Hayatım Roman – Damak Çatlatan bir Sohbet-Oyun!

Yazıyoor! Yazıyooor!.. Tiyatroyla kim olduğumuzu öğrenmek ve kim olacağımızı anlamak için haşır neşir oluyorsak, usta oyuncu Ali Poyrazoğlu kitabını yazıyor!

Madem siz tiyatroseverleri yazımıza çıngırdaklarla, gülle aşkla davet ettik; o halde  borcumuzdur sesi ve sözü soluksuz resmetmek!

Diyelim biletleriniz cebinizde!.. Yepyeni oyun Hayatım Roman için kalbinizde kuşların kanat sesleri! Salona geçip bir an önce yerlerinize oturmak, sanatın uzunluğuna ve hayatın kısalığına şahit olacağınız o eşsiz performansa hazırlanmak istiyorsunuz. Bence geçebilirsiniz!..

Çünkü salonda, gösteri başlayana kadar seyircisini her zaman olduğu gibi birbirinden güzel müziklerle karşılayan Ali Poyrazoğlu’nun son oyunu Hayatım Roman’ın büyüsü dolanmaya başladı bile! Sanatçının malum yeteneği ve zekasına ek olarak seyircisine gösterdiği özen de öyle kaliteli, o denli birinci sınıf ki!.. Henüz salona girerken yumuşacık melodilerle sıcacık sarmalandığınızı, size değer veren ve söylecek sözler biriktirmiş dev bir adamla muhteşem bir gece geçireceğinizi DNA’nızda hissediyor olacaksınız, yine!…

Yerlerinize geçtiyseniz ve naçizane blogumunun satıraralarındaki cep telefonu gezintinizi bitirdiyseniz, sahneyi süzmeye başlayabilirsiniz!

Bugüne bugün, Ali Poyrazoğlu’nun özel tasarlanmış kostümsüz ve dekorsuz oyun açtığını görmedim. Dolayısıyla sahne dekorunun yine özel olduğunu farkedeceksiniz!.. Poyrazoğlu’nun kendi kitaplığından dev baskıları yaptırılan o güzel günlerin cebir, tarih, kimya, edebiyat, felsefe, mantık kitapları, silgiler, defterler…

Hazırsak gösterimiz başlamak üzeredir!

Bu yazımda oyunun, daha doğru ifadeyle karşılıklı etkileşimli sohbet-oyunun, 14 Şubat 2020 tarihli açılışından damağımda kalan o muhteşem lezzeti paylaşacağım!.. Sorumluluk reddimi de hemen eklemeliyim. Keza hepinizin romanı ufak tefek değişiklikler gösterebilir. Oyunun resmi tanıtımına atıfta bulunarak, ‘kovulamayacağımız tek cennet olan anılarımızı her anlatışımızda farklı bir şekilde paylaşma’ özgürlüğüne sahibiz!… Ya da oyundan alıntı ile ‘hepimiz hayatımızın nasıl bir roman olacağına kendimiz karar vermekteyiz’… Hayatımızın romanını değiştirmeye cüret ettikleri anda yayınevini değiştirmek de buna dahil!..

Gelelim benim Hayatım Roman’ıma!..

Poyrazoğlu’nun herkesi dahil eden, herkesi kucaklayan o insancıl söylemi ile yıllardır kumbaraya atar gibi biriktirdiği seyircisiyle beraber sahnelediği Hayatım Roman, Nazım Hikmet şiiri ve Zülfü Livaneli bestesi Karlı Kayın Ormanı ile başlıyor! Ama ne başlamak! Poyrazoğlu, alıyor mikrofonu eline, seyircilerin arasında gezine gezine, gözlerimizin içine baka baka akıtıyor şiiri ve müziği kalplerimize!..

Ve girişteki aynı tempo aralıksız, tam iki buçuk saat boyunca bir saniye olsun düşmüyor. Tek başına bu bile, ustanın her oyununun tam kapasite ile salonları doldurmasının tesadüf olmadığının göstergesidir! Özetle, ünlü bir rejisör ve oyuncumuzun dediği gibi ‘Şekerim, adam döktürüyor!’ 😊

Ayrıca tiyatrosunun demirbaş seyircisi olarak, Ali Poyrazoğlu’nun müthiş kilo verdiğini, şahane sağlıklı göründüğünü ve iyice gençleşmiş olduğunu da eklemeliyim! ‘Gençlik iksiri ararken bu blog’a düştüm’ diyen değerli okuruma bildiğim en etkili gençlik aşısı olan tiyatroyu tavsiyemdir! Salt okuruma değil, V. Hugo’yu beşinci hügo olarak okuma potansiyeli taşıyan değerli yazarıma da tiyatroyu tavsiye eder, haftada üç kez itinayla Ali Poyrazoğlu oyunu reçete ederim!

 ‘’Aynayı tuttum yüzüme/Ali göründü gözüme/Nazar eyledim ben özüme/Ali göründü gözüme’’den yola çıkan hikaye herkesin önce kendi farklı yaş ve zamanlardaki hatalarıyla ve/veya acılarıyla yüzleşmesine, aynayı başkalarından önce özüne çevirmesine, kendini anlamasına ve nihayet kendi üzerinden dünyayı anlamaya, kabul etmeye ve sevmeye başlamasına doğru evriliyor.

Çok, en çok, en büyük, ep-en büyük gibi anlamsız nitelemelerin ötesinde iyilik, güzellik, zarar vermemek gibi niceliğe önem verilen duygu ve tanımlamalar; önümüzde yaşayacağımız kaç santim hayatımız kalmış olursa olsun Behçet Necatigil’in şiirindeki gibi doğduğumuz yılla öldüğümüz yıl arasındaki o çizgiyi nasıl doldurduğumuz anlamlı olan… Heyyula gibi dikilip hiçbir işe yaramayan saçma sapan bir beton yığını olmaktansa dallarına kuşların yuva yaptığı, gölgesinde çocukların sallandığı, yapraklarında uğur böceklerinin gezindiği bir ağaç olabilmek belki de!..

