuk şekerden, içi dokuz sürgülü dokuz kapının ardındaki kor alevden; ve her seferinde küllerinden yeniden doğan güçlü bir aşk olsun istedik…

Belki kendi sesimizle kül olmayı beceremedik Kerem gibi yana yana; ama mesleğinde (daha doğrusu tüm mesleklerinde) duayen bir isimle çok özel bir röportaj gerçekleştirdik.

E okurum, hala diyorsan ‘’Aşk meşk bir günlük değildir meğildir’’ diye, tamam işte, bu yazı da öyle!.. döner döner bi daha okursun bence!.. 😉

Sevgili İzzet Çapa,

Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz!.. eööğm ederim.. ben ederim yani.. Çünkü görünen o ki burda fazla kalabalık değiliz 😅

Sonralıkla ise açıkçası sizin gibi bir röportaj ustasının yanında soruları nası toparlayıp soracağımı bilemiyostu. E ne de olsa blog için ilk röportajımız, kalpler pır pır, eller tir tir… Temiz, tertemiz bir sayfanın ortasında şaşkın ördek yavrusu gibiyiz.

Öte yandan olaya terazi var tartı var, her blog yazarının bir ilki var yüzsüzlüğüyle de yaklaşmak istemeyiz.. Söylemeye çalıştığımıs, her şeyi heyecanı tepesinde olan röportajcıdan beklemessek yalnız😩

İşte, tammm da bu bağlamda fırsat ayağınıza geldi Sayın Çapa!😃 Hadi, sorulmasını istediğiniz o en merak edilen soruyu önce siz kendinize sorun! 👏👏👏

İzzet Çapa (Soru): Mutlu musun İzzet?

İzzet Çapa (Yanıt): Mekke’ye Hac’ca giden karınca misali… Belki varmayı beceremem ama yolumda ölürüm.

Hazırsak, şimdi bizim sorular:

  • Kitap kaçıncı baskıya geldi? (valla okura ayıptır söylemesi, bende ilk baskısı var da, o yüzden net olarak bilemiiiğyorum😩)

Bugün itibarıyla 10. baskısı piyasada. Ne mutlu bana…

  • Bunu cidden bekliyor muydunuz?

Bütün samimiyetimle söylüyorum hiçbir beklentim olmadan yazdım. Anılar, yaşadıklarım zihnimi öylesine meşgul ediyordu ki, yazıp kendimi rahatlatmaktan başka bir seçeneğim kalmamıştı. Şimdi geriye dönüp baktığımda iyi ki de yazmışım diyorum. Amma yük bindirmişim sırtıma farkında olmadan…

  • En Çok Ben Eğlendim kendinizle ilgili an ve anılardan oluşan bir eser.. Konu seçimini ve yazma kısmını kaç ayda tamamladınız?…

Aslına bakarsan bunlar kırk yılda biriktiğim hikayelerdi. Evde küçük küçük kağıtlara da not almıştım bir gün toparlayıp, yazarım diye. Demek Asaf’ın dediği gibi ‘Damla kendini tamamlamış’; yazmanın zamanı gelmiş….

  • Ahmet Aristokrat, Celal Burjuva, Ben Halk Çocuğu bölümünde abinizin ofisinize girer girmez ‘’bu kadar goygoycu ne iş yapıyor, kovsana yarısını’’ dediğini ve ruhundaki hümanisti gösterdiğini ifade ediyorsunuz… Merak ettiğim, insan odağını hep ön planda tutmuş, ‘insan insan’ İzzet ne zamandır sizinle kuzum? Ve neden insan odaklı olmayı tercih etmiş acabaysa?..

Çünkü başka türlü bir yaşamak bilmiyor İzzet. Belki de imkanı olsa başka türlü bir adam olurdu ama Allah onu öyle yaratmış. O da yaradılışına uygun yaşamış işte…

  • Shakira hanım kızımızla röportaj bölümünüzü okurken beni yerlerden topladılar (itiraf: aslında ithaflı olmayan bölümlerin hepsinde gülmekten yerle bütünleştiğim doğrudur). Soru: Shakira desem ve lönk diye aklınıza ilk geleni sorsam?..

