Karne

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

İçeriğin olası zarar ziyanından yazar değil, uygulamaya kalkan komik okur sorumludur. Ona göre!!

Bugün karne alan çocuklara bol bol ‘’aman sakın okumayın çocuuuum’’, büyüklere de naçizane ‘’çocuklarınızı okutmayınız’’ dilerim. Ben okudum, çok fena bir şey.. Kimseye tavsiye etmem..

Ayrıca, toplamda oranlasak en az üç normal kişinin toplam yıl sayısı kadar okula gitmişliğim vardır. Şu an blog’da bulunan her on kişiden üçü gani gani, gönül rahatlığıyla anne babasına ‘’sitebocugu bizim yerimize de diploma almış!’’ diyerek kendini okuldan muaf tutabilir!.. Kefilim.

O halde televüsyon karşısında bulduğun ilk koltuğun üstüne mırıl mırıl kıvrılabilirsin.. Bu kıyağımı da unutma! Oooh mışıl mışıl kış uykusu işte! Bıraksalar kışın yataktan hiç çıkmam. İnan ayı kadar aklımız yok!..

Sorgucu bir kişilik olarak, ısrarla, neden okumayayım ki diyorsan, yanıtım çok basit: soru yanlış! Sorunu her geri zekalı patronun verdiği o örnekle vurgulamalısın: steve jobs okula mı gitmiş yani?..

Okuyup okuyup hala ‘’yalnış yanlızlıklar’’ yazacaksan; ‘’oda bizimlemi  toplanacakdı’’  diye ‘’mejaz’’ lar atacaksan; ilk demiryolunun İstanbul’da yapıldığını iddia edeceksen; Malatya’nın hangi bölgede olduğunu bilemeyeceksen uzun vadeli düşünmene hiç lüzum yok bence… Hemen kısa vadeli yatırımla fon hesabı açıp -de’leri, -da’ları ve kafa raylarını direkt oraya yatırabilirsin! Sektör beş -da’ya bir -ki kazandırıyormuş ki şimdiden teprik ederim!..

Bu paragrafa kadar geldin, halen pek oralı olmadın gibi duruyor ama emin ol bildiğim var da söylüyorum. O bildiğim, aslında bayağı yakın bir bildik; şöyle ki bizatihi kendimisim… Ricaları kıramadık, puanlar ziyan olmasın diye bin yıl filan okuduk. Sonuçta ne olduğunu merak ediyorsan söyleyeyim…

Kadir kıymet bilmez, ancak kendi tanıdıklarına iyi davranan nammmkör patronlara sinirlenerek, hır böcüğü olarak yaşayıp gidiyos. Kırılan çocuk kalbimisi onarmak ya da insanlığımısı hatırlamak için akşamları evde saatlerle çizgi film izliyos. Ve, şimdi de, burdan Capon’a sesleniyos! Miyazaki, Türk ortak arıyorsan, gimme a call beybisi!

Özetle, hepimiz, büyük okumakla büyük bok yediğim konusunda hemfikiriz!.. Bilmem iyi bir örnek oldu mu?.. Artık olduğu kadar!.. Ben de part-time bir yazarım, napiiim yani!!

Açık konuşmak gerekirse, ben bu boku yerken zat-ı şahanemi bloglardan megafonla uyaran, ‘’bence okuyanla okumayan arasında pek fark yok. Herkes mikemmelen mutsuz. İlla okuyacaksan çizgi film koleksiyonumu paylaşmaya hazır olduğumu bilmeni isterim!’’ diyen bir böcügüm yoktu..

Haliyle cahillik edip beş yaş itibariyle mal gibi karne koleksiyonu yapmaya başladık. Maslak gökdelenleri boyunca diplomalar edindik… Maslak inşaat çılgınlığı oldu oktilyar.. Bizde yaş oldu milyar.. Acaba sence hala sabahın hıyar saatlerinde uyanıp abuk sabuk insanlarla beraber çalışmaya can atarmış taklidi yapa yapa yollara koyulmak; her gün kendini çok zeki, çok iş odaklı, çok iletişim gurusu sanan hınhınlara laf anlatmaya çalışmak, ordan mutlulukların en büyüğü gibi mi görünüyor?.. E o zaman: forrooo!!