Kronolojik olarak, ustanın paylaşacağı sayfaları seyirci seçebiliyor ya da istediğimiz anıdan başlayabiliyoruz 😉 Sanatçının doğumundan öncesi ile başlayan anlatım, ‘’köşkümsütrak’’ evlere, henüz 17 yaşındayken yaptığı oyun çevirilerine, ‘’çini soba’’lı ilk tiyatrosuna, Shakespeare’in özellikle 29 ve 30 numaralı sonelerine, yıllar boyunca oynamak için yanıp tutuştuğu ‘’o’’ rolü nihayet sinemada canlandırışına, ve ‘yok artık!’ diyerek kahkahalarla eşlik edeceğiniz kendi ölüm sahnesine kadar uzanıyor.

İpucu vermek gibi olmasın ama örneğin ödül aldığı ve ödül verdiği hatıralarını canlandırdığı bölümlerde varsa takma diş, kirpik ya da peruk gibi aksesuarlarınızın gülerken ön koltuğa fırlamaması bakımından tedbir almanız konusunda önemli uyarımı da şuraya iliştirmek isterim.

Ali Poyrazoğlu, ara vermeksizin iki buçuk saatin üzerinde sahneden beynimize dokunuyor! Duygulandırıyor, düşündürüyor, ayna tutuyor, eğlenceli ve dolu dolu bir anlar bütünü armağan ediyor!.. Öykünün en keyifli yanını, yani anı hem yaşıyor hem oynuyor. Her hal ve durumu böylesine lezzetle yaşayıp lezzetle sunan bu usta ve on bin yönlü sanatçının binlerce yıllık seyircisi, pardon oyuncusu olarak, sahnedeki önemli farklarından birisinin anı yaşarken ve oynarken duyduğu haz olduğuna yürekten inanıyorum!

Dönelim o güzel günlerin cebir, tarih, kimya, edebiyat, felsefe, mantık kitaplarına… Bu satırların yazarı, Fen Lisesi mezunu olmasına rağmen ne yazık ki o güzel zamanlara yetişemedi.. müfredat gereği Felsefe ve Mantık oku(tul)madı – not: annesi okumuştu, Fransız, İngiliz, Holandalı yaşıtları da okumuştu.. Bin yıldır bilim felsefesinin temelini oluşturan Mantık’ın Fen Lisesi’nde dahi okutulmamasından daha kötü ne olabilir ki derken bundan daha da kötüsü, şairin deyişiyle ölüm gibi ya da beyin ölümü gibi bir şey oldu.. Yazarı takip eden neslin matematik okuması dahi abes sayıldı.. İnsanı korkuları ele geçirdi; insanoğlu kendi yetersizliğini baskılamak için korkuyu ve kötülüğü hakim kıldı.. Ve biz bunlara rağmen insan mı sayıldık? Ne yazık ki felsefe okuyamadığım için bazı soruların yanıtını bilemiyorum…

Kadim zamanlardan beri dünya uygarlık tarihinin gelişmesinin temel kilit taşlarından bilim ve bilimsel eğitim son yıllarda ağır yaralar almış olsa da ikiz kardeşi sanat ona destek olmaya çalışıyor, hala!..

Kitaplarda yazan son cümle yok olana, koltukların arasındaki şakacı son replik düşene kadar yaşam biçimlerimize ve hayatlarımıza sahip çıkalım diye de gülmeceli bir sesleniştir Hayatım Roman!

Hayatlarımıza, yaşam biçimlerimize sahip çıkarken içinden Atatürk geçip geçmediğine tekrar tekrar bakmamızı hatırlatır oyun! Bakalım ki; saldırmayan, ne kadını ne çocuğu ne güçsüz olanı ikinci sınıf görmeyen, öldürmeyen, hükmetmeyen, herkesi korkutup sesini kısıp ağzını açmasına engel olmayan, birlikte ve beraber uygar bir yaşam sürebileceğimiz insana yakışan romanlar olsun hayatlarımız!

Evrende hiçbir şey yoktan var, vardan da yok olmadığına göre eminim o cebir, tarih, kimya, edebiyat, felsefe, mantık kitapları bir yerlerde duruyordur!.. Onları bulup üzerlerindeki kalın ve kaba örtüyü kaldırmak bizim elimizde!.. Bunu da bize bizden başka kimse yaptıramaz..

Ekseri uzaklarda bir yerlerde sihirli bir değnek arıyoruz. Oysa ki mucize biziz, bilmiyoruz!..

Mucize hayatı çekilir kılan tiyatroda, kitapta, sözde ve yazıda! Öncelikle kendimizden korkmak yerine kendimizi anlamaya, bulmaya ve kabul etmeye çalışmamızda; insanların ve kaderin gözünden düştüğümüzde bizi anımsatacak şeyin korku değil sevgi olduğunu bilmemizde!

Kendi öyküsünden yola çıkıp yaşamı insanca ve eğlenceli bir okuma pratiğine dönüştüren yeni Ali Poyrazoğlu oyunu Hayatım Roman’ı kaçırmayın!

JOKER

a short review of joker movie
Poster of Joker

“I will tell you how I became like this. Don’t forget, if I did not exist, you would not exist. Hahahaha!!!”.

These are just the starting lines of another Joker story, told by Joker, usually towards Batman. Even if you listen to it in your dream, or you see it in a movie theatre, don’t believe him. He is trying to fool you! This is his biggest weapon: to make you believe that he has the right to become such a criminal, and all his behaviors have a very-well justified reason. For example, he robs the banks because this money is already insured by companies and he spends this money to boost up the economy. He kills criminals who would kill him; so, he defends himself (don’t get into small details such as a gun was pointed to these criminals!). He helps many other people, so people support him.

But is this one true?

His story may not be whole of it, so what? He is the funny part of Batman. He has his sense of humor. Serious people also don’t tell you the whole story. This is Gotham, so you must already know these dark politicians, police managers. They never tell you that they spend your taxes to rescue their own companies which got bankrupt, because it is necessary for the economy. They also wait for Batman to catch all the ‘bad’ people. Besides, they are boring. Why should Joker bore you with all the details of the truth? Batman is the dark side of Gotham, whereas Joker is the fun side! Just enjoy him.