Vallahi etrafındaki Shakira olamamış yardımcılarının tam da aksine müthiş samimi, sıcak içten biri. Ama zaten bütün ünlü sanatçıların etrafı bu tiplerle çevrili. Velhasıl yıllarca bunlarda röportaj yapa yapa alıştım belki röportaj işini biraz da onların kaprislerinden gına geldiği için bıraktım. Ama Shakira gerçekten de şahaneydi.

  • Gelelim müthiş bir planla punduna getirdiğiniz E.L. James röportajınıza.. Hayat yolda giderken başımıza gelenlerden ibarettiri ispatlamak istermişcesinize (doğru yazdımdıysa!!) ülkemizde de daha sonra Grinin Elli Tonu adıyla çevrilen kitabın yazarına ulaşmadaki azminiz takdire şayan! (hehe okurcum üzgünüm ama blog’umuz ipucu vermeyen ketum bir blog’dur. Detaylar için En Çok Ben Eğlendim’i alıp okuycen bi zahmet😘).
    • Soru: Bu bölümün sonunda demişsiniz ki “insan kendinden de, gökyüzünün grisinden de kaçamıyor. Grisini de paletine ekletmeyi öğretiyor hayat. Artık griyi de seviyorum. Hem de her tonuyla…” Anılar bankasına gittiğimizde grinin palete eklenmesi en çok (ya da ilk sırada) hangi olayla olmuşmuş olabilir acaba desem?…
    • Sorunun ikinci kısmı: Sanki göz alıcı renklerde ve sipsivri tonlarda dolaşmayı ziyadesiyle tercih ediyormuşsunuz izlenimim münasebetiynen; griyi hala seviyor musunuz ya da diğer bir deyişle ‘gardrobunuz’un vazgeçilmez parçası haline geldi mi? Yoksa anlık bir modaydı ve paletten aktı gitti mi?

Tek bir olaya değil, gönlünde biriktirdiğin anların toplamına bakmak lazım bana sorarsan. Belki sonuç itibarıyla tek bir olay yaratıyor o dönüşümü ama önceden, kim bilir belki de fark bile etmeden biriktirdiğin bir çok duygu açıyor o yeni rengin kapısını… Gelelim sorunun ikinci kısmına… Benim yaşıma geldiğinde, benim yaşadıklarımdan geçtiğinde bütün renkleri sevmeyi de öğretiyor insan kendisine. Çünkü unutma ki siyahı anlamlı kılan beyaz, beyazı kıymetlendiren siyahtır. Benim ruhumun paletinde de bütün renkler üstelik de tüm tonlarıyla vardır.

  • Bonus 14 Şubat Sorularım: Aşağıda kitaptan rastgele seçtiğim beş sözcük sıralıyorum. Mümkünse tek kelimeyle bunların size ne çağrıştırdığını sorsam?.. Bonus 14 Şubat Sorularım: Aşağıda kitaptan rastgele seçtiğim beş sözcük sıralıyorum. Mümkünse tek kelimeyle bunların size ne çağrıştırdığını sorsam?..
    • işletme: Eğlenme
    • aşk: Tek hakikat
    • sır: Hala aradığım…
    • ders: Sonu olmayan…
    • deli saraylı: Ailem…
  • Son soru; en sevdiğiniz amatör, bıcır bıcır, pek bi cimcime blog hangisi ki meğersem 🙀🎉🎉 (bizim sitebocugu değilse hiç yanıtlamayın daa iyi🙉🙈)

Elbette sensin; başka bir cevap verecek halim yok sana 😄 😄 😄

Ve geldik ilk röportajımızın sonuna! Değerli yanıtlarınız için çok teşekkür ederiz! Ama kabul edin ki bence bu sizin için de bir ilk oldu😅😅 Heheh, gördünüz mü ödeştik işte 😁

Okur, durumdan en ballı çıkan da sensin ha! Tek taş dediğin nedir ki, gider kuyumcudan alırsın. Ama bu röportajı başka yerde bulamazsın!!! Hadi yine iyisin şekerim😏 Sevgilinle beraber güle güle oku!❤️

Yoğurt Ana

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!