Sonumsu söz: sen olsan da olmasan da okul hayatı ve sonrası denilen şey, ne mevsim ne hastalık dinlemeden, sen ya da başkası olmuşsunuz zerre sallamadan, kendi başına, otonom takılmaya devam edecek.. Sabahları sıcacık yatağından kaldıracak birilerini illa ki bulacak… En temizi beni dinle, bu karneyle işi zirvede bırak dostum! 😉

Herkes!


Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Herkes herşeyi bildiğini sanıyor… Kimsenin bir bok bildiği yok… O halde hroaghnNn! efekti eşliğinde örneklere zum!..

Mesela kan lazım iş için… Rutin kontrol montrol.. ‘İş yerine ekip gönderecez, açlık kan şekeri bakılacak’ demişler..

Çalışanlar kan verme kuyruğunda.. İçlerinden agada dünya Marvel evreni… açlık kan şekerini duyunca aç karnına orta boy kesekağıdı kesme şekerini lüpleyip gelmiş.. Ha, bundan tabii ki doktora bahsetmemiş.. Ne de olsa kendine güvende bir dünya markası!

Tahlil sonuçları çıkınca referans değerin yanındaki yıldızları da görmüş ya. O gün bugündür şekerin yükseğinin makbul olduğuna inanıyor.. Dünya şeker zirvesi toplanmış da bizimkini başgan seçmişler gibi mutlu… Pek sağlıklı olduğuna dair bir bodoslama, bir sarsılmaz inanç!

İnanç bir kez gelişince sarsılmaz çünkü.. Özellikle kafası çok yönlü çalışmayan, sorgulamayan bünyelerde hızla saplantıya döner.. Yeter ki inandır!… Bunun üstüne kurgulanmaz mı irili ufaklı tüm stratejiler?..

Yukarıdaki ‘kan lazımmış abi’ kuyruğunda gözlem yapmaya devam et şimdi!…

Şekerci hariç, kan vermeye gelenler talimat üzere en az sekiz saattir aç, kahvesiz, çaysız, sarı soluk; tüp tüp kanımızı alsalar bitse de işe dönsek diye bayıntılardaymış…

Herkeslerden ikincisi şekercinin yanında… ‘’İş hayatında kendini ne kaa odağa koyarsan, egon ne denli tavanları yalarsa o kaa kariyer (=parrraaağcık) yaparsın’’ diye bilmiş. Öyle görmüş kendi kurumsallarından..  Derken, işbu iki numero, nam-ı diğer egoman, kuyrukta sırası gelip kan verme odasına girmek üzere adımını atan minicik boylu, saz benizli ablaya başlamış çemkirmeye: ‘’ben saa bişe sorcam. Şindi biz bir türlü anlayamadık geçen on beş gün önceki maili, onu bi anlatsana sen’’… Minicik boylu, saz benizli abla aç, üstelik kan verme kuyruğunda, üstelik sırası gelmiş, kan verip işine dönecek… Gayet net olan konuyu on beş gündür anlamadığını tam o dakika kan verme kuyruğunda anlayası tutan bu insanlıksız egoman’ın halden anlamayan zavallılığına mı üzülsün, aynı kurumsal yapılarda böyle hödüklerle bin yıldır dirsek çürüttüğüne mi yansın bilememiş.. Kısaca, ‘’arkadaşım on saattir açım ve bayılmak üzereyim, müsaade edersen kanımı vereyim, ne soracaksan ya mail at ya ara ya da gün içinde uğra’’ deyivermiş. Her şeyi bildiğini sanan herkeslerin ikincisi egoman ve sahnesi bu cümle ile kıçın kıçın fade out olmuş…

Hödüklük ise baki kalmış..

En basitinden, ters ters bakmanın, gülümsemeyi bile borçlu çıkmak saymanın, birini yok saymak için hırt diye sırt (!) dönmenin makbul olduğuna inanmaya devam edilmiş… Kindarlığı, para ve menfaat uğruna yapılan çirkefi, yalanı, talanı, dolanı, dönme dolabı saymayalım bile.. Ve bu hödükazeler bildiklerine, davranışlarının doğruluğuna öyle körlemesine inanmışlar ki ileri derecede tuhaf olduğunun farkında bile olmadıkları ‘’en doğru benim, herkes yanlış;  tek söz sahibi benim, herkes dilsiz’’ saplantısına takılıp yürümüşler. Düşünce ve davranışlarının doğruluğunu bir an olsun sorgulamamışlar… Hal böyle olunca da beyinlerinin önemli bölümü kullanılmaya kullanılmaya körelmeye yüz tutmuş..