This is Joker. So, if you are making a movie of him, people should have a pity for him; and they would say that he is right at his actions. This is the delirium of hopeless people. That is why you will read many reviews which will say that Joker is a movie which praises violence. Don’t lose your hope. If you have the determination of Batman, you will realise that he is not telling all the truth. So, this movie does not show Batman, but rather it gives the opportunity how Batman is feeling when he is told a story by Joker. You will have the chance to get into the shoes of Batman. You will need to realize what is wrong and what is right. Even Batman cannot always realize!

Is it a breakthrough for the cinema?

From a cinematographic point of view, Todd Phillips makes references to many other movies, but the strongest reference is to Taxi Driver (1976). However, in Taxi Driver, the shots of the main character were not from a close distance; therefore, we were not in close relation with the feelings of the character. It seems like Todd wants to be in the shoes of Joker and makes us believe what Joker is telling and he tries to bias us towards Joker’s innocence. There is nothing experimental or innovative with the cinematography of the movie. Joaquin Phoenix seems to have a deep understanding of Joker. If the academy members liked DC, he would have gotten an oscar for his acting.

Overall, if you like comics, and a fan of Batman, I would recommend to see this movie. No movie really reflects the spirit of a comics, but I would place this one after the Nolan’s Batmans.

If you haven’t watched it yet, have a nice time!

Ergen

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Ergenlik hababam ve herkeste aynı homurdak süreci izler. Kafası kırık hormonlar evrimin bu vazgeçilmez geçiş sürecinde milyonlarca yıldır aynı şekilde salıverilirler… Babamınkiyle benimkinin arasındaki tek fark, içinde bulunulan çağın şekillendirmesi ile alakalı bence..

Sen yine de bunu bilimsel bir yazıymış gibi okuma… Durum, daha çok benim kel gözlemlerime dayalı bir serzeniş. Hatta serzenemeyiş.. Çünkü ergen dediğin olumsuz sever 😁 Sürekli bir ‘’La minörün kadar konuş şekerim‘’ saykolocisi içindedir. Ne de olsa hormonluluk bunu gerektirir.

Bu olumsuzluğun davranışlara nasıl yansıyacağını ise tümüyle içinde yaşanılan yer ve zaman belirleyecektir…

Örneğin 70’lerde doğup ergenliği 80’lere denk gelenlerin ergen mutsuzluğu ve huysuzluğu görünüm itibariyle hayli hüzünlüdür.

80’li yılların bu üzünçlü ergen prototipinin kaşları kulaklarından beş santim aşağıda ve iki yana sarkık, gözleri Mars’taki volkanik kayaları görecekmişçesine uzaklardadır. Göz pınarları hep yaşlı, burnu bizim Karabaş gibi hep nemlidir. Shakespeare kumpanyasında rolüne çalışan metot oyuncusu misali ‘nasıl en mutsuz durabilirim’ alıştırması gibidir 80 ergeni…

Müziğin illa ki la minör’ünü; erkek/kız arkadaşın akorsuzunu; insan ilişkilerinin ilişkisizini tercih etmiştir. Örneğin en çok dinlediği zamanın hitlerinden Lionel Ritchie’nin Hello’su bile pek sıcak bir merhaba gibi değil de daha çok ‘ne var, bencileyin bir yalnıza mı bakmıştın arkadaşım’ hissiyatı içindedir…

90’lar tam bir değişim ve davranışsal evrime işaret eder. Bu dönemin ergeni daha çok donuk bir mutsuzluk içindedir.

Gece gece gözüne ışık tutulmuş tavşancık misali ‘’kal geldiyse alalım abi..’’ duruşu hakimdir. Anne baba tarafından gösterilen ilgi ve şefkatin ‘huaa’, ‘nuhaağ’ ya da ‘vuaagk’ gibi iki heceli sesler çıkartarak yanıtlanmış olması olağandır… Ne dertleri olduğu anlaşılamadığı gibi kendilerine ne bokun iyi geleceği de bilinememiş ve bu devreyi bilgisayarları ile başbaşa geçirmelerine ekseri müsamaha gösterilmiştir.

Sıklıkla dinledikleri, tekerlemelerden oluşan tek notalı şarkılar; en bayıldıkları film ise iklim olarak donuk ve soğuk sularda geçen Titanic’tir.

Bana sorarsanız milenyumun başından günümüze (2019) ergenlik, aynı davranış kalıbı içinde kendini tekrar eden bir duraklama devrine girmiştir. Genel olarak bunu, hormonların dışa vurumunda bir gereksiz özgüven, bir kendini beğenmişlik, bir kendi dışında her şeyi yok sayma hali olarak sayabiliriz.

80 ergenlerinin kendini küçülten negatif sesi ve 90’ların apatik sessizliği, 2000’lerde yerini boş teneke misali gümbür bangır bir olumsuzlamaya bırakmaktadır.

  • ‘’Oğlum patlıcan yaptım yer misin?’’
  • ‘’HAYIR ANNE, HAYIR YEMEM! SEN BİLİYOR MUSUN TÜM DİJİTAL PLATFORMLAR VE BİLİM PATLICAN İÇİN NE DİYOR!!! …. …. …..’’

(Alt metin: Annecim, ben 2000’lerin ergeniyim. Hormonlarım gereği sana muhalefet etmem lazım. Konuyu da hakkında hiç bir bok bilmediğim bilimin üstüne atmam ve bunu benim ne büyük bir gerizekalı olduğumu anlamaman için davul çalarak söylemem şart. Benim dışımdaki her şey yalan, tek gerçek benim! Yani bağırırsam böyle olur bence 😨 Instagram ve dünya benim etrafımda dönüyor ki zaten)

Bu alt metinle okuduğumuzda konu biraz daha anlam kazanabilmektedir…

Bu vesileyle gelmiş geçmiş tüm ergenlerimizin bayramlarını kutlar, yeni ergenlerimizin ailelerine ve yakınlarına sabırlar dilerim efenim! Kulak tıkaçları ve aldırmazlık pelerinleri hediyemizdir…😜

The Lion King (2019) – An Excellent Remake to Respect All Creatures!

Photorealistically CGI animated remake of (Walt) Disney’s 1994 movie of the same name is rumbling all over the theaters since 19th of July 2019 in Istanbul Turkey, and US.