Ali Poyrazoğlu aşk acısına kavanozlarca reçel tavsiyesi verir yazılarında, oyunlarında, söyleşilerinde… Reçel yapma halinin başlı başına bir terapi olduğundan bahseder. O büyük aşk, kafama bir türlü düşemediği ve takiben aşk acısına giden yolu bir türlü katedemediğim için reçel projesini hayata geçirmek kısmet olmadı. Ama Ali Bey’in bu fikrini geliştirdim! Şöyle ki; iş hayatı dramlarıma uyguladım 😊 Lingo lingo şişelerce yoğurt üretimine geçtim!…

Mutfakla ilgili korku filminden hallice yeteneksizliklerim şehirde dilden dile dolaşan bir efsanedir… O yüzden, bu işe girerken, hem kendim hem de apartman sakinlerim adına haklı endişeler içindeydim… Her ihtimale karşılık site yönetimine bir yazı hazırlayıp bilgi geçsem mi diye bile düşündüm.. Sonra ilkokul çağındaki beceri yaşdaşı kardeşlerimin dahi yoğurt demleyebileceği gerçeğini hatırlayınca çok da şe’etmemeğe karar verdim!…

Cesaretim sönmeden hemen ve çektiğim iş acılarımı temsilen; mutfak, dakikasında ufak boy bir mandıraya döndü çok afedersiniz!…

Günlük sütün mis gibi kokusu, tazecik yağmış kar gibi köpük köpük kaynaması, üzerindeki pofuduk süt köpüğü, termometre görevi gören küçük parmağın sütle buluşması ve nihayet demleme ve havlulara sarıp bekleme süreci derken olay zedelenen ruha başlı başına tedavi niteliğinde oldu benim için…

İlk yaptığım yoğurt ben diyeyim kaymak, siz deyin pamuk!.. Ben de çok şaşkınım bu işe!.. Demek ki bir türlü keşfedilemeyen eşsiz yeteneğim, fermente gıdalara karşı imiş..

Muhteşem eserim tamamlanınca önce fotoğraflarını çektim. Sonra da yedim. Kesinlikle çok lezzetli bir terapi..

Şu an yoğurdumun yoğurdunu üretimlerdeyim!… Yağ dengesi, hafifliği, midede şişkinlik yapmaması.. Hiç hazır aldıklarıma benzemiyor..

Sevgimi kattım derler… Yalan!! İş hayatı acıklılıklarımı kattım kendisine.. Acılarımla yoğurdum onu 😜

İş hayatımdaki mobbing’i yoğurtla yendim. Siz de yapın, siz de yenin!.. Panzehir ayol!..

Son söz: İlham için teşekkürler Ali Poyrazoğlu!…

Karne

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Bugün karne alan çocuklara bol bol ‘’aman sakın okumayın çocuuuum’’, büyüklere de naçizane ‘’çocuklarınızı okutmayınız’’ dilerim. Ben okudum, çok fena bir şey.. Kimseye tavsiye etmem..

Ayrıca, toplamda oranlasak en az üç normal kişinin toplam yıl sayısı kadar okula gitmişliğim vardır. Şu an blog’da bulunan her on kişiden üçü gani gani, gönül rahatlığıyla anne babasına ‘’sitebocugu bizim yerimize de diploma almış!’’ diyerek kendini okuldan muaf tutabilir!.. Kefilim.

O halde televüsyon karşısında bulduğun ilk koltuğun üstüne mırıl mırıl kıvrılabilirsin.. Bu kıyağımı da unutma! Oooh mışıl mışıl kış uykusu işte! Bıraksalar kışın yataktan hiç çıkmam. İnan ayı kadar aklımız yok!..

