kıyamet

 

bir çocuk ölür..

sonra bir çocuk daha

tekerlekli sandalyesinde

ayakları dizlerinden kesik,

avurdu avurduna çökük,

fakirlikten kendi bedeninden on beş yaş büyük adam

ilk çocuğun babası

önüne düşer,

iki çocuğun havada parçalanırken elele tutuşmuş sekiz parmağı…

 

karısını görmeye çalışır o hengamede..

sağ işaret parmağı püskül saçlı canavarın

ayakları dizlerinden kesik,

avurdu avurduna çökük,

fakirlikten kendi bedeninden on beş yaş büyük adamın

sol gözünü çıkarmadan önce

Delinin Blog’u

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Neymiş efendim, niye habire deneme yazıyormuşum? Sudan hafif bir blog’da roman yazan ilk insan olmak istemediğim için olabilir mi?..

Yani bunlara deneme diyebilir miyiz o da meçhul aslında.. Daha çok “deneyememe”, “acaba denedim mi lan ciddenleme” gibi isimler daha uygun olabilir. Aman neyse ne. Gerçekten beni şaşırtıyorsun okur.. Nadir de olsa bir şeylere hala şaşırabildiğini görmek bakımından takdire şayansın tabii.

Niye yazıyorum? Ne bileyim ben… Sanki sen her boku çok bilerek yapıyorsun da.. Herkes her zaman her şeyi bir şey için yapmaz. Bazen böyle boktan cümleler kurabilmeyi ister. Daha boktanını kurabilen varsa buyursun kursun. İtirazımız olmaz. Engellemeyis. Döümeyis. Tükürmeyis. Hatta tekmelemeyis… Ama okumama hakkımızı kullanabiliriz.. bazen bir şeyi görmemek görmekten daha iyidir..

Duymamak da duymaktan daha iyi olabilir. Ama duyuyorum… Öyleyse babam var! Çünkü içeriden ‘’yuuuh!! tüüüü!!!’’ sesleri geliyor. Bir an Fenerbaaze stadını kentsel dönüşemeyişimle bizim eve taşıdılar sanıyorum… Babam, koca stadı coşturan amigo edasıyla televizyondaki haber spikeri ile kavga ediyor. Babamı dinliyorum, gözlerim kapalı..

Gerçi spikerin günahını almayayım. Babam, konuya da kızmış olabilir. Her halükarda bacadan düşüp bacağını inciten Noel Baba gibi bir babam var. Hediye çuvalında iyi niyetli, oyuncaklı düşünceler de olsa canı yandığı için onları efendice dağıtmak yerine bağırarak ifade etmeyi tercih eden..

Bütün bunları yazarken bana bir gülüşüm geliyor ey okumaz okur. Okumadığını biliyorum ya, accık ondan.. Eğer okuyaydın yirmi milyonluk şehrin yirmi milyon birincisi olayım diye cıbıldak ayaklarınla koştur koştur gelmezdin diye düşünüyorum. Ya da acübağ kağıt alerjin filan mı var? Dilin felan şişip kurdeşen neyin döküyormuştuysan.. Dediğim gibi, bu benim düşüncem. Ya da, kısaca sana ne?.. Sonuç olarak, sınavlara hazırlık kitapları dışındaki kitap satış oranlarına bakarsak okur kimliğini özenle saklamayı başarıyorsun…

Yaa gördün mü, bak?.. Konuyu nerdeeen nereye taşıdım. Deneyememe böyle bir şey işte. İsmin bir kendini bilmeme, bir tuhaf tuhaf cümleler kurma hali… Bence yine de ismin etliye sütlüye bulaşmayan sade hallerinden yeğdir. Yeğ olan nedir? Delilik, gizli özne.. Hihohhoh, iyice gizledim ki bulamayasın😊 E özneyi açık edersem ciddiye alıp okumazsın. Çünkü sen en akıllısın. Nazar değmesin diye öyle değilmiş gibi yapıyor olabilirsin, o da kimseyi ilgilendirmez.

Geldik hiçbir şey yazmadığım bir yazının daha sonuna. Hadi gel, el sıkışıp gülerek vedalaşalım… Kimbilir ki bir sonraki yazıyı hangi vakitlerde eserikli eserikli yazarım. Haa, kim yazar?.. Birinci tekil şahıs öznesü, gizlü delü!..