Directed by Jon Favreau, this splendid narrative (2019) keeps the story of the former (1994) originally which is all about the balance, understanding and respecting all creatures in nature.

We will come back to the story shortly. However before that, let’s get mesmerized by this technologically groundbreaking cinematography first!

It is not easy to describe The Lion King 2019 under an established category visually since it looks like the first movie of its kind. However, if there is one thing to be noted, Disney created a marvel with this remake!

It is a combination of live action and the classical animation with the help of CGI, VR and AI. At that point, Favreau recalls “Even though we use animation techniques, we wanted it to appear live-action. And that required a lot of technical and technological innovation.”

Of all the appearingly live-action 1.600 scenes, there is one that is live indeed. It is “Circle of Life”, the opening movement. Those who may remember 1994 version will be stunned by the touchable fur, reflections of the glorious rays of the sun, wind blowing on the grass, gigantic  elephant steps, tower-wise giraffe, and sneezing baby Simba in 2019.

Cinematographer Caleb Deschanel and all the VR team under the supervision of Robert Legato, Elliot Newman and Adam Valdez create something beyond the visual effects. It is a harmonized blend of reality topped with an emotive language of the magical animation (Andrew R Jones), and VR/AR technique. Boldly to define, that sounds like something as if shooting a film using virtual reality.

Usage of AI make the characters mimic real animal faces. Hence, this is how the characters are so real to the bone – just like watching an imaginary documentary- e.g., they do not imitate human face mime as which should not be, and this is where we welcome a photorealistic era with this very movie!

All details regarding the light and cinematography are thought meticulously in the same way. It is dark or cold blue at scenes where the villainous Scar (Chiwetel Ejiofor) and hyenas are dominant, and lively daylight tones outshine where Mufasa and graciousness prevail. This can be another technical aspect that supports the “balance” as the main theme in the script.

When we come back to the plot which advances since Shakespeare or even before and throughout the history, it is about the balance (of the good and evil in the big picture), understanding and respect…

Script focuses on the three following types of characters:

  1. Demons (Scar) are sometimes in the “family” – and which hurts more. They try to provoke others by developing falsified needs or lies. And when there is nobody to challenge them, they start to eat (destroy) whatever they want. They strengthen by involving other coward villains (hyenas) who are incompatible by themselves. When the fear is spread once, they try to have everyone by their sides to dictate every single living and non-living thing, and for the destruction of virtue for their selfish, disrespectful and always empty-stomached kingdom.
  2. In nature, there are also those who believe in hakuna matata (sometimes bad things happen, there is nothing you can do, or problem-free philosophy believers such as Pumbaa [Seth Rogen], Timon [Billy Eichner]). To them, there is no circle of life, it is only the meaningless line of indifference.. Therefore, nothing to worry about, and nothing to think on – no past and no future and no self. At the end of the day, hakuna matata audience also serve the villains by not raising their voices, by not remembering who they are, what their power is, or by not questioning anything at all…
  3. Finally, there is the light and the Lion Kings (Musafa [James Earl Jones], Simba [Donald Glover], Nala [Beyonce], Rafiki [John Kani]) where everything the light touches is their place, and this place (kingdom) belongs to noone but everyone actually. It is the “circle of life”. Their role is to protect, to understand and to respect all the creatures. They are brave when they have to do or when they have no other choice (or when the circle of life is threatened). They know who they are, and they lead the way to their followers to remember who they are for the balance to be preserved…

James Earl Jones, reprised from 1994, is fascinating as Musafa’s voice again. Not sure if the impression is the same for Donald Glover and Beyonce as well. John Oliver who voices Zazu (the hornbill as the Lion King’s advisor), though a bit theatrical also fits.

Main score is composed by Hans Zimmer as in the former. And newly added soundtracks are also available in the 2019 remake (Beyonce – Spirit, Elton John & Tim Rice – Never Too Late). But, my favorite of all times is still The Tokens’ unforgettable song The Lion Sleeps Tonight!

Financially, The Lion King (2019) has grossed $448.9 million in US and Canada, and a worldwide total of $1.218 billion as of 7 August 2019. It seems like that it is holding the biggest opening for an animated film.

Being 30 minutes longer than the original version (118 minutes in total), the remake uses a fantastic innovative technology exhibiting a fictitious conveyance for how nature looks! So if not already, please urge yourselves to go to the nearest theatre, preferably an IMAX 3D to celebrate the miracle of the 7th art with The Lion King (2019)!..

Neomasallar

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Zerre eğlenecek ya da eğlendirecek havada değilim.. Bugüne bugün güç verme desteğine gittiğim arkadaşıma sarılıp ondan daha fazla hıçkıra hıçkıra ağlamayı başarmış bir insanım. Şu an utancımdan magma yarılsa altından ek kat çıksa da onun altına girsem diye fırsat kolluyom…

Duygu halceyizim bu iken ömür denilen şu kısacık lahzayı nereme monte edeceğimi de şaşırmaktan halliceyim. Hayatını illa ki bir şeyin ucuna ekle deseler olsa olsa ‘’elit bir  kokteyl’’e sarı kültür zeytini olarak ekleşirdim herhalde… İşte bu kokteyl içinde gelene gidene göz kırparken eski masallara yeni sonlar uydurmaya başlamamış mıyım meğer?..🙀

Eh, o halde buyrun yöre soslu masallar diyarına; şunlar, bunlar, onlar ersin kerevetine!..😏

Uyuyan Güzel:

Uyuyan gözel hanım kızımız, gözellik uykusundan nasıl uyanır temalı masalımız, oldukça tembel bir kızın yün iğirmeyi öğrenmemek için devirip yatmasını anlatır. Disney versiyonuna göre Prenses Aurora adlı kızımız aslında son derece iyi bir oyuncu ve hipnozcudur. Kendi mışıl mışıl uyurken etrafındakiler pat pat tahta ayakkaplarıyla dolaşıp onu rahatsız etmesinler diye şatodaki herkesi de beraberinde fosur fosur uyutur.

