Hortlambik

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Hangi dilde korkarsınız? Sizi ürküten, geceleri uykularınızı kaçıran, rüyalarınıza giren en gulyabani şey nedir? Sizleri bilemeyeceğim ama benim kendi hortlambiklerim var…

Onların başta geleni ömür korkusu!.. Yanlış anlaşılmasın, ölüm değil, ömür.. Ölüm, finiş çizgisi nihayetinde. Herkesin eşitlendiği tek nokta. Sonrası olmayan.. Ölümden sonrası için plan yapacak kadar çizgiyi aşmadım henüz…

Korkum ömür.. Haa, yaşamak korkusuyla karıştırılmasın! Yaşamdan tırsmak gibi DSM sınıflandırmalarına girecek denli patolojik bir durumum yok neyse ki.. Kendini fazla önemsemeyen, onun yerine yaptığı işe/uğraşa odaklanan insanlarda pek öyle davranış bozukluğu neyin gelişmez. Netekim ben de davranışlarımı bozacak kadar kafayı kendime takmış değilim…

Derdim ömürle.. Yaşarken iyi şeyler yapabilmekle.. Bir bok olmadığı halde boku boncukluymuş gibi davranmamakla.. Böbürük benim göbek adımdır dememekle..

Eğer gerçekleştirdiğime kendimi inandırdığım işleri davulla zurnayla çıkıp anlatıyorsam cacık olamamış hıyarın tekiyimdir. İnsanın kendini övenine manyak, kendini başkaları tarafından bir şekilde zoraki övdürtene self ya da öz manyak denir. Miyop ya da hipermetrop kişisel tarihim bunların hepsine birebir şahit olmuştur.

Yani birileri bir gün beni haketmediğim konularda sanki çok iyi haltlar etmişim gibi âlây-ı vâlâ ile överse, peşin söyleyeyim, karşılığında bittemiz döverim. Sonra diyorlar ki zor insanlarla nasıl baş ediyorsun. İşte böyle!.. Bakıyorum beni ele güne, dünya çoluk çocuğuna rezil edecekler; gayet uzaylı kovalar gibi kovalıyorum. Yani korkumun üstüne gidiyorum😄

Çünkü..

Çünkü korkum ömür.. Aslen bir halt olamadıysam ömrümü bir halt olduğumu zannederek ve zannettirerek geçirmek.. İçi doldurulamayan titrlerle, kartvizitlerle kafayı bozmak.. Ya da o on beş sözcüklü ünvanları başkalarını tepelemek, çıkarları adına kendilerine kul köle etmek için kullanan ileri derecede kişilik bozukluğundan muzdarip zavallılardan olmak..

Karakter, senin için bir şey yapamayacağını bildiğin insanlara da iyi davranabiliyorsan karakterdir ya hani.. Aksi duruma dünya insanları hödüklük adını verirken, psikiyatr dostlarımız da kişilik bozukluğu diyorlar.. Lisan-ı münasiple bir çeşit kişilik hödüklüğü…

Bir gün yaptığım işleri anlayarak beni yüreğinin en derinlerinden kendi hür iradesiyle sevecek ve anımsayacak insanlar olursa şu dünyada, çok mutlu olacağım.. ‘’Zor günlerden geçtik ama hayatımızda zorlukları zekasıyla, aldığı iyi okul eğitimleriyle ve hızlı ve herkesçe saygı duyulan doğru kararlarıyla kolaylaştıran sevgi dolu bir arkadaşımız vardı’’ filan deseler mesela😊 Bunları demeye gönülleri yoksa da, korkumu gerçekleştirip sırf benden ve benim hödük tehditlerimden korkularına, kendi karakterlerini paspasa çevirmemelerini dilerim..

Çünkü..

Çünkü ne de olsa karanlık bir gecede yıldızlara bakarak gülümsemektir yaşamak!..