İnsanlar bir noktaya takılıp soru sormayı bıraktıklarında durum kısır döngüye döner, herkes her şeyi bildiğini sanır ya… Bu sanma hali devam ederken sana bir sır vereyim mi? En temelde insan olmayı beceremiyorlarsa, kimsenin bir bok bildiği de yok!..

En Çok Ben Eğlendim – ve galiba en çok ben beğendim 😊

Yaşamla ölüm arasında bir köprü gibidir bazı anlatılar. Sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilemediğimiz minyatür kesitlerden oluşur. Merak ettirir, peşine katar, sürükler.. Söz konusu olan otobiyografik an’larsa daha da meraklanırsınız. İzzet Çapa’nın En Çok Ben Eğlendim’i bir solukta okumak, elinizdeki kahve soğumadan hemen bitirmek isteyeceğiniz kitaplardan biri…

Heyecanınızı söndürmemek ve kitapla aranıza uzun uzadıya girmemek adına kısaca bahsedecek olursam..

En Çok Ben Eğlendim, Bedii Bey ile Gürnar Hanım’ın, bence büyümeyen, çocukları İzzet Nuri Çapa’nın hikayesidir.. Hayalleri ve hayatı sınır tanımayan, bundan dolayı zaman zaman incinen bazen de farkında olmadan inciten, varılacak yere herkesten önce varıp sonra orada beklemekten sıkılan ve telaşla yeni hayallere yelken açan bir çocuk gizlidir sayfaların arasında.. Bütün çocuklar gibi uzun cümlelerden, sıralı anlatımdan kaçınan bir dile sahiptir eser. Dolayısıyla, akıcılığı, lirik betimlemeleri ve açık sözlülüğüyle okuru karşılar.

Anılar bankasından okur için özenle seçilmiş yer yer çığlıklı ve ithaflı bölümlerde nehirler akar, rüzgarlar uğuldar, şimşekler çakar.. Belki sözcüklerin ritminden ya da alakalı ya da alakasız çağrıştırdığı tondan, kulağa Attilâ İlhan’ın Yağmur Kaçağı şiirinden ‘’… elimden tut yoksa düşeceğim / … yoksa bir bir yıldızlar düşecek’’ dizeleri takılır.

En çok eğlenirken bir taraftan da elbette herkes gibi yaptıkları beğenilsin ister Çapa. Küçük yaşta ayrı düşmek durumunda kaldığı babasının, hayatındaki o çok özel yerini kitapta detaylarıyla anlatmaktadır. Ancak eğer hislerim beni yanıltmıyorsa yaptıklarını en çok da annesi alkışlasın isteyenlerdendir…

Bahsettiğimiz bu etkileyici, ithaflı bölümleri müthiş komikli yazıların takip ettiğini göreceksiniz. Aslında benim Çapa’yı ilk ve en çok tanıdığım yanı da budur. Zeki, komik ve yer yer sivriliğiyle kendisinin dahi başa çıkamadığı adam!… Hazır cevap oluşu, olaylara esprili bakışı ve yılmayan kişiliğiyle hem eğlence sektöründe hem de gazetecilikte unutulmayacak isimlerin en başta gelenlerinden!..

Yaşam her zaman sıralı şekilde giriş, gelişme, sonuçtan ibaret olmaz. Epizodlar ve tüm sıralamalar birbirine karışır bazen.. En Çok Ben Eğlendim’i ister merak ettiğiniz için isterseniz de akıcı dili ve etkileyici cümleleri için okuyun, onu tekdüze olmamasıyla, kitaplığınızdaki diğer otobiyografilerden ayrı tutacak; içine küçük, haylaz bir çocuk kaçmış usulca kar toplayan kış güneşi gibi sürprizlerle dolu bir hayatla karşılaşıyor olacaksınız…

Yeni Yıl Kartınız

Yeni yıl kartınızı görmek için tıklayınız: 2019  (korkmayın beea, vürüs mürüs değil, işim yok onla mı uğraşcaz bi de. Haa bi de ben yazdığım için kendinizinmiş gibi sahiplenmeyin rica ederim. Benden izin almadan kimseye göndermeyin! Sayfaya girip tıklayarak okusunlar, s’il vous plait.)