Kiip it ez üç yaş ez pasibıl…

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Dünyanızda geçirdiğim zamanın önemli bölümüne türlü çeşit gerizekalılıklar sığdırabildiğimi söylemiştim… Gezegeninizin en sevdiğim yönlerinden biri kesinlikle bu! Her tür gerizekalığa izin veriyor. Dahası mis gibi teşvik edebiliyor. Yeter ki sen onu karşılamaya hazır ol!..

Mesela her şey yolunda mı gidiyor? Ne saçma! Henüz içinden geçirmeye başladığın anda birileri her şeyin ‘ekstra’ yolunda gitmesi için karışmaya başlar. Ve bu karışan zevat, genellikle ne her ne de şey hakkında bilgi sahibidir. Fakat karışmazsa öleceği için muhakkak karışması lazımdır.

Yani her şey yolunda gibiyse hiç merak etme! Birileri gelip yolun ortasına.. çiçeeni sokuşturmak için elinden gelen ‘iyi niyet’i sergileyecektir. Senden beklenti VIP bilet alıp çeerdeh çitleyerek bu incir ağacı dikme törenini izlemendir..

Arap saçı ederek iyileştirme ritüeline, atalarım kadar kibar olamadığımdan olsa gerek, etme bulma dünyası gibi ters yüz edilmiş ve gelişine yaşamaya gönül vermiş bir felsefeyle sessiz kalamamaktayım. Bu da ‘edersen dakkasına bulursun’ şekil gayet kapitone düzlüğünde kıt zekalığım nedeniyle olabilir.

Ve fekat diplomasiye de gönül vermiş bi’ kişilik olduğumdan önerilen fikirler harikasının neden olmayacağını öncelikle en diplomatik ve akılcı dille izah etmeye çalışırım. Hani eskilerin ‘’güzel güzel, sıralı sıralı anlat çocuğum’’ dedikleri:

‘’Bakınız, şimdi elimizdeki kurallar, malzemeler, kaynaklar, bu kaynakların mevcut dağılımları, getirileri, götürüleri. Bizim gayet yolunda giden işlerimiz. Uluslararası standartlarda kabul gören metriklerle performans çıktıları. Sizin dediğiniz gibi yaptığımız durumda ortaya çıkabilecek aksaklıklar’’ (ki buna işin helvasını kavurup konu komşuya dağıtmak da diyebiliriz) gibi normal insana ‘’oha lan gidip kendimi mars’tan intiyar ediyim daa ii’’ dedirtecek argümanlar filan…

Ancak üç yaşındaki çocuğa nasıl ki izahla ikna her zaman mümkün olmuyorsa aynı IQ’daki büyüğe de mümkün olamayabilir. Çocuğa bir şekilde ‘’Şimdi sen küçüksün. Büyüyünce yapabilirsin’’ dense de elin eşek kadar adamına ‘’Sus. Çünkü sen gerizekalısın’’ denmez.

İşte bu diplomatik dil bitince üç yaş diline dönmem gerektiğini çakozlarım. Aslına bakarsan bu aydınlanma ve aydınlatma (=dellenme) halleri hayatımın tek kısa metraj akıllıkları! Lakin süresi on üç ila on beş dakikayı geçmediğinden şahsıma bir faydası olduğu söylenemez..

Dolayısıyla sayın okura bu aşamayı en önce uygulamasını acayip tavsiye ederim. Şöyle ki; taa ilk baştan ‘’Öneriniz için teşekkür ederim. Ama bu hali ile öneriniz bize uygun görünmemektedir’’i yapıştırmak dururken efendice laf anlatmaya çalışırsan embesillerin efendisi olmakla kalmaz üç baba cilt kitabını yazıp üstüne filmini çevirirsin… Ya da denenmişi deneme işte 😊

Dur bunu da anlatayım, öyle git.

İşim gereği, afedersin dünyanın her yerindeki her tür canlıyla iletişim kurabiliyorum. Bunları tek hücrelilerden hücresizlere şeklinde sınıflandırabiliriz sanırım… Beynini hiç yaşlandırmayan, itinayla ilk günkü kutusunda koruyanından dünya tarihine zekasıyla olmasa dahi nüfus artış hızıyla damgasını vurabilecek popülasyona kadar… Bilim de para gibi evrensel gördüğün üzere..