Bohemian Rhapsody – Legendary Docudrama of a Musical Legend

When I planned to see the Bohemian Rhapsody on Sunday, two days after its release in Turkey, I had no intention to write about it.. However, the movie pushed itself literally on and made me to say a few words as below… Enjoy!…

Bryan Singer (also director of the amazing Usual Suspects) carries the marvellous Queen and Freddie Mercury from the stage to the silver screen with Bohemian Rhapsody. Despite all the controversies over Singer’s arguments with 20th Century Fox, the final piece has been a glorious work of art! What is presented finally should supersede any personal squabble that should not matter to us as the audience…

The drama shows up by taking us back to London, 1970, where Freddie Mercury is working as a baggage handler at the airport. After then, the three main captions follow:

  • how Queen is formed and becomes a legend
  • what it means to be the gifted,
  • what it means to be loved innermost (including the incidents till and on Live Aid 1985 charity concert)

With its lyrical, musical, and kind of epical pace, the story is written by Anthony McCarten (and the screenplay) and Peter Morgan. The alignment between its tidy and point-to-point collectiveness and keeping the poetic innocence at the same time is the splashy achievement. The technical excellence of the cinematography by Newton Thomas Sigel (please recall again Usual Suspects) is backing this melodious and rhythmical component absolutely.

Why should you see Bohemian Rhapsody?

  • Because of the great music of Queen! Additionally, because of the IMAX that fills our ears to capture each and every tiny bit of the pitch.
  • In order to understand what a real gift is like!
  • In order to understand not everyone is talented, but can support those with the talent.
  • For the sake of Mary Austin’s (Lucy Boynton) impressive quotes to remind Mercury of the loving and caring people around him.
  • How a straight talk press release can be managed.

It is not easy to understand some low quality or jealousy small voices trying to blacken the spot with such sayings that some facts might have been neglected or there was not much focus on “human” Mercury. Then, I wonder truly what is the understanding of the “human” according to some of the one-dimensional booklet critics.. Beyond anything, shooting a legendary band to recall their magnificent work and gift is the fact that matters… Their delightful music and that gorgeous voice matter more than any shallow rumor.

If we were to classify the Queen’s music in old times, Romantic period would fit possibly the best. Consciously or unconsciously, the movie is very much aligned with that Romantic volume and tone (lyrical freedom; rich, colorful design, feelings; dynamic contrasts e.g.). Starts with Live Aid, ends with Live Aid... Tale of Freddie and tale of Queen just as they are in our minds.. To those who live forever, and when love must not die!..

Not to mention much on Rami Malek’s (Freddie Mercury) acting as it is not easy to say that he met the expectation for the physical resemblance at first. He is a talented young actor, but maybe this character is too strong for him. However, the direction and production cover it all perfectly.

Gwilym Lee (Brian May), Ben Hardy (Roger Taylor), Joseph Mazzello (John Deacon), Aaron McCusker (Jim Hutton), John Reid (Aidan Gillen) are outstanding among the cast.

I cannot imagine any humanbeings who could not sing along with incredible Queen songs some of which are Bohemian Rhapsody, Love of My Life, Don’t Stop Me Now, Somebody to  Love, Who Wants to Live Forever etc.. They are the champions of all times over and over and over again!..

20th Century Fox & Regency’s Bohemian Rhapsody continues rocking with an overperformance of $50 million (US, Canada) as well. The reported total worldwide gross is around $92 million for now.

What you need to do this week is simply to drive to the nearest theatre to witness one of the best movies of 2018; and probably one of the best documentary dramas of the cinema. Also to salute Freddie Mercury once again who was only 45 years old when he died in 24 November 1991.

Kendinden Önde Giden Adam

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bir adam tanıdım.. Ya da tanıdığımı sanıyorum… Ekrana tuhaf tuhaf bakma! Nıhahayyt, bu daha bakacaklarının onda biri!!

Tanıdığımı sanıyorum diyorum, çünkü insan kendini bile tanımıyor çoğu zaman.. Ne kadar iyi basket oynuyorum diye egonu pohpohlarken bir de bakıyorsun ki boyun bir altmış, havan su almış.. Hal böyleyken, kusura bakma da, başkasını ancak tanıdığını sanmakla kalıyorsun!…

İşte tanıdığımı sanayazdığım bu beyefendi biraz kendine garezi olangillerden bence… Ne yapsa beğenmez; beş yüz aykülu kafasını  pinpon topu gibi duvardan duvara çarpar; herkes ‘’şu küçüğü değil de onun hemen arkasındaki koca dağı ben yarattım’’ derken o habire kendi bacağına çelme takar vs.. Anlayacağın öz-müşkülpesentin cgi’la çoğaltılmışı..

Ne kadar iyi olduğunu anlatmaya kalksan konuşturmaz.. “eşeği duvara bağlasan bir süre sonra o da aynısını yapardı” der.. halbuki çok sayıda eşek gözlemlemişliğim var, değil aynısını yakın ara mesafesini başaranı görmüşlüğüm bulunmamaktadır..