Hortlambik

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Hangi dilde korkarsınız? Sizi ürküten, geceleri uykularınızı kaçıran, rüyalarınıza giren en gulyabani şey nedir? Sizleri bilemeyeceğim ama benim kendi hortlambiklerim var…

Onların başta geleni ömür korkusu!.. Yanlış anlaşılmasın, ölüm değil, ömür.. Ölüm, finiş çizgisi nihayetinde. Herkesin eşitlendiği tek nokta. Sonrası olmayan.. Ölümden sonrası için plan yapacak kadar çizgiyi aşmadım henüz…

Korkum ömür.. Haa, yaşamak korkusuyla karıştırılmasın! Yaşamdan tırsmak gibi DSM sınıflandırmalarına girecek denli patolojik bir durumum yok neyse ki.. Kendini fazla önemsemeyen, onun yerine yaptığı işe/uğraşa odaklanan insanlarda pek öyle davranış bozukluğu neyin gelişmez. Netekim ben de davranışlarımı bozacak kadar kafayı kendime takmış değilim…

Derdim ömürle.. Yaşarken iyi şeyler yapabilmekle.. Bir bok olmadığı halde boku boncukluymuş gibi davranmamakla.. Böbürük benim göbek adımdır dememekle..

Eğer gerçekleştirdiğime kendimi inandırdığım işleri davulla zurnayla çıkıp anlatıyorsam cacık olamamış hıyarın tekiyimdir. İnsanın kendini övenine manyak, kendini başkaları tarafından bir şekilde zoraki övdürtene self ya da öz manyak denir. Miyop ya da hipermetrop kişisel tarihim bunların hepsine birebir şahit olmuştur.

Yani birileri bir gün beni haketmediğim konularda sanki çok iyi haltlar etmişim gibi âlây-ı vâlâ ile överse, peşin söyleyeyim, karşılığında bittemiz döverim. Sonra diyorlar ki zor insanlarla nasıl baş ediyorsun. İşte böyle!.. Bakıyorum beni ele güne, dünya çoluk çocuğuna rezil edecekler; gayet uzaylı kovalar gibi kovalıyorum. Yani korkumun üstüne gidiyorum😄

Çünkü..

Çünkü korkum ömür.. Aslen bir halt olamadıysam ömrümü bir halt olduğumu zannederek ve zannettirerek geçirmek.. İçi doldurulamayan titrlerle, kartvizitlerle kafayı bozmak.. Ya da o on beş sözcüklü ünvanları başkalarını tepelemek, çıkarları adına kendilerine kul köle etmek için kullanan ileri derecede kişilik bozukluğundan muzdarip zavallılardan olmak..

Karakter, senin için bir şey yapamayacağını bildiğin insanlara da iyi davranabiliyorsan karakterdir ya hani.. Aksi duruma dünya insanları hödüklük adını verirken, psikiyatr dostlarımız da kişilik bozukluğu diyorlar.. Lisan-ı münasiple bir çeşit kişilik hödüklüğü…

Bir gün yaptığım işleri anlayarak beni yüreğinin en derinlerinden kendi hür iradesiyle sevecek ve anımsayacak insanlar olursa şu dünyada, çok mutlu olacağım.. ‘’Zor günlerden geçtik ama hayatımızda zorlukları zekasıyla, aldığı iyi okul eğitimleriyle ve hızlı ve herkesçe saygı duyulan doğru kararlarıyla kolaylaştıran sevgi dolu bir arkadaşımız vardı’’ filan deseler mesela😊 Bunları demeye gönülleri yoksa da, korkumu gerçekleştirip sırf benden ve benim hödük tehditlerimden korkularına, kendi karakterlerini paspasa çevirmemelerini dilerim..

Çünkü..

Çünkü ne de olsa karanlık bir gecede yıldızlara bakarak gülümsemektir yaşamak!..