Ucuz iş gücü olduğu iddia edilmesine rağmen, muhtemelen idiyotluğum kaynaklı nedenlerden dolayı orta ebatta bir kıta parası ödeyerek teknik sayılabilecek destek mestek aldığım durumlar olabiliyor. Aslında daha çok mestek alıyormuşum gibime geliyor. Çünkü bırak her sorunu kendim çözmeyi aldığım bu hizmet karşılığında kendilerine her gün yeni bir teknik bilgi öğretiyor olmak biraz aklımı karıştırmıyor değil. Parayı neden kendime değil de onlara verdiğimi hala anlayabilmiş değilim…

Geçen gün bunların yöneticilerinden birine ‘’ekibinizdeki yeni elemanlara kısa bir eğitim vermeyi düşünür müsünüz ki ne?’’ diye sordum. ‘’Pardon da size tahsis ettiğimiz arkadaş en deneyimli arkadaşımız, tam on yıllık’’ dediğinde biraz tansiyonum düşmüş. Bizimkiler içeriden tuzlu ayran yetiştirene kadar kendimi ‘’Hobi olarak mı zeka kübüsünüz yoksa kırmızı et yememekle alakalı genel bir sıkıntı mı acaba?’’ derken buluvermişim…

Yani geleni gideni ‘hayurlusu’ sükunetiyle karşılamak, icat çıkarmayıp beyni geliştirmemek, ya da benden çok parası vardur o halda her dedüğü altundur deyüp bön bön kabullenmek varken bunca çaba nedir, bilemedim…

Eh, senin de bildiğini sanmam. Bak hala bakıyosun..

Bir Nisan Kutlamıyorum. Örf ve Ananem Değil! Ayrıca, Sensin Balık!!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bir bir nisan daha geçti. Neyse ki etrafımda şaka yapacak kimse bırakmadığımdan kimse zatımın ulu âlisine münasebetsiz şakalar yapamadı.

Çatlasalar da patlasalar da yaptırmadım kimseye şaka maka. Hiç sevmem zaten öyle illümünütü işi şeyler. Şakayla kakayla uğraşacağına git bi avemede gez. Açılır ferahlarsın. Fena mı olur? Dur sen yanıt verme, sıradaki yanıtı ben senin yerine veririm: – “Olmaz.”

Bak her türlü hizmeti sunuyorum sana. Cumartesi demiyorum Pazar demiyorum hep senin için çalllışıyorum. Tamam, bu yazıyı belki Pazartesi yazıyor olabilirim. Ama Pazar günü hep seni düşündüm. Fazla mesai bile istemeden üstelik.

Tabii bunu anlayacak insan evladı nerdeee?.. Çünkü bi de nammmkörsün, bi de incir ağacı dikicisiiin! Aman geç kaldın! Hadi, koş hemen bir ankete katıl. Kişi başına düşen mutsuzluk sıralamasında birinci ol.

Mutsuzluk dedim de, dediğim gibi etrafımda beni içten seven hiç kimse yok. Üniversitede fahri doktoramı yaparken falan da böyleydi. Hep kıskanırlardı beni. Odamın duvarındaki nazar boncukları çatlar, pul pul dökülürdü. O yüzden o günlerden bi’ dene bile arkadaşım yok inan. Ay bi’ dur yaa, duygulandım. Föhürşşşk föhürşşk diye ağlıcam şimdi…

Neyse kader utansın. Zaten kadın adam duygulanabilir. Haa  kadın adamı mı merak ettin şimdi de? Kadın dediğin de adamdır. Kadın diye bir şey yoktur ki. Yani bilimsel olarak mecburiyetten kadın adam demekteyim kendime. İşte bunlar hep bilim hep özgürlük.

Ayriyetten, bir kadın adam olarak nerede duracağımı, büyüklerime saygıyı .ok iyi bilirim. Klavyenin . tuşunda bir dandiklik var. Bazen basmıyor. Takılma!..

Ne diyordum? Saygı. Evet, bizler saygıyı büyüklerimizden öğrendik. Sizler gibi (yani benim dışımdaki herkes) atalarımızı inkar etmedik. Bir gün bile demedim ki benim atam bir plankton. Yeri geldi, kitaplarda üstünü çizdim. Yerine hala yer yer görüldüğü söylenen bin beş yüz yaşındaki evliya atalarımı, her illete derman tükrük hokkalarını, gün gelir bunları kabul etmezsen diye de yer misin yemez misin en kabasından kuvvetimi koydum.