Yaptığı işi tarif edemem, söyleyeceklerim bir yerde biter… Sorsan yap boz uzmanıyım der. Yalan! Sıkı bir devrimci, fikir mühendisi ya da fikir tasarımcısıdır.. .. kendinden önde giden adamdır o!..

Durmaz, duramaz, yaptığını tekrar edemez.. Çağlayarak koşan, coşkuyla denizini arayan kıpır kıpır nehirler gibidir… Ona göre hayat; yeniliktir, oyundur, maceradır. Sıkılır, belki de çoğunluğun aksine korkar tekdüzelikten… Belki de bu yüzden gideceği her yere kendinden bile önce ulaşır..

Yeni sulara yelken açtığındaysa ardında bıraktığı köpüklerde ilham verdiği benzerleri pıtrak gibi türemiştir…O ise yaşamdaki tüm durakları yıkmış, geçici duraklamaları askıya almış, ufuk çizgisini çoktan başka bir yere çekmiştir..

Yollarımız fazla kesişmemiş olsa da “insan” olarak uzaktan uzağa hayran olduğumlardandır.

Yüksek zeka katsayılı insanların duygusal (zeka?) katsayılarının düşük olduğuna dair kem gözlüler tarafından uydurulmuş buram buram kıskançlık kokan hurafeler vardır. Buna ‘’zekam pek parlak değil, bari benden zekilere çamur atayım izi kalsın’’ kurnazlığı da diyebiliriz… Şahsım olarak bu kurnazlara şırrrak diye ispatlı yanıtım kendi kendinin Ferrari’si olan böyle arkadaşlardır! Karşısındakinin sessizliğinden bile içinde bulunduğu ruh halini okurlar… Işık huzmesi gibi hızlı ve akıl almaz şekilde his ölçer özelliklere sahiptirler..

Kendinden bile önde giden adamlara selam niteliğindedir sözlerim!.. Onlar kendilerini bilirler, selamımı alırlar, başlarını çaktırmadan öne eğerek dudaklarında hafif bir tebessümle ve ince bir ıslıkla yanıtlarlar.. Bu da çıkacakları yeni maviliklerdeki serüvenlerini heyecanla bekleyen siteböcüğüne yeter de artar!…

Ev

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bayağı saçma şekilde evde oturuyorum. Saçma olan evin kendisi aslında.. Böyle bi’ soğuk, bi’ sessiz, bi’ karanlık yapmış kendine.. İyi de evin içinde Hemingway yoksa soğukluğun kime hacı diye dolanıyorum.

Ev kendisine söylendiğimin farkında değil tabii. Hikayem de evin gerizekalılığıyla alakalı değil.. Rüzgarların dahi süpürüp götürmek istemeyeceği pislikler, kötülükler, şeytanlıklar ve daha niceleri ile alakalı olmadığı gibi…

Sakın kendini hikayenin göbek deliğine yerleştirmeye kalkmayasın diye söylüyorum: hikayem en başta seninle alakalı değil!… Çünkü hayal ettiğim tüm cümlelerden çok uzaktasın.. Temayı senin üstünden geliştirmeye kalkarsam yandı gülüm keten helvanın atalarıyla tanışmam an meselesine döner!.. Çünküsü güdük kalır.. Gelişme ve ilerleme yönünde tam bir adım atmışken midesine kazma yiyen uygarlıklara benzer..

Hava lüzumsuzca ve had safhada is ve pus yumağıyken katledilen doğadan, sapıkça ve hunharca öldürülen çocuklardan/kadınlardan, açgözlüyüm o halde varım mottosuyla doğru ve dürüst olan her şeyi yok eden canavarlardan, sonsuzluğun insanoğlunun aptallığı ile ispatı gibi kalp krizi konularından dem vurmam da hiç şık olmaz…

Yazı dediğin böyle şeyler yazmaz zaten.. En azından benim hayalimdeki yazı..

Eve dönelim..

Ev demiş ve evin içinde olmayan Hemingway’de kalmıştık.. Gönül isterdi ki köşe odaya bir Ernest yerleştireyim. Düşünsene bir odada Cézanne çiziktirirken bir odada tıkır tıkır Hemingway’in Royal Quiet de Luxe’ünün tıkırtısı.. Üstelik henüz açık arttırmada 2750 dolara satılmamış.. Ernest de kafayı saplantılı düşüncelerle henüz tıka basa mikemmelen doldurmamışken..