Bohemian Rhapsody – Legendary Docudrama of a Musical Legend

When I planned to see the Bohemian Rhapsody on Sunday, two days after its release in Turkey, I had no intention to write about it.. However, the movie pushed itself literally on and made me to say a few words as below… Enjoy!…

Bryan Singer (also director of the amazing Usual Suspects) carries the marvellous Queen and Freddie Mercury from the stage to the silver screen with Bohemian Rhapsody. Despite all the controversies over Singer’s arguments with 20th Century Fox, the final piece has been a glorious work of art! What is presented finally should supersede any personal squabble that should not matter to us as the audience…

The drama shows up by taking us back to London, 1970, where Freddie Mercury is working as a baggage handler at the airport. After then, the three main captions follow:

  • how Queen is formed and becomes a legend
  • what it means to be the gifted,
  • what it means to be loved innermost (including the incidents till and on Live Aid 1985 charity concert)

With its lyrical, musical, and kind of epical pace, the story is written by Anthony McCarten (and the screenplay) and Peter Morgan. The alignment between its tidy and point-to-point collectiveness and keeping the poetic innocence at the same time is the splashy achievement. The technical excellence of the cinematography by Newton Thomas Sigel (please recall again Usual Suspects) is backing this melodious and rhythmical component absolutely.

Why should you see Bohemian Rhapsody?

  • Because of the great music of Queen! Additionally, because of the IMAX that fills our ears to capture each and every tiny bit of the pitch.
  • In order to understand what a real gift is like!
  • In order to understand not everyone is talented, but can support those with the talent.
  • For the sake of Mary Austin’s (Lucy Boynton) impressive quotes to remind Mercury of the loving and caring people around him.
  • How a straight talk press release can be managed.

It is not easy to understand some low quality or jealousy small voices trying to blacken the spot with such sayings that some facts might have been neglected or there was not much focus on “human” Mercury. Then, I wonder truly what is the understanding of the “human” according to some of the one-dimensional booklet critics.. Beyond anything, shooting a legendary band to recall their magnificent work and gift is the fact that matters… Their delightful music and that gorgeous voice matter more than any shallow rumor.

If we were to classify the Queen’s music in old times, Romantic period would fit possibly the best. Consciously or unconsciously, the movie is very much aligned with that Romantic volume and tone (lyrical freedom; rich, colorful design, feelings; dynamic contrasts e.g.). Starts with Live Aid, ends with Live Aid... Tale of Freddie and tale of Queen just as they are in our minds.. To those who live forever, and when love must not die!..

Not to mention much on Rami Malek’s (Freddie Mercury) acting as it is not easy to say that he met the expectation for the physical resemblance at first. He is a talented young actor, but maybe this character is too strong for him. However, the direction and production cover it all perfectly.

Gwilym Lee (Brian May), Ben Hardy (Roger Taylor), Joseph Mazzello (John Deacon), Aaron McCusker (Jim Hutton), John Reid (Aidan Gillen) are outstanding among the cast.

I cannot imagine any humanbeings who could not sing along with incredible Queen songs some of which are Bohemian Rhapsody, Love of My Life, Don’t Stop Me Now, Somebody to  Love, Who Wants to Live Forever etc.. They are the champions of all times over and over and over again!..

20th Century Fox & Regency’s Bohemian Rhapsody continues rocking with an overperformance of $50 million (US, Canada) as well. The reported total worldwide gross is around $92 million for now.

What you need to do this week is simply to drive to the nearest theatre to witness one of the best movies of 2018; and probably one of the best documentary dramas of the cinema. Also to salute Freddie Mercury once again who was only 45 years old when he died in 24 November 1991.

Kendinden Önde Giden Adam

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bir adam tanıdım.. Ya da tanıdığımı sanıyorum… Ekrana tuhaf tuhaf bakma! Nıhahayyt, bu daha bakacaklarının onda biri!!

Tanıdığımı sanıyorum diyorum, çünkü insan kendini bile tanımıyor çoğu zaman.. Ne kadar iyi basket oynuyorum diye egonu pohpohlarken bir de bakıyorsun ki boyun bir altmış, havan su almış.. Hal böyleyken, kusura bakma da, başkasını ancak tanıdığını sanmakla kalıyorsun!…

İşte tanıdığımı sanayazdığım bu beyefendi biraz kendine garezi olangillerden bence… Ne yapsa beğenmez; beş yüz aykülu kafasını  pinpon topu gibi duvardan duvara çarpar; herkes ‘’şu küçüğü değil de onun hemen arkasındaki koca dağı ben yarattım’’ derken o habire kendi bacağına çelme takar vs.. Anlayacağın öz-müşkülpesentin cgi’la çoğaltılmışı..