Sen mutlu ol yeter!

Ordan bakınca beni kinbaz, cahil, yalancı olmakla itham ettiğini duyuyor gibiyim. Ama duymuyor da olabilirim! Kaldı ki kim akıllı kim uslu belli değil. O yüzden tek akıllı benim. Benim sana iki nisan şakam da bu. Çünkü şaka yapılacaksa ben yaparım. Ve ne zaman yapılacağına ben karar veririm. Sakın bi daa bana bir nisan bir insanlarla gelme! Ekikih, bak bu da bi’ şaka!..

Neyse okur. İşte senin için bu denli çok çalışıyor, yazıyor da yazıyorum. Aramızda denli bir ilişki var da diyebiliriz. Çünkü ben edepli ve denli bir insanım. Benim de senin gibi umrumda olmayan her şey umrumda aslında. Umrumun ince gülü. Hahah, işte yine şaka yaptım! Gülme!! Keserim şakanı!!! Takvimden bir nisanı kaldırırım. Bu gördüğün son bir nisan olur. İstesem nisan ayını toptan kaldırırım. Çok güzel bir insanım çünkü. Kendime bayılıyorum resmen. Keşke herkes benim kadar kendime bayılsa. Ama bayılacak!! O da olacak. Ehüeheböhöh, amaaan şakacıktan canım. Çok seviyom seni. Ölümü gör, sen de beni sev, bari bu aralar!..

YAŞASIN TİYATRO!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Hayatımın her dönemine farklı eblehlikler sığdırabilmiş biriyim. Merdivenlerden pır pır inişimi görenler ‘’Kuş uçar, sen konuşu hatırla! Yine düşüp kıkırdağına kadar kırma!!’’ diye arkamdan bağrışıp dururlar…

Gerçek bir geri zekalı gibi davranmak zorunda kalmadığım, normale yaklaştığım anlar da oluyor tabii. Ama neyse ki onlar fazla uzun sürmüyor…

En favori çatlaklıklarımdan biri kanatları saklı bir canlı türü olduğuma dair ezeli inancım. – Cak cak edeceksen devamını okuma! Benim inancım da bu kardeş, seni hiç enterese etmez. Ben nasıl ki sana bayılmıyorsam sen de bana bayılma. Ezcümle, birbirimize bayılmıyoruz diye birbirimizi boğazlamak zorunda değiliz. Yani.. herhalde değilizdir, ne bileyim..

Gelelim yerçekimine karşı anlamlı direnişimde yaşadığım belli başlı zorluklara, iki nokta üstü üstüne. Malumun ilamı ki uçan, kaçan, konmakla ilgili sorunlar yaşayan afacan bir canlı türü olana hayat bazen çok zor. Özellikle de yerçekimi icat edildi diye götü yere, oturduğu koltuğa yapışık yaşamak zorunda olduğunu sanan tiplerle aynı habitattayken.

Kimi Nıyutın bağımlısı popolar o kıymetli koltuklara öyle tutkallıdır ki kalpleri o tutkalla atar. Uzay mekiği yakıt tankı bile yeri gelir mekikten ayrılır, yerçekimsel popolar koltuktan ayrılmaz. O tutkal ki, ki bildiğin capon, kutsala eşdeğer ilan edilir. Bencileyin (ebleh) olmayan her canlının kendilerine yüz göz sürmesi, sürerken de şılllak diye yapışıp kalması beklenir.. Şahsımın yerçekiminden anladığı budur.

Bense kendimi bilmediğimden beri sahnede uçuşan pelerinlere, büyücünün siyah şapkasına, dekorun ortasına yağdırılan yağmura, dört duvar içindeki rüzgarlı fırtınaya, beden ve ses virtüözü oyuncuya, kısaca perdenin tepesinden naniiik yapan herkeslere pek aşığım. Kuvvetle muhtemel, sahne ve perde, yoğunlaşmış geri zekalılıktan muzdarip olma müsebbibimdir. İnsan kendini bilmediğinden beri bir şeyi biliyorsa zekası biraz gelişemiyor olabilir. Şüphelerdeyim…

Kuş kapasiteli beynimle düşünüyorum da medeniyet uçarken de konarken de efendiliğini korumak, uçuşunu bozmamak, bir kuş asaletiyle ardında iyi bir rota, dünya yüzündeki tüm kuş türlerinin hakkında iyi şeyler cıvıldadığı bir isim bırakmak filan olabilir… Hatta medeniyet belki de kavga etmeden ve kavgaya sebep olmadan ayrılıp gidebilmeyi becerebilmektir.