Peh ama ne uyku! Popolarında sinekler uçuşa uçuşa derebeyi babası, derehanımı anası ve şatocak , masal bu ya, 100 yıl filan uyurlar.. Bu durumdan o şatoya bağlı köylülerin rahat bir nefes aldığını düşünmüyor da değilim. Charles Perrault nedense olayın bu yönünü örtbas etmiş kanımca.. Bin yıl uyuyup tam da Fransız ihtilalinde uyanaymışlar ne eğlenirdik ama!😁 😁

Tembel gızın şatosunun önünden tesadüfen geçen keloğlanın biri bir de bakmış ki her tarafı otların botların bürüdüğü, böcüklerin bile ötmediği, çıtın çıkmadığı, bak bak bitmeyen heyyula gibi taştan şato! ‘’Amaaan..’’ demiş, ‘’karnım tok, sırtım pek, dertsiz kel başıma dert mi alcam durduk yere?’’… Annesinin çıkınına koyduğu kıymalı pideyi ısıra ısıra geçmiş gitmiş…

Kişisel gelişimci bilmişler bunu, keloğlanın challenge’dan kaçındığı için fırsatları kaçırması olarak görmüşler. Halbuki onun arkadan gelen Çulsuz Piyer’e yol açtığının farkında değillermiş!.. Ya da sanki Prens olmak herkes için fırsat sayılırmış gibi!..

Arkadan gelen Çulsuz Piyer, meraklanıp içeri giriveemiş de gızı da görügörüveemiş!..

Şiveyi topluyom hemen!

Kız bunu görünce uykusunu aldığına kanaat getirerek uyanmış. Nişan-düğün ortak merasimine fit olup evlenmeye karar vermişler… Şato kurallarına göre damat halayı çekme şartı olduğu için herkesi de uyandırmışlar.

Kızını elin oğluyla görünce punduna getirildiğini sanan derebabası, ‘’heriif herif! Değil çeyiz sandığı, bana bir yaşmak bile göndermediler!!’’ diye fiştekleyen dereanasının da verdiği gazla, uyanan prensesi Fransız adetlerinden olduğu üzere kızılcık sopasıyla eviree çevireee dövmüş.

Onlar ermiş muradınaaa…😁

Rapunzel:

Bunun sonu çok feci! Sen kızın saçları hava kirliliğinden midir stresten midir şaaak! diye dökül.. Hem de sevdiceği oğlan tam kuleye tırmanırken!.. 😭 😭

Yerim bitti. Daha fazla yazamıyorum.. Editöraanım olarak yeri idareli kullanmazsam yerin sahibi kızıyo😩

Korsan son söz: Masallar derya deniz!.. Ve daha süprüslü ve ışıldaklı kısmı şu ki her masal, masal değil!.. Sen içine ne koyarsan, neye inanırsan o!.. Çoğu da sonradan eklemeler ve süslemelerle değişmiş zaten…

Anlayacağımız, Sümerlerden bu yana bayağı masalımsısı var insanoğlunun!.. Hahhaa, demek ki neymiiiş: Perrault öldü, yaşasın siteböcügüüü!😜

Dedikodumcum

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Neredeyse kalıtımsal hobilerimiz arasında sayılabilecek dedikodu, yaşlandıkça benim de yapmaya doyamadıklarım arasında baş köşedeki yerini almaya başladı!..

Bir kere kaynak gereksinimi sıfır bir alan. Her yer maden, her yer cevher fışkırığı! Sonra muhteşem bir yaratıcılık, merak, görünenden görünmeyene, bilinenden bilinmeyene yolculuk!.. Üçüncü olarak insanları etkileme, kendi tarafına çekerek destek ve kabul görme, anlaşılma tatmini!.. Dördüncüsü, ‘’sen duymamışsındır, gel bak anlatayım’’ eşsiz hizmetiyle sosyal hayatın  baş sohbet açarı!.. Beşincisi ise altın günlerinin taçsız efendisi, davetlerin bloody mary’si, kına gecelerinin yüksek yüksek tepeleresi, düğünlerin çok katlu pastasu ve dahaların dahası!..

Ayrıca sanır mısınız ki dedikodu sadece amatörler tarafından ve amatörce yapılır?.. Hayır hayır, bol sıfırlı reklamların havalarda uçuştuğu magazin alemlerinden bahsetmiyorum!…

Sanayi devrimi 4.0’ı gerçekleştirememiş olsak da dedikodu devrimi 100.0’ı deviren ışıltılı, şaşaalı, obcektifler ötesi performans sistemli kurumsal hayatlarımız tam da bu noktada beni anıyor gibi niyeyse… Terfilerin, işe alınmaların, yetenek gelişimlerinin büyük büyük sözcüklerle değerlendirildiği o en ballı yönetim sohbetleri, haşmetlü siyio’lar gözlerimin bebişlerinde ahenk içinde raksediyorlar!..

Duyduklarının hiç birine inanma, gördüklerinin de yarısına inan demişler. İyi de bunu söyleyenler kimler? O bilge insanlar.. ve biz bilgeleri youtube fenomeni olmadıkları sürece dinlemeyiz!.. Ama o an için sırada bekleyen öncelikli konuşma konumuz yoksa pekala ve mükemmelen onların da dedikodularını yapabiliriz!… Yeri gelmişken Edgar Allan Poe’nun dedikodusunu da yapalım mı?..😏

Kendimiz hakkında kafa yorup ileride gerçekleştirmek istediklerimize dair neşeli hayaller kuracağımıza başkalarının hayatını dikizlemek daha cazip, kolay ve çekici olan… Organik bişe yani!.. Bizim hakkımızda olmadığı sürece gıybetin yan tesiri bulunmamaktadır da diyebiliriz.. Belki zaman içinde milletin hayatına dikiz ata ata, göz adı verilen organımızın periskopa evrilmesine sebep olabilir o kadar! O da evrime inanmadığımız için sorun olmaz bence… Zaten evrilecek de bana mı evrilecek!..😩 İnsan evrende inanmadığı müddetçe keyifle dedikodu yapar!..