Ne kadar iyi olduğunu anlatmaya kalksan konuşturmaz.. “eşeği duvara bağlasan bir süre sonra o da aynısını yapardı” der.. halbuki çok sayıda eşek gözlemlemişliğim var, değil aynısını yakın ara mesafesini başaranı görmüşlüğüm bulunmamaktadır..

Yaptığı işi tarif edemem, söyleyeceklerim bir yerde biter… Sorsan yap boz uzmanıyım der. Yalan! Sıkı bir devrimci, fikir mühendisi ya da fikir tasarımcısıdır.. .. kendinden önde giden adamdır o!..

Durmaz, duramaz, yaptığını tekrar edemez.. Çağlayarak koşan, coşkuyla denizini arayan kıpır kıpır nehirler gibidir… Ona göre hayat; yeniliktir, oyundur, maceradır. Sıkılır, belki de çoğunluğun aksine korkar tekdüzelikten… Belki de bu yüzden gideceği her yere kendinden bile önce ulaşır..

Yeni sulara yelken açtığındaysa ardında bıraktığı köpüklerde ilham verdiği benzerleri pıtrak gibi türemiştir…O ise yaşamdaki tüm durakları yıkmış, geçici duraklamaları askıya almış, ufuk çizgisini çoktan başka bir yere çekmiştir..

Yollarımız fazla kesişmemiş olsa da “insan” olarak uzaktan uzağa hayran olduğumlardandır.

Yüksek zeka katsayılı insanların duygusal (zeka?) katsayılarının düşük olduğuna dair kem gözlüler tarafından uydurulmuş buram buram kıskançlık kokan hurafeler vardır. Buna ‘’zekam pek parlak değil, bari benden zekilere çamur atayım izi kalsın’’ kurnazlığı da diyebiliriz… Şahsım olarak bu kurnazlara şırrrak diye ispatlı yanıtım kendi kendinin Ferrari’si olan böyle arkadaşlardır! Karşısındakinin sessizliğinden bile içinde bulunduğu ruh halini okurlar… Işık huzmesi gibi hızlı ve akıl almaz şekilde his ölçer özelliklere sahiptirler..

Kendinden bile önde giden adamlara selam niteliğindedir sözlerim!.. Onlar kendilerini bilirler, selamımı alırlar, başlarını çaktırmadan öne eğerek dudaklarında hafif bir tebessümle ve ince bir ıslıkla yanıtlarlar.. Bu da çıkacakları yeni maviliklerdeki serüvenlerini heyecanla bekleyen siteböcüğüne yeter de artar!…

Ev

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bayağı saçma şekilde evde oturuyorum. Saçma olan evin kendisi aslında.. Böyle bi’ soğuk, bi’ sessiz, bi’ karanlık yapmış kendine.. İyi de evin içinde Hemingway yoksa soğukluğun kime hacı diye dolanıyorum.

Ev kendisine söylendiğimin farkında değil tabii. Hikayem de evin gerizekalılığıyla alakalı değil.. Rüzgarların dahi süpürüp götürmek istemeyeceği pislikler, kötülükler, şeytanlıklar ve daha niceleri ile alakalı olmadığı gibi…

Sakın kendini hikayenin göbek deliğine yerleştirmeye kalkmayasın diye söylüyorum: hikayem en başta seninle alakalı değil!… Çünkü hayal ettiğim tüm cümlelerden çok uzaktasın.. Temayı senin üstünden geliştirmeye kalkarsam yandı gülüm keten helvanın atalarıyla tanışmam an meselesine döner!.. Çünküsü güdük kalır.. Gelişme ve ilerleme yönünde tam bir adım atmışken midesine kazma yiyen uygarlıklara benzer..

Hava lüzumsuzca ve had safhada is ve pus yumağıyken katledilen doğadan, sapıkça ve hunharca öldürülen çocuklardan/kadınlardan, açgözlüyüm o halde varım mottosuyla doğru ve dürüst olan her şeyi yok eden canavarlardan, sonsuzluğun insanoğlunun aptallığı ile ispatı gibi kalp krizi konularından dem vurmam da hiç şık olmaz…

Yazı dediğin böyle şeyler yazmaz zaten.. En azından benim hayalimdeki yazı..

Eve dönelim..