Nihayetinde, yerçekimini bir 27 Mart’ta kaldırdık. Heheh, ama bu, sahnedekiyle benim aramda bir sır… Hala da ‘’Toprak, hayal kırıklığına uğrattığında da kuklalar yapmadı mı insanoğlu?!’’ der gülümseriz.

Gülümseriz.. Toprağa, ağaca, çiçeğe, suya, aşka ve sana… 😊

İyisi mi sen tutkalı boşver, tutkuyu hatırla! Çünkü, yaşasın Tiyatro!

Babamın 14 Mart Mesajı

Hayalleri ilk gençlik, orta gençlik, ortadan sol şeride ne vakit geçtiğini anlayamadığımız gençlik gibi dönemlere ayıracak olursak benim orta gençlik dönemi rüyalarımı Ankara’da,  Müşerref Hekimoğlu’nun ajansında yazar olmak süslerdi.. Gözlerimi yumar, evrene göndereceğim mesaj zarfına buz ayazında kaşkoluna sarınmış, kulağında müziği ile zıplaya zıplaya yürüyen bir kız çocuğu koyardım.

Masam ahşaptan, kupam camdan, kalemim candan tıngırdardı… Sanat yazıları yazacağım  masamda, galasına güya beraber davet edileceğimiz filme Sungu Çapan mı daha okkalı değinmiş ben mi güzideliğinde kıyaslamalar yapmayı hayal eder, aynı masada Hititlerden Friglere uzanan hafta sonu trekking rotamı çizmeyi de ihmal etmezdim..

Hayat tek işle geçmeyeceği için sanatsal içerikli birkaç tv programına metin yazarı olma ve hafta sonları küçük bir kafede şarkı söyleme ilavesi de zarfın p.s.i arasındaydı. Yani ek iş hayalim bile tamdı!

Laf aramızda evrenle aramı iyi tutmak, mümkünse önden accık bonus toplamak için gerçek hayatta da galadan galaya koşturmaktaydım. Yer aldığım birkaç yazılı sohbetli projecik dahi vardı. Hatta ajansın kapısından  nerdeyse adımımı atmışken (hahah, bir punduna getirip kapıdan girmişliğim vardı), yüzüklerim ve uçuşan fularlarım dolapta beklerken paçoz evren babamın mesajını kabul etti.

O an içimdeki sanat ve sanatçı dostu Kral Midas şapkasını düşürdü, Friglerin üstüne yıldırımlar yağdı… Elimde ‘’Başvurunuz için teşekkür ederiz. Başvuranlar arasında sizden daha deneyimli bir adayı, babanızı ilgili pozisyon için uygun gördük’’ reddiyle tıp fakültesini bitirme mecburi istikameti doğrultusunda evrene saydıra saydıra ilerlemek zorunda kaldım..

Gözlerim son ana kadar mezuniyetten önceki son çıkışı aradı. Yolun sakin olduğu bir ara direksiyonu kırıp viraj atlamaya bile çalıştım… Nafile!.. Evren beni her seferinde babamın kapı gibi zottiriguppak kabul yazısıyla karşılıyordu…

Nihayetinde tıbbı bitirdim bitirmesine ve fekat tıbbı bitirmem bence tıbba da hakaret oldu… Ayıbın daha büyüğü de tıp alimlerine filan oldu.. Şayet tıbbın başına gelen bu felaketten haberdar olsalar evrenle diplomatik pazarlığa gireceklerine kalıbımı basarım. Ama toyluk işte… Mesaja gıybet ve hile sokuşturmayı akıl edemedim. Ah-ha, zaten yapsam babam kesinkes yargıya başvurur, ben de gıybetten hapse giren ilk insan ünvanını kapardım!