Sorgucu bir kişilik olarak, ısrarla, neden okumayayım ki diyorsan, yanıtım çok basit: soru yanlış! Sorunu her geri zekalı patronun verdiği o örnekle vurgulamalısın: steve jobs okula mı gitmiş yani?..

Okuyup okuyup hala ‘’yalnış yanlızlıklar’’ yazacaksan; ‘’oda bizimlemi  toplanacakdı’’  diye ‘’mejaz’’ lar atacaksan; ilk demiryolunun İstanbul’da yapıldığını iddia edeceksen; Malatya’nın hangi bölgede olduğunu bilemeyeceksen uzun vadeli düşünmene hiç lüzum yok bence… Hemen kısa vadeli yatırımla fon hesabı açıp -de’leri, -da’ları ve kafa raylarını direkt oraya yatırabilirsin! Sektör beş -da’ya bir -ki kazandırıyormuş ki şimdiden teprik ederim!..

Bu paragrafa kadar geldin, halen pek oralı olmadın gibi duruyor ama emin ol bildiğim var da söylüyorum. O bildiğim, aslında bayağı yakın bir bildik; şöyle ki bizatihi kendimisim… Ricaları kıramadık, puanlar ziyan olmasın diye bin yıl filan okuduk. Sonuçta ne olduğunu merak ediyorsan söyleyeyim…

Kadir kıymet bilmez, ancak kendi tanıdıklarına iyi davranan nammmkör patronlara sinirlenerek, hır böcüğü olarak yaşayıp gidiyos. Kırılan çocuk kalbimisi onarmak ya da insanlığımısı hatırlamak için akşamları evde saatlerle çizgi film izliyos. Ve, şimdi de, burdan Capon’a sesleniyos! Miyazaki, Türk ortak arıyorsan, gimme a call beybisi!

Özetle, hepimiz, büyük okumakla büyük bok yediğim konusunda hemfikiriz!.. Bilmem iyi bir örnek oldu mu?.. Artık olduğu kadar!.. Ben de part-time bir yazarım, napiiim yani!!

Açık konuşmak gerekirse, ben bu boku yerken zat-ı şahanemi bloglardan megafonla uyaran, ‘’bence okuyanla okumayan arasında pek fark yok. Herkes mikemmelen mutsuz. İlla okuyacaksan çizgi film koleksiyonumu paylaşmaya hazır olduğumu bilmeni isterim!’’ diyen bir böcügüm yoktu..

Haliyle cahillik edip beş yaş itibariyle mal gibi karne koleksiyonu yapmaya başladık. Maslak gökdelenleri boyunca diplomalar edindik… Maslak inşaat çılgınlığı oldu oktilyar.. Bizde yaş oldu milyar.. Acaba sence hala sabahın hıyar saatlerinde uyanıp abuk sabuk insanlarla beraber çalışmaya can atarmış taklidi yapa yapa yollara koyulmak; her gün kendini çok zeki, çok iş odaklı, çok iletişim gurusu sanan hınhınlara laf anlatmaya çalışmak, ordan mutlulukların en büyüğü gibi mi görünüyor?.. E o zaman: forrooo!!

Sonumsu söz: sen olsan da olmasan da okul hayatı ve sonrası denilen şey, ne mevsim ne hastalık dinlemeden, sen ya da başkası olmuşsunuz zerre sallamadan, kendi başına, otonom takılmaya devam edecek.. Sabahları sıcacık yatağından kaldıracak birilerini illa ki bulacak… En temizi beni dinle, bu karneyle işi zirvede bırak dostum! 😉

Herkes!


Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Herkes herşeyi bildiğini sanıyor… Kimsenin bir bok bildiği yok… O halde hroaghnNn! efekti eşliğinde örneklere zum!..

Mesela kan lazım iş için… Rutin kontrol montrol.. ‘İş yerine ekip gönderecez, açlık kan şekeri bakılacak’ demişler..