Ev demiş ve evin içinde olmayan Hemingway’de kalmıştık.. Gönül isterdi ki köşe odaya bir Ernest yerleştireyim. Düşünsene bir odada Cézanne çiziktirirken bir odada tıkır tıkır Hemingway’in Royal Quiet de Luxe’ünün tıkırtısı.. Üstelik henüz açık arttırmada 2750 dolara satılmamış.. Ernest de kafayı saplantılı düşüncelerle henüz tıka basa mikemmelen doldurmamışken..

Ernest’in tıkırtısı arada kesiliyor, bir bakıyorum elinde Hemingway bardağıyla salonda.. 10 Aralık 1954’de, o soğuk Cuma gecesinde, Stockholm’deki Nobel ödül töreninde yapmayacağı konuşmayı hazırlıyor.. Yapmayacak çünkü  inatçı; en çok da sağlığıyla inatlaşıyor.. Haa bir de o zamanlar Nobel ödüllerinin daha hakkaniyetli dağıtıldığına dikkat çekmekte fayda var..

Konuşmayı kendi adına bir başkası yapacak olsa da yazısını ‘’bir yazar için fazla konuştum’’ diye bitiriyor ve ekliyor: ‘’çünkü yazar, söyleyecek değil yazacak sözü olan insandır’’.

‘’Şekerim konuşma hazırlığın tamamsa bir hava değişikliği yapalım’’ deyip zamanda biraz geriye gidiyoruz.. Hala salondayız… Cézanne’da bize katılmış. ‘’Natürmortla işin bittiyse armutları yiyebilir miyiz’’ diye soruyorum.. ‘’Tamam ama bana da soyuverin’’ diyor. Biraz bunalmış belli ki.. Çağının ilerisinde koşan adam olmak kolay değil.. Ama o bu ara daha çok duran meyvalar, çiçekler, ağaçlar filan resmetmekte. Bence çağlar ötesi yeteneğini nesnelerle dinlendirmeye çalışıyor..

Misafir dostlarıma Fransız ve Küba füzyon mutfağından yemekler hazırlamak üzere mutfağa gidiyorum. Mutfakdöken olarak mutfağa girip de mutfağın yarısını kırmadan çıkmışlığım olmadığından önce porselen çaydanlığı, sonra ocağı kırıyorum.. Beynimin mutfak lobu mu eksik acaba diye düşünürken iyi dostlarım içeriden sesleniyorlar: ‘’Bizim ömrümüz hayatı sadeleştirmekle geçti. En basitinden biraz ezine peyniri biraz taş fırın ekmeği neyimize yetmez allasen’’. Allaseni de öğrenmiş olmaları dikkatimden kaçmıyor.. Kapalıçarşı marşı gezerken gözlemi de kapmışlar..

Sabah sabah beni Ernest ve Paul ile buluşturan evin bu melankolik atmosferini hayra yorasım var… Pembe gözlükleri koyduğum yeri bulamıyorum.. İhtiyar adam yetişiyor imdadıma.. Bize benzemeyen her şeyin kökünü en ilkel yöntemlerle kazıyabileceğimizi sansak da Santiago’nun düşündüğü gibi en azından hala ‘güneşi ya da ayı ya da yıldızları öldürmeye çalışmıyor olmamız da bir şey’ diyerek gözlerimi kısıyorum..

Bak çocuk!..

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bak çocuk!.. Doğdun.. Acıktın.. Ağladın.. Mama verdiler, sustun.. Yürüdün, okula gittin (ya da çeşitli sebeplerden gidemedin).. Aşık oldun. Sevdiğine kendini beğendirmek için tuhaf tuhaf davranışlar içine girdin. Durumun gülünçlüğünü ise sonradan farkettin…

Zaman ilerledi, iyice genç irisi bir şeye döndün.. İşe girdin (yani herhalde bir şekilde bir işe girmişliğin olmuştur). Hata yaptın, azar işittin.. Bazen de çok doğru yaptığın için azar işittin. Senin doğrularınla başkalarının doğruları hakkında aklın karıştı.. Belki o çok doğrulardan dolayı işten atıldın. Ya da özgür ruh olduğun için işi kafalarına atarak çekip gittin…

Bunların hepsi mümkün.. Aslında bu yazıyı okuyorsan muhtemeldir ki hepsi çoktan oldu bile.. Belki torun torba sahibisin; belki yeni bir hayata yelken açmak üzeresin. Binnaz fal tükanı olmadığım için o kadarını bilemiyorum. Yalnız o koskoca mavi kürenin ortak bir yerlerinde benzer şekilde nefes aldığımızı tahmin edebiliyorum.