O dönem, evrenin fokurdama derecesi kaç idiyse artık iletilen mesajları epey bir çorba yapmış diye düşünüyorum. Mesela, evlenip çekyatlı, mandallı, ütülü bir yuva kurmayı; akşamları kapuskanın, salatanın, keşkülün dibine vurmayı hayal eden bir arkadaşım bu beterlerden beter beğen gençlik karmaşasında evren yerine konservatuvara başvuruda bulunduğu için tiyatro oyuncusu oldu. Halen sabah akşam turne geziyor. 43 yaşında, bekar..

Diyeceksiniz ki kendi hatası, konservatuvarda ne işi varmış. Hemen ön yargılamayınız. Normal lise mezunu olduğu şüpheli şahıslardan pür-i pak dünya reisleri yaratan bu mesaj özürlü canavar isteseydi benim arkadaşımı da kireç sökücülü, rendeli, rondolu bir ev hanımı yapabilirdi pekala!..

Şahsım adına bir 14 Mart’da daha evrene özenle bilendiğimi söyleyebilirim.. Saçlarından tutup (ki bence saçaklı bir şey) yerden yere çalacağım günü iple çekiyorum…

Son söz olarak; eyy evrenus manyakus! Gençlik hayallerimin hepsini veto ettin. Hep babama çalıştın. Hala yıkılmıyorsam, şunu bil ki artık yıkılacak yanım kalmadığındandır. Bir de boyum kısa ondan olabilir. Gençlik sona erdi. Orta yaşımda kork benden😊

Aşk Yeniden İcat Edilmeli – Dört Dörtlük Ustalık Dönemi Eseri

Bir kitabı kaç saatte okursunuz?.. Günümüz rekabetçi dünyasının kafayı sıyırmış metriklerinden biri olarak sormuyorum. Everest yayınlarından basılır basılmaz başucuma koyduğum ancak elimdeki listenin uzunluğu nedeniyle dün gece on sularında elime alabildiğim keyifli bir kitaptan bahsedeceğim size.. Elime almamla su içer gibi okuduğum son sürat bir roman Nazlı Eray’ın Ocak 2018 eseri ‘’Aşk Yeniden İcat Edilmeli’’.

Fantastik ya da gerçeküstücü edebiyatın önemli ve üretken kalemlerinden Nazlı Eray kendine özgü üslubuyla aynı zamanda kendi kendisinin markasını yaratmış durumda. Olağanüstü zekasına ve yaratıcılığına eşdeğer hızdaki pasaj oyunları, kısa cümleleri, kısa cümle kullanan yazarlardan genellikle beklenmeyecek detaydaki ve iğne oyası inceliğindeki betimlemeleri, yereli ve evrenseli çiğleştirmeden aynı frekansta birleştirebilmesi, insan aklının düşünemeyeceği çılgın fikirleri gündelik hayatın olağanıymış gibi sunuyor olması onu başlı başına bir Nazlı Eray markası yapmakta..

Bloğu takip eden herkesin hayatına bir şekilde dokunmuş olabileceğini tahmin ettiğim Jim Morrison efsanesinden ve Fransız şair Arthur Rimbaud’dan esinle yazılmış Aşk Yeniden İcat Edilmeli’de olayların gelişimini Paris, Los Angeles, Ankara Gölbaşı Mühye Köyü, Bodrum Gümüşlük ve Koyunbaba mevkiinde takip edebilirsiniz. Diyelim bu iki ismi ilk defa duyuyorsunuz. Daha iyi ya işte, çok genç yaşlarda ölen ve dünyayı sallayan bu iki asi sanatçı hakkında en renkli haliyle bilgi edinmiş olursunuz.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi satırlarının arasında dünyanın yarısını dolaşacağınız romanın nerede bittiğini merak edin diye söylemeyeceğim. Başladığı yer ise Bodrum!

Sıcak bir Bodrum gecesinde, tan ağarmadan az önce, gece lambalı yarı aydınlık odanızda yatarken, köşedeki nefti koltukta elinde cep telefonuyla Rimbaud’nun oturduğunu görseniz ne yapardınız? Ya da komşunuzun bahçesine Kertenkele Kral Jim Morrison’un bugünkü suretinin tıpatıpı biri gelmiş olsa?..