Çalışanlar kan verme kuyruğunda.. İçlerinden agada dünya Marvel evreni… açlık kan şekerini duyunca aç karnına orta boy kesekağıdı kesme şekerini lüpleyip gelmiş.. Ha, bundan tabii ki doktora bahsetmemiş.. Ne de olsa kendine güvende bir dünya markası!

Tahlil sonuçları çıkınca referans değerin yanındaki yıldızları da görmüş ya. O gün bugündür şekerin yükseğinin makbul olduğuna inanıyor.. Dünya şeker zirvesi toplanmış da bizimkini başgan seçmişler gibi mutlu… Pek sağlıklı olduğuna dair bir bodoslama, bir sarsılmaz inanç!

İnanç bir kez gelişince sarsılmaz çünkü.. Özellikle kafası çok yönlü çalışmayan, sorgulamayan bünyelerde hızla saplantıya döner.. Yeter ki inandır!… Bunun üstüne kurgulanmaz mı irili ufaklı tüm stratejiler?..

Yukarıdaki ‘kan lazımmış abi’ kuyruğunda gözlem yapmaya devam et şimdi!…

Şekerci hariç, kan vermeye gelenler talimat üzere en az sekiz saattir aç, kahvesiz, çaysız, sarı soluk; tüp tüp kanımızı alsalar bitse de işe dönsek diye bayıntılardaymış…

Herkeslerden ikincisi şekercinin yanında… ‘’İş hayatında kendini ne kaa odağa koyarsan, egon ne denli tavanları yalarsa o kaa kariyer (=parrraaağcık) yaparsın’’ diye bilmiş. Öyle görmüş kendi kurumsallarından..  Derken, işbu iki numero, nam-ı diğer egoman, kuyrukta sırası gelip kan verme odasına girmek üzere adımını atan minicik boylu, saz benizli ablaya başlamış çemkirmeye: ‘’ben saa bişe sorcam. Şindi biz bir türlü anlayamadık geçen on beş gün önceki maili, onu bi anlatsana sen’’… Minicik boylu, saz benizli abla aç, üstelik kan verme kuyruğunda, üstelik sırası gelmiş, kan verip işine dönecek… Gayet net olan konuyu on beş gündür anlamadığını tam o dakika kan verme kuyruğunda anlayası tutan bu insanlıksız egoman’ın halden anlamayan zavallılığına mı üzülsün, aynı kurumsal yapılarda böyle hödüklerle bin yıldır dirsek çürüttüğüne mi yansın bilememiş.. Kısaca, ‘’arkadaşım on saattir açım ve bayılmak üzereyim, müsaade edersen kanımı vereyim, ne soracaksan ya mail at ya ara ya da gün içinde uğra’’ deyivermiş. Her şeyi bildiğini sanan herkeslerin ikincisi egoman ve sahnesi bu cümle ile kıçın kıçın fade out olmuş…

Hödüklük ise baki kalmış..

En basitinden, ters ters bakmanın, gülümsemeyi bile borçlu çıkmak saymanın, birini yok saymak için hırt diye sırt (!) dönmenin makbul olduğuna inanmaya devam edilmiş… Kindarlığı, para ve menfaat uğruna yapılan çirkefi, yalanı, talanı, dolanı, dönme dolabı saymayalım bile.. Ve bu hödükazeler bildiklerine, davranışlarının doğruluğuna öyle körlemesine inanmışlar ki ileri derecede tuhaf olduğunun farkında bile olmadıkları ‘’en doğru benim, herkes yanlış;  tek söz sahibi benim, herkes dilsiz’’ saplantısına takılıp yürümüşler. Düşünce ve davranışlarının doğruluğunu bir an olsun sorgulamamışlar… Hal böyle olunca da beyinlerinin önemli bölümü kullanılmaya kullanılmaya körelmeye yüz tutmuş..

İnsanlar bir noktaya takılıp soru sormayı bıraktıklarında durum kısır döngüye döner, herkes her şeyi bildiğini sanır ya… Bu sanma hali devam ederken sana bir sır vereyim mi? En temelde insan olmayı beceremiyorlarsa, kimsenin bir bok bildiği de yok!..