Bu ortak nefesten yola çıkarak bir iki söz üfleyeceğim. İster dinle ister dinleme.. Dünyada tek benim sözüm sözdür diyen manyak diktatörlerden değilim. Ben söyleyeyim de sen yine kafana göre takıl.

Çok mutlu ol, az mutlu ol, o kısmına ben karışmam. Sadece mutluluğu olması gerektiği gibi değerlendirmeni dilerim. Doğru ya da yanlış değil, ‘senin için’ ve ‘sence’ olması gerektiği gibi.. Bunu pekala davranışının sonunda sana biçilen değerle ilintilendirebilirsin. Yaptığın işin değerini anladıklarında mutlu olmuşsundur, anlamadıklarında mutsuz.

Dünyada fark yaratan bir uygulama/fikir geliştirmişsindir belki, pıh demişlerdir burunlarının ucuyla, hatta belki kendilerini kral seni köle ilan etmişlerdir.. İlanlardan kime ne!… Kimsenin birbirinin kulu olmadığını bil yeter!

Ya da diyelim ki insanlar sana kendi yanlışlarını ortaya çıkardığın için gıcık olmuşlar hatta işinden etmişlerdir; girdiğin sınavdan geçememişsindir; iyi bir evlilik yaptığını sanmış ama hiç de birbirinize göre olmadığınızı anlamışsındır; iyi yetiştirdiğini sandığın çocuk meğersemkine olmamıştır; ya da manavdan aldığın portakal çürük çıkmıştır (beklediği terfiyi onun yerine yan masaya verdiler diye bile yas tutanların olduğu bir çağda portakal üzüntüsü diye bir şey de gayet olası)..

Bir kısmında maddi kayıpların olmuş olabilir. Ciddi zor durumlara düşmüş olabilirsin. Yine de şayet ölmediysen iyi durumdasın demektir! O yüzden aşağıdaki iki minnoş hatırlatmamı dinle:

Birincisi, hayatında seni gerçekten seven insanlar hala sevmeye devam ediyorlar!.. Bunu hiç bir şey engelleyemez. Sen bile 😊 Yani aslında hayatında gerçek anlamda bir kayıp olmadığı kabak çiçeği gibi aşikar…

İkincisi, yeniden başlamaktan korkma! Ama nasıl yeniden? Dağ keçisi gibi inatla aynı yerde aynı şekilde aynı patronla/okulla/kadınla/adamla/davranışla/portakalla değil. Çünkü, o çok akıllı adamın dediği gibi, ancak ve ancak aptallar aynı şeyi yaparak farklı sonuçlara ulaşabileceklerini sanırlar. İspatıysa çok basit: eğer o haliyle olsaydı mutlu olurdun. Bızık bızık ağlandığına göre geçmiş emeklerin suratına gülücük kondurmamış. O gülücüğü yeni bir işle hatta sektörle, yepyeni bir alanla, yeni insanlarla, dünden daha farklı bir senle ve cebinde deneyimlerinle aramaya başlamanın vakti gelmiş demektir!..

Ararken hayallerini ‘yeteneklerin ve yapabileceklerin’e odakla! Eminim yeni başlangıçlar yapanların  uzayda Tesla’yla cirit attığını gösteren çalışmalar filan mevcuttur.. Sen bu uzay çalışmalarını düşünme. Kendini düşün!

Yukarıdaki iki hatırlatmama ek olarak ‘’Dışarı çık! Doğaya dokun! Mutluluğu denizden, topraktan, ağaçlardan topla’’ demek isterdim. Ne yazık ki denizin, karanın ve bilumum toprak parçalarının bittiği yerdeyiz… Sana daha iyi şeyler söylemeyi gerçekten arzu ederdim ama taze bitti… Eğer bulursan beni de çağır!..

De ki önerilerimi uyguladın; doğruya doğru, yanlışa yanlış dedin, karakterini ezip bükmedin. Yeni senler yarattın, değerlerin yerini buldu, mutlu oldun. O zaman güneşe el salla!.. Ben görürüm. De ki yapmadın, herhangi bir şey sallamana gerek yok.. Nasıl olsa güneş de görmez kanımca!..

Laf Ebesi Entry'leri