Herkes bu dünyaya bir eser bırakmak istemez mi hem?… Biz de dedikodu bırakalım ne var..😁 Bence günü yaşamak, iz bırakacağım diye fazla kasmamak lazım. Sümüklüböcek de iz bırakıyor netekim…

Blog blog matitas kafasıyla yazdıklarıma bakıldığında öyle sanıyorum ki herhalde doğumda kordon filan dolandı, bu anamın haberi yok???! Amaaan bazen kafaların karışması çarşaf gibi dümdüz kalmasından iyidir. Salla gitsin!! Ehihüğ, yaşasın dedikodu devrimi 100.0!..😜

Mantı Evliliği

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et. İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Kabul etsek de etmesek de eş bulma zekası diye bir zeka türü var sevgili okur.. Ya da güdü müdüsel durumlar, bilemiyorum… Bu güpgüzide kanıya nerden vardığımı merak edenler okumaya devam edebilirler.. Etmeyenlerin gözlerinden öper, sonraki yazıma beklerim!..

Zor da olsa şöyle bir düşündüğümüzde, genel olarak ciddi olan her şey bir ruhsata, izne tabi şu hayatta. Örneğin araba kullanacaksak illa ki ehliyet, ilaç satacaksak ruhsat, oyuncak satacaksak ce-e’si, fabrikamsal bir yer kuracaksak iso’larısı miso’larısı olmalı.. Bu ruhsatların hepsini gerekli ve ilgili merciiye başvurarak ve onların talep ettiği evrakı kendilerine arz edip onaylarını alarak edinmek durumundayız. Yani kafanın o günkü güzelliğine göre ‘’bir ilaç yaptım, adı zıkkım, buyrun bi de burdan yakın’’la olmuyor. Çünkü paragrafın tepesinde dediğimiz gibi bunlar ciddi işler…

İlişkiler ise goygoydak işler sınıfından olsa gerek ki iki insanın bir araya gelirken değil herhangi bir merciiye danışmak kendi aralarında bile uygunluk sorgulaması yapmadıkları çok açıktır…

Dünyanın en mülayim adamlarının karikatürize cadı tiplemeleri ile yaptıkları evlilikler ya da şeker midir hatun mudur anlayamadıklarımızın adeta özel imalat odunlarla yıllar süren  birliktelikleri benim adalet değerimi yaralıyor inan. Elime sihirli sopa alıp cadıları kovalamak, odunların kafasında paralamak aşkıyla yanıp tutuşuyorum ama ne çare..

Üstelik bu, akıl yürütmeyle de başa çıkılamayacak bir durum.. Dünyanın en zeki insanlarından teyzoşumun akıl ve mantık yürüterek bir türlü çözemediği evlilik konusuna yaklaşımı konuyu yeterince açıklıyor diye düşünmekteyim: ‘’bu da bi şans biliyor musun?’’

Teyzem konuyu piyangoya bağlamayı tercih ediyor. Normal şartlar altında, iki kazık kadar insanın birbirini tanımadan ya da değil birilerine danışmak aynaya bakma gerekliliği dahi duymadan beraber olmalarını Einstein beyni bir türlü kabul etmek istemiyor…

Hadi beraberliği de geçtim! İleride çocuk çombalak hikayesi gündeme geldiğinde sıfır uyumla hayatını zombi gibi devam ettiren bu çifte mi, çocuğa mı yoksa kendime mi üzüleyim karar veremiyorum…😩

Galiba en çok da kendime üzülüyorum. Neden dersen, uyumsuz çiftlerin ultra uyumsuz çocukları büyüyünce trafikte, iş hayatında, alışveriş kuyruğunda, meclislerde, yönetimlerde birer canavar parçası olarak benim karşıma çıkıyor, benim hayatımı bloke ediyor da ondan!..

Ondan sooora, hayatımı bu uyum özürlü canavarlarla diplomatik ilişkiler içinde geçireceğim diye insanlara yalan söylemekten bir gün burnum uzayacak bilmem ne. Heheh ama usturuplu yalanlar söylediğim için usturuplu uzayacak..😏

Hep dediğim gibi bir ilişkiyi mahvetmek için iki kişi gerek ve yeter koşul… Kişilik bozuklukları uygun ortam bulduğunda güçlenir ve kendisini besleyen ortam bulduğunda önlenemez şekilde yükselir… Şayet evlilik cüzdanı ruhsat yerine geçseydi ruhsata haiz en büyük kitlesel imha silahı olurdu kanaatindeyim. Başkaca kaynak gerektirmeyen ve benlik yok ediciliği yüzde yüz garanti olan bu muhteşem silahla diğer kaynaklar sair alanlara ne de güzel kaydırılabilirdi sanırsam…😜 Ama neyse ki öyle bir durum yok😁

Okurum! Eş bulmam, yaşım geldi illa da evlenmem, doğanın kanunu gereği neslimi devam ettirmem lazım diye önlenemez hormonal baskılar altında olabilirsin. Tek hatırlatabileceğim, bu dellenme sürecinde insan olduğunu unutma! Kendine uygun bir insan evladıyla evlen bari ki ne kimsenin kişilik bozukluklarını senin üzerinden sivriltmesine izin ver ne de kendi benliğinin yoka sayılmasının önünü aç… Yani ne olursan ol, o kısmından bana ne de kendine uygun bir seçim yapsan keşke..

Nihayetinde gençlerimizin aşk ya da mantık evliliği değil doğrudan mantı evliliği yapmaları beni derinden etkilemektedir… birbirini yok eden ve daha beteri yok ettiğinin farkında bile olmayan kişiler ve inorganik ürünleri nedeniyle benim de hayatım cehenneme dönmüş durumlarda, imdatlardadır!..

Anlayacağın eş bulma zekasını kullanmadığın her durumda kabak yine bana patlamakta netekim😩

Men In Black: International – or Men in Pink and Women in Black?

Based on comics by Lowell Cunningham (1990), and written by Art Marcum and Matt Holloway, F. Gary Gray’s Men In Black (MIB): International is the fourth of MIB film series (1997-2012) and released under Columbia pictures label which is a Sony company.