Bu çılgın fikirle başlayan macera bin bir hayal gücüyle devam ederken diğer taraftan gündelik hayattan, günlük sohbetlerimizden, bakış açılarımızdan hatta dedikodularımızdan da ayrılmıyor. Örneğin;

(Jim ve Pamela’nın beraber bir fotoğrafı üstüne)

  • ‘’Çocuk sevgiyle bakıyor ona. Nasıl sarılmış. Kızı pek beğenmedim. Ah, yazık oğlana. Nereden buldu bu kızı. Bunun yüzünden ölmüştür çocuk. Kimbilir neler yaptı.’’

cümleleri gibi yüzünüze akışı itibariyle gülümsemeler yerleştirecek bir dolu tırnak içi var.

‘’Ben bir başkasıdır’’ (je est un autre) diyen ve henüz denizi görmeden Sarhoş Gemi şiirini yazan Rimbaud; otopsi yapılmayan ve ölüsünü pek kimsenin görmediği Morrison; önce Ankara’da daha sonra Los Angeles’da lüks bir gece kulübünde dans eden tüllü zenne; Florida’lı Morrison’un Paris’teki mezarından 1988 yılında çalınan konuşan büstü için antipsikotik reçete eden psikiyatr; ve daha fazlası ‘’gerçek dünya hangisi?’’ sorusuna götürüyor yazarı ve okuru…

Gerçek dünya hangisi bilmiyorum. Absürt dünya ne yana düşer onu da.. Çoğumuzun farkında bile olmayarak günlük sıradanlığın dibini yaşarken kapıldığı gülünçlüğün adı mıdır gerçeklik yoksa aramızda özel yeteneklerle donatılmış bazılarımızın peşinden koştuğu yetenekleri mi?

Bunların yanıtı bende değil. Ama emin olduğum bir konu var. O da  fantastik edebiyatın örneği olan Aşk Yeniden İcat Edilmeli’nin aynı zamanda gıdıklayan bir roman olduğu!.. Ben bir solukta okurken çok güldüm, çok eğlendim.

Hayal gücünü hayat gücü olan mizahla buluşturmak büyük bir zeka gerektiriyor. Gizli muzip yazar Nazlı Eray’da bu fazlasıyla var. Elinizde kitabınız, kulağınızda günün anlam ve önemine uygun The Doors’dan Riders on the Storm ile hepinize keyifli okumalar dilerim!

The Shape of Water – Who is the Monster?

Being not quite sure if The Shape of Water, which is leading in 90th Academy Awards with 13 nominations, will be withdrawn from the competition due to strong plagiarism allegations;  apparently a disastrous Oscar drama in itself… Mexican film director Guillermo del Toro’s work show systemic similarities to Pulitzer-winning Paul Zindel’s play “Let Me Hear You Whisper” (1969). It is utmost ironic that one of those nominations is Best ORIGINAL Screenplay for its co-authorship with del Toro and Vanessa Taylor.

The story is set back to 1960s Cold War era. A mute cleaning lady, Elisa (Sally Hawkins), working in a highly secured US government lab finds out a secret ‘thing’ (Doug Jones) that is kept in a water tank in there. She is attracted to this Amazon river origined ‘asset’, and tries to rescue him from this research facility where he is being exposed to harmful experiments which paves the way to death. It seems to emanate from a glorious goal of establishing superiority over Russia, and do not take care of the experimental ‘object’ whether it is a living thing or not.

While Elisa is trying to save the thing, she is surrounded by the bad and the good, surely to balance the tension of the plot. The bad is that ambitious and unethical agent Robert Strickland (Michael Shannon) who is the one that trapped the creature in its homeland and brought him all the way to the lab. The major good ones are her neighbor Giles (Richard Jenkins), her friend Zelda (Octavia Spencer), and Dr. Hoffstetler (Michael Stuhlbarg) who has some complicated relations with Russians to enhance the battle if not yet.

Floating camera, color palette, warm light, diffusion filters, dry-for-wet techniques, fish-eye lenses and all the vehicles such as dollies support shooting the 1960s in a fictious way (Dan Laustsen). Since del Toro’s style is making it shot-by-shot, it might have helped Sidney Wolinsky’s job  for the editing.

It would have been better if the volume of the music and photography were more aligned. Furthermore, it is too much Yann Tiersen rhythms heard around although the music was by the French Alexandre Desplat. There, for sure, is a La La Land effect too, especially towards the end.