Ernest’in tıkırtısı arada kesiliyor, bir bakıyorum elinde Hemingway bardağıyla salonda.. 10 Aralık 1954’de, o soğuk Cuma gecesinde, Stockholm’deki Nobel ödül töreninde yapmayacağı konuşmayı hazırlıyor.. Yapmayacak çünkü  inatçı; en çok da sağlığıyla inatlaşıyor.. Haa bir de o zamanlar Nobel ödüllerinin daha hakkaniyetli dağıtıldığına dikkat çekmekte fayda var..

Konuşmayı kendi adına bir başkası yapacak olsa da yazısını ‘’bir yazar için fazla konuştum’’ diye bitiriyor ve ekliyor: ‘’çünkü yazar, söyleyecek değil yazacak sözü olan insandır’’.

‘’Şekerim konuşma hazırlığın tamamsa bir hava değişikliği yapalım’’ deyip zamanda biraz geriye gidiyoruz.. Hala salondayız… Cézanne’da bize katılmış. ‘’Natürmortla işin bittiyse armutları yiyebilir miyiz’’ diye soruyorum.. ‘’Tamam ama bana da soyuverin’’ diyor. Biraz bunalmış belli ki.. Çağının ilerisinde koşan adam olmak kolay değil.. Ama o bu ara daha çok duran meyvalar, çiçekler, ağaçlar filan resmetmekte. Bence çağlar ötesi yeteneğini nesnelerle dinlendirmeye çalışıyor..

Misafir dostlarıma Fransız ve Küba füzyon mutfağından yemekler hazırlamak üzere mutfağa gidiyorum. Mutfakdöken olarak mutfağa girip de mutfağın yarısını kırmadan çıkmışlığım olmadığından önce porselen çaydanlığı, sonra ocağı kırıyorum.. Beynimin mutfak lobu mu eksik acaba diye düşünürken iyi dostlarım içeriden sesleniyorlar: ‘’Bizim ömrümüz hayatı sadeleştirmekle geçti. En basitinden biraz ezine peyniri biraz taş fırın ekmeği neyimize yetmez allasen’’. Allaseni de öğrenmiş olmaları dikkatimden kaçmıyor.. Kapalıçarşı marşı gezerken gözlemi de kapmışlar..

Sabah sabah beni Ernest ve Paul ile buluşturan evin bu melankolik atmosferini hayra yorasım var… Pembe gözlükleri koyduğum yeri bulamıyorum.. İhtiyar adam yetişiyor imdadıma.. Bize benzemeyen her şeyin kökünü en ilkel yöntemlerle kazıyabileceğimizi sansak da Santiago’nun düşündüğü gibi en azından hala ‘güneşi ya da ayı ya da yıldızları öldürmeye çalışmıyor olmamız da bir şey’ diyerek gözlerimi kısıyorum..

Bak çocuk!..

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bak çocuk!.. Doğdun.. Acıktın.. Ağladın.. Mama verdiler, sustun.. Yürüdün, okula gittin (ya da çeşitli sebeplerden gidemedin).. Aşık oldun. Sevdiğine kendini beğendirmek için tuhaf tuhaf davranışlar içine girdin. Durumun gülünçlüğünü ise sonradan farkettin…

Zaman ilerledi, iyice genç irisi bir şeye döndün.. İşe girdin (yani herhalde bir şekilde bir işe girmişliğin olmuştur). Hata yaptın, azar işittin.. Bazen de çok doğru yaptığın için azar işittin. Senin doğrularınla başkalarının doğruları hakkında aklın karıştı.. Belki o çok doğrulardan dolayı işten atıldın. Ya da özgür ruh olduğun için işi kafalarına atarak çekip gittin…

Bunların hepsi mümkün.. Aslında bu yazıyı okuyorsan muhtemeldir ki hepsi çoktan oldu bile.. Belki torun torba sahibisin; belki yeni bir hayata yelken açmak üzeresin. Binnaz fal tükanı olmadığım için o kadarını bilemiyorum. Yalnız o koskoca mavi kürenin ortak bir yerlerinde benzer şekilde nefes aldığımızı tahmin edebiliyorum.

Bu ortak nefesten yola çıkarak bir iki söz üfleyeceğim. İster dinle ister dinleme.. Dünyada tek benim sözüm sözdür diyen manyak diktatörlerden değilim. Ben söyleyeyim de sen yine kafana göre takıl.