Moving internationally – by which it actually gets its title – from Paris to New York, London, and Marakesh, it opens in Paris 2016 where MIB agents high T (Liam Neeson) and agent H (Chris Hemsworth) fight an attack from Hive, the evil alien, at the Eiffel Tower.. And in Brooklyn 20 years earlier, we see a little girl, Molly (Tessa Thompson, becoming agent M after these 20 years), reading Stephen Hawking’s A Brief History of Time in her bedroom where she meets an unlicensed unauthorized Tarantian unexpectedly. While her parents are after this creature in the downstairs, their door knocks and MIB agents show up to talk. Following this talk, they erase the parents’ memories via a cool-looking, blue light neuralyzer when they understand that the parents are aware of such a creature. Molly witnesses all from her bedroom window at the upstairs, and with her memory intact…

Molly grows up and so does her enthusiasm to become one of these MIBs to find the truth of the universe… She applies to FBI and CIA. After her several unsuccessful (!) interviews which lay out the intelligent quotient of any such “big” denotated institutions (please see “up” confusion responsibly😆 –  accounting department on the “up”), she finally gets a chance to join the team only if she can prove herself. The recruiter boss makes a cameo as agent O (Emma Thompson) who is the chief of “M”IB and a lady herself. Yet, agent M’s adventure in MIB team starts. That is also where MIB: International goes ahead! No more spoilers after that part regarding the plot 😉

Before moving in-depth, if anyone is expecting a stylish blockbuster sci-fi for its unique effects or visual aspects, it may be good to step back a bit. What one will watch is quite a better story than can be assumed, and a less sophisticated cinematography (Stuart Dryburgh) and visual work. Heavy and messy use of CGI outweighed the practical boldly; and many of the scenes looked tiring, unproportional and blurry. Eventually from the user-end, watching MIB: International on IMAX will be of no help as a proactive hint to the potential audience who would like to see it on IMAX (only 3D can be deemed sufficient). There was also some kind of a divergence between creature costumes and make-up, either one of them too vivid or the other one too numb.

Not having Barry Sonenfeld (former director), or Will Smith or Tommy Lee Jones (former actors) did not affect this reboot in a negative way. Directing obviously reveals that F. Gary Gray has no broad experience or educational background in film directing, e.g., we feel no detailed instructions for actors to adjust their gestures or mime which might have been set more delicately; or we feel no sense of compiling practical effects versus digital. However, the overall effort for direction is warmly remarkable, and also ample to have all at once fly smoothly in one direction.

The script, though not being flawless, is acceptable for a mediocre audience. For example, it would strengthen the whole impression if Vungus’ words, “he has changed. I can feel it. Something happened to him”, would have been placed in another sequence so that the final happening could have been emphasized more strikingly. But as been told above, it is more than welcome for the target audience who think that agent M means the accounting department on the up 😄 😄

Actors (and actresses😊) can be assessed per their own performances given the reason above regarding the direction, also depending on their varied experiences in the industry. If there is an above-average performance, that should be noted as Tessa Thompson. French dancers, les Twins, are also worth mentioning for their perfect body languages in all scenes, even only walking. I found Neeson’s acting a bit exaggerated, most probably due to the aforementioned directing gap. On the contrary, Rafe Spall as the nerd agent H was more expressionless or emotionless than this character should be indeed. Hemsworth’s acting was  unrecognizable unfortunately (no beating performance rather than that classical physical appearance of an American small eyed, narrow foreheaded, arrogant character).

To highlight several points that are sprinkled in a well-thought way were some kind of a glass ceiling referral – gender discrimination against women (unforgettable and untold conversation between agents M and O regarding “men” in black term; or agent H wearing pink pants while agent M fits perfectly in black suits). Other bright recall to think on comes from the agents for Vungus “we were once protecting the World from the scum of the universe, now we are protecting the scum”… Anyway, who can tell that the World is not going to save itself when there is a huge population who is not able to discriminate between “up” and “up” or not able to understand what is being described simply?…

MIB: International topped the charts during the weekend of 15th and 16th after its release in US by 14th of June 2019. Maybe truth of the universe that agent M seeks is that the universe has a way of leading one to where one is supposed to be, at the moment one is supposed to be there as high T says… Maybe it will keep being the franchise low of $28.5 million; but I may still recommend anyone to see this action comedy for its consistent story-telling and unboring fast-moving flow.

Denediğimizi Anladık mı?

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Sevgili site sakinlerim, tamam, biliyorum arayı uzattım… Özleyin ya da şimdiye kadar yazdıklarımı sindirin istedim :)))

Kimbilir sizler bu arada ne kadar anlamlı işler yapmışsınızdır… Detaylarını sormayacağım, zira anlamda sınır tanımadığınıza eminim😛 Bireysel muhteşemliklerinizden öte, kendi kendime oyalanmak için yazdığım bu sayfamcımda yurtta ve dünyada sadece ve sadece kendi ilgimi çeken haberlere şöyle bir bakınıp kaçacağım müsaadenizle..

Dünyada enteresanımı ilk çekenlerden: olala, biz Mars’a gidiyos! Daha doğrusu çılgın kuzen, grup olarak adımızı 34ME hattındaki rokete yazdırmış. 2020’de hep beraber Mars yolcusuyuk! Kehkeh, kendisinin geçen sene Mars’tan aldığı arsayı yerinde görelim didik.. Ele güne karşı şanımız yürüsün ve dahi dıgıdık dıgıdık koşsun!..

Dünyadan diğer havadislere gelince:

Evrenin ilk gülümseyen karadelikinin fotoğrafı çekildi. Karadelikle dudak büzgülü selfiyi ilk çekinen hanım kızımız kim olacak az soora!

Stephen Hawking’in bir öngörüsü daha deneysel anlamda ispatlandı: Karadelikler buharlaşıyor! Bencileyin Brechtyenler bu durumu her karanlığın bir sonu vardır şeklinde yorumlayarak üç göbecik atıvermiş diyolla…

Buzlu ülke Kanada uzaya üç uydu gönderdi. Bence dünyanın şapkasında konuşlandığı için uzaya yakın diye😝 Üüjün bejin lafı olmaz aramısda. Sadece, kuzenler olarak uydulara isimlerimizi yazdırmaya yetişemedik, acımız sonsuz!😿

Bulut teknolojisinde önde gidenin parsayı toplayacağı net anlaşıldı. Tümüyle duygusal rakamlara dayanan verilerle üç büyük teknoloji firması birbiriyle kıyasıya rekabette.. Bulutu doğru anladığınızı varsayıyorum tabii!…

Manda yuva yapmış söğüt dalına sektörüne dahi giren yapay zeka (AI) araştırmacılarının, kar amacı gütmeyen organizasyonlarda 1 milyon dolardan fazla kazandığı ortaya çıktı. Her sektörde anlayanın anlamayanın konuştuğu bir kalabalığa evrildiniz sevgili AI’cılar! Ne zamanki şu kaybolan gözlükleri çaldırarak bulma aparatını geliştirirsiniz ancak ozzuman benim gözüme girersiniz! (ehüehü, fikir için bi sakal atarsınız artık😏)

Uçan taksiler için pilot uygulama şehri Melbourne seçildi. Böylece bir önceki karar olan Dubai’den vazgeçilmiş oldu. Onların uçan develeri ve uçan halıları var nassosa diye düşünmüş olabilirler.. Yani ben öyle düşünürdüm..