En Çok Ben Eğlendim – ve galiba en çok ben beğendim 😊

Yaşamla ölüm arasında bir köprü gibidir bazı anlatılar. Sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilemediğimiz minyatür kesitlerden oluşur. Merak ettirir, peşine katar, sürükler.. Söz konusu olan otobiyografik an’larsa daha da meraklanırsınız. İzzet Çapa’nın En Çok Ben Eğlendim’i bir solukta okumak, elinizdeki kahve soğumadan hemen bitirmek isteyeceğiniz kitaplardan biri…

Heyecanınızı söndürmemek ve kitapla aranıza uzun uzadıya girmemek adına kısaca bahsedecek olursam..

En Çok Ben Eğlendim, Bedii Bey ile Gürnar Hanım’ın, bence büyümeyen, çocukları İzzet Nuri Çapa’nın hikayesidir.. Hayalleri ve hayatı sınır tanımayan, bundan dolayı zaman zaman incinen bazen de farkında olmadan inciten, varılacak yere herkesten önce varıp sonra orada beklemekten sıkılan ve telaşla yeni hayallere yelken açan bir çocuk gizlidir sayfaların arasında.. Bütün çocuklar gibi uzun cümlelerden, sıralı anlatımdan kaçınan bir dile sahiptir eser. Dolayısıyla, akıcılığı, lirik betimlemeleri ve açık sözlülüğüyle okuru karşılar.

Anılar bankasından okur için özenle seçilmiş yer yer çığlıklı ve ithaflı bölümlerde nehirler akar, rüzgarlar uğuldar, şimşekler çakar.. Belki sözcüklerin ritminden ya da alakalı ya da alakasız çağrıştırdığı tondan, kulağa Attilâ İlhan’ın Yağmur Kaçağı şiirinden ‘’… elimden tut yoksa düşeceğim / … yoksa bir bir yıldızlar düşecek’’ dizeleri takılır.

En çok eğlenirken bir taraftan da elbette herkes gibi yaptıkları beğenilsin ister Çapa. Küçük yaşta ayrı düşmek durumunda kaldığı babasının, hayatındaki o çok özel yerini kitapta detaylarıyla anlatmaktadır. Ancak eğer hislerim beni yanıltmıyorsa yaptıklarını en çok da annesi alkışlasın isteyenlerdendir…

Bahsettiğimiz bu etkileyici, ithaflı bölümleri müthiş komikli yazıların takip ettiğini göreceksiniz. Aslında benim Çapa’yı ilk ve en çok tanıdığım yanı da budur. Zeki, komik ve yer yer sivriliğiyle kendisinin dahi başa çıkamadığı adam!… Hazır cevap oluşu, olaylara esprili bakışı ve yılmayan kişiliğiyle hem eğlence sektöründe hem de gazetecilikte unutulmayacak isimlerin en başta gelenlerinden!..

Yaşam her zaman sıralı şekilde giriş, gelişme, sonuçtan ibaret olmaz. Epizodlar ve tüm sıralamalar birbirine karışır bazen.. En Çok Ben Eğlendim’i ister merak ettiğiniz için isterseniz de akıcı dili ve etkileyici cümleleri için okuyun, onu tekdüze olmamasıyla, kitaplığınızdaki diğer otobiyografilerden ayrı tutacak; içine küçük, haylaz bir çocuk kaçmış usulca kar toplayan kış güneşi gibi sürprizlerle dolu bir hayatla karşılaşıyor olacaksınız…

Yeni Yıl Kartınız

Yeni yıl kartınızı görmek için tıklayınız: 2019  (korkmayın beea, vürüs mürüs değil, işim yok onla mı uğraşcaz bi de. Haa bi de ben yazdığım için kendinizinmiş gibi sahiplenmeyin rica ederim. Benden izin almadan kimseye göndermeyin! Sayfaya girip tıklayarak okusunlar, s’il vous plait.)

Laf Ebesi Entry'leri