Such screenplays drawn with thick lines including the events and characters are mostly challenging to move the feelings. The more it becomes thicker and predictable, the less excitement it creates. However, there are still several scenes that make it going: e.g., upon thing’s rescue plan and argument that it is not a human, Elisa’s response in sign language ‘if we do nothing, neither are we’; or ‘positive thinking’ book read by Strickland; or Spencer’s fascinating acting overall.

“If I spoke about it, if I did, what would I tell you? I wonder..”

I wonder if I could tell you that it was a tale of love and loss and a monster (monster as not the ‘asset’, but the bad Strickland) who tried to destroy all.

Or I wonder if the plagiarism accusations are too big to swallow indeed.

Zindel’s play is about a cleaning lady working in a lab, communicating to a dolphin, and trying to rescue it. To summary, The Shape of Water is about a cleaning lady working in a lab, communicating to an aquatic creature and trying to save him. At least, the idea is purely not original.

I also wonder how the nominees are selected for US-based Academy Awards since Zindel holds a Pulitzer prize and his Let me Hear You Whisper play is dated back only to 1969. Unfortunately, this nomination can be interpreted as a pity for the intellectual members of the Academy.

Certainly, it is not nice to behave oddly to orphans, disabled people, colored people, in other words to be a monster; and it is also not nice to be remembered with the Best Plagiarized Screenplay news.

If one wonders this Fox Searchlight Pictures (as one of the production companies) movie, and only has nothing else to do better…

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri – Disturbing but Not Taking Sides

British-Irish playwright and film director Martin McDonagh’s Three Billboards Outside Ebbing, Missouri has earned seven Oscar nominations including Best Picture (interestingly, not Best Director) in 23rd of January 2018. This is his third silver screen piece written and directed by him, also nominated for the Best Original Screenplay in the same 90th Academy Awards.

A neurotic mother Mildred Hayes (Frances McDormand) whose young daughter is raped and killed feloniously seven months ago feels defeated by the lack of any progress on the case and no arrests by police. She believes that police department is too much busy with arresting and torturing colored people rather than solving her daughter’s murder. Therefore, she makes her way to the local advertising agency of the town, and hires these three billboards that are located right out of the town across a God forgotten traverse. And here starts the movie then! She puts up the following three sentences in three billboards separately:

“RAPED WHILE DYING”

“AND STILL NO ARRESTS?”

“HOW COME, CHIEF WILLOUGHBY?”

They are emphasized by a striking black, bold, all caps text on a blood-red background which look quite odd and disturbing against the pastoral tones of the sky and trees, as intended plausibly. Moreover, the selection of the billboards and these particular colors are the main metaphors of the movie itself.

There is nothing surprising from the point of the writer (and director) McDonagh since The Beauty Queen of Leenane, his play in 1996. There is this apparently neurotic lady in the front and a story around that. However, when digged, the underlying problem comes to light in several aspects:

Sometimes what we see on the surface is different from what others may feel in depth…

McDonagh has strengthened his proficiency in asking questions during all these years and all the way from his plays. Although there is an important weak point in the plot (cannot give a clue not to spoil), his noteworthy success in writing is his ability to get the audience to ask questions about the situations and people’s reactions to them in a neutral manner.

The tone exclusively is rough but not tiresome. Probably, Ben Davis (cinematography) has a major and positive impact on that. A flavor of “A Serious Man (Coens, 2009)” can be sensed overall. It may be due to these photography comparison as the latter was by Roger Deakins with whom Davis had the opportunity to work in the past. Slow tempo songs and predominantly The Last Rose Of Summer performed by Renee Fleming can also support this similarity for its resemblance to the Coens’.

McDormand’s acting is flawless as always. However, it is not very much clear whether her perfect voice and pronunciation -as not expected from such a character- is either part of the directing or an unscheduled left out.

Both Woody Harrelson and Sam Rockwell are performing very well. In terms of cogency, Woody Harrelson was one step further.

This Oscar nominated movie written, directed, and produced by McDonagh is made available under the wings of Fox Searchlight Pictures within Fox Entertainment group owned by 21st Century Fox (such as the competing 90th Academy Award nominee, The Shape of Water).

One can feel uncomfortable while watching this film, however cannot judge either of the parties or take sides since there is always this distance kept in the script. Worth seeing!..

Laf Ebesi Entry'leri