Gelelim otomotiv sektöründeki bir diğer habere.. T ile başlayan o mehşur Capon araba markasının dünyada en değerli marka olma ünvanını korumaya devam ediyormuş. 2025 yılına kadar altı (evet evet 6) yeni elektrikli araba modeliyle lansman yapmaya hazırlanan markanın havasından yanına varılmıyor şekercim. Rüzgarından boğazım ağrıdı yeminle (ayol benlen teknoloci haberciliği budur😁😁)

Sürücüsüz araçların insansız araç anlamına gelmeyeceği açıklandı. Yok öyle, araç beni istediğim yere götürsün, yolda kolonya döküp lokum ikram etsin, canım sıkkınsa mikilik yapıp beni güldürsün, toplantı notlarımın üzerinden geçsin, dönüş içün arayınca da gelsin alsın. Yani içerde yine bir Abdurrahman Dayı oturacak, bilginize!..

Ah en sevdiğim haber: Tony ödüllerinin 73.sü Radio City Music Hall’de dağıtıldı. 2019 yılına damgasını vuran sahne performansı Hadestown müzikali oldu. Ali Stroker, ilk kez tekerlekli sandalye ile ödül alan en iyi eşlik eden kadın oyuncu olurken sanatçılardan baaağzılarının tören sırasında hükümetin ayrımcılık politikasına karşı anarşik anarşik konuşup ettikleri tikatlerden kaçmadı. Tören sonunda polis hiçbirini götürmedi. Biz de şaşkınız🙀

Gelelim bu tarafa.. Bizde ilgimi çeken birkaç hadise şu şekildeydi: (senin ilgini çekeceğini garanti edemem, ilgi benim ilgim. İlgimin kahyası mısın?!!)

Çeyiz hesabı ve devlet katkısına dair yönetmelikte değişiklik yapılmasına dair yönetmelik yayımlandı. Ben çok enterese oldum, çünkü bir insanın çeyizinin devlet eliyle regüle edilmesi bence çok mühim. Kendime maddeler arasından en favori madde bile tuttum. O da; evlilik amacıyla çekim hakkının evlilik tarihinden önce kullanılması ve herhangi bir sebeple evliliğin gerçekleşmemesi durumunda ile başlayan ve yönetmeliğin bende oluşturduğu kafa ferahlığı izlenimini zirvede bırakmak için devamını okuyamadığım maddedir… Cümle içinde geçen ‘’dürüstlük ilkeleri’’ kelimeleri filansa herşeyin net çerçevelerle tanımlandığını görmeye alışık olduğum Avrupa direktiflerinden sonra beni ayrıca uzun uzun düşündürdü. Yani hem duygulandırıcı hem düşündürücü bir yönetmelik olmuş gerçekten. Bence bununla sınırlı kalınmamalı, evlilik ve evliliğe giden her adım, her saat, her dakika, sonracığıma çocuk sayısı, çocukların cinsiyeti, rengi, kilosu, boyu felan hep devlet eliyle kanunlaştırılmalı. Biz kullar devletimizden daha iyi bilemeyiz çünkü. Ay büyük rahatlık billa!

Bir de bir ara markette soğanı 17 tl’ye görüp dudak uçuklatmışım. Onu da ilgimi çeken bir başka olay olarak şeediyim. Kafayı çeyiz hesapları, cinlere, perilere filan takınca soğan hesabı şaşabiliyosa demek.. Olabilir… Hep o üç harfliler, soğanı bana öyle göstermiştir kesin..

Arayı uzatınca özlemişim, uzun yazdım.. Ama buraya uğramadığım zamanlarda tamamlamam gereken çok mühimsi şeyler vardı inanın (herkese inanıyosunus bana da inanınıs silvuple!).. Uzun yıllardır, kağıt üzerinde okumuş yazmış, ama iki cümlelik epostalarda dahi okuduğunu katiyen anlamayan insanlarla çalışıyorum. Zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışmaları da cabası! Okuduklarını anlamayınca hemen her yaptıkları da yanlış oluyor haliyle.. Sonra da büyük bok yemiş havalarla anlatmaya çalışıyorlar: ‘’denedik, risk aldık, olmadı😩’’..

Teknoloci iyicene gelişince hepsini Hayat Bilgisi derslerine Okuduğumuzu Anladık mı? bölümüne geri ışınlayacağım!.. Yalnız, ondan önce kendilerine şunu sormak isterim: okudunuz anlamadınız pekiii, sooora popoşka nahiyenizden anladığınız haliyle aslında o hiç anlamadığınız konuyu,  afedersin ç.k gibi bir kendine güvenle, denediniz ya hani, ve projeler çöktü felan. Hah, o denediğinizin bi halta yaramadığını anladınız diii mi en nihayetinde artıkın?!!… Okuduğumuzu anlamadığımız belli de ya denediğimizi anladık mı?.. Einstein’ın dediği gibi aynı hataları yapıp yapıp farklı sonuçlar beklemek aptallığın daniskası oluyo da çünkümsü…

İşte naçizane bunlarla uğraştım aralarda 😉 Hayat bir basamağı tamamlamadan bir diğerine geçmenize izin vermezmiş… Ben de Mevlana kimliğimlen o basamağı tamamlayayım dedim😌 Garanti edemem, arada tekrar Mevlana’lığım tutabilir, haberiniz olsun😜

Laf Ebesi Entry'leri