Çok mutlu ol, az mutlu ol, o kısmına ben karışmam. Sadece mutluluğu olması gerektiği gibi değerlendirmeni dilerim. Doğru ya da yanlış değil, ‘senin için’ ve ‘sence’ olması gerektiği gibi.. Bunu pekala davranışının sonunda sana biçilen değerle ilintilendirebilirsin. Yaptığın işin değerini anladıklarında mutlu olmuşsundur, anlamadıklarında mutsuz.

Dünyada fark yaratan bir uygulama/fikir geliştirmişsindir belki, pıh demişlerdir burunlarının ucuyla, hatta belki kendilerini kral seni köle ilan etmişlerdir.. İlanlardan kime ne!… Kimsenin birbirinin kulu olmadığını bil yeter!

Ya da diyelim ki insanlar sana kendi yanlışlarını ortaya çıkardığın için gıcık olmuşlar hatta işinden etmişlerdir; girdiğin sınavdan geçememişsindir; iyi bir evlilik yaptığını sanmış ama hiç de birbirinize göre olmadığınızı anlamışsındır; iyi yetiştirdiğini sandığın çocuk meğersemkine olmamıştır; ya da manavdan aldığın portakal çürük çıkmıştır (beklediği terfiyi onun yerine yan masaya verdiler diye bile yas tutanların olduğu bir çağda portakal üzüntüsü diye bir şey de gayet olası)..

Bir kısmında maddi kayıpların olmuş olabilir. Ciddi zor durumlara düşmüş olabilirsin. Yine de şayet ölmediysen iyi durumdasın demektir! O yüzden aşağıdaki iki minnoş hatırlatmamı dinle:

Birincisi, hayatında seni gerçekten seven insanlar hala sevmeye devam ediyorlar!.. Bunu hiç bir şey engelleyemez. Sen bile 😊 Yani aslında hayatında gerçek anlamda bir kayıp olmadığı kabak çiçeği gibi aşikar…

İkincisi, yeniden başlamaktan korkma! Ama nasıl yeniden? Dağ keçisi gibi inatla aynı yerde aynı şekilde aynı patronla/okulla/kadınla/adamla/davranışla/portakalla değil. Çünkü, o çok akıllı adamın dediği gibi, ancak ve ancak aptallar aynı şeyi yaparak farklı sonuçlara ulaşabileceklerini sanırlar. İspatıysa çok basit: eğer o haliyle olsaydı mutlu olurdun. Bızık bızık ağlandığına göre geçmiş emeklerin suratına gülücük kondurmamış. O gülücüğü yeni bir işle hatta sektörle, yepyeni bir alanla, yeni insanlarla, dünden daha farklı bir senle ve cebinde deneyimlerinle aramaya başlamanın vakti gelmiş demektir!..

Ararken hayallerini ‘yeteneklerin ve yapabileceklerin’e odakla! Eminim yeni başlangıçlar yapanların  uzayda Tesla’yla cirit attığını gösteren çalışmalar filan mevcuttur.. Sen bu uzay çalışmalarını düşünme. Kendini düşün!

Yukarıdaki iki hatırlatmama ek olarak ‘’Dışarı çık! Doğaya dokun! Mutluluğu denizden, topraktan, ağaçlardan topla’’ demek isterdim. Ne yazık ki denizin, karanın ve bilumum toprak parçalarının bittiği yerdeyiz… Sana daha iyi şeyler söylemeyi gerçekten arzu ederdim ama taze bitti… Eğer bulursan beni de çağır!..

De ki önerilerimi uyguladın; doğruya doğru, yanlışa yanlış dedin, karakterini ezip bükmedin. Yeni senler yarattın, değerlerin yerini buldu, mutlu oldun. O zaman güneşe el salla!.. Ben görürüm. De ki yapmadın, herhangi bir şey sallamana gerek yok.. Nasıl olsa güneş de görmez kanımca!..

Better Than Best! – Mission: Impossible – Fallout

The adorable catchphrase offers you a spectacular wonder of the action movies of all times: “Your mission, should you choose to accept it…”.

The sixth installment of the famous spy action series Mission: Impossible – Fallout is playing in theaters in Istanbul as of 27th of July 2018 after only two weeks of its world premiere in Paris.

It would be pointless to go back to 1996 and start reviewing all the way from the initial Mission: Impossible that was adapted from a TV series by Brian de Palma. However, it is certainly noteworthy that the franchise was born to be a sparkling star of its kind from the very first and advanced itself on each “+1”.

The brand-new picture welcomes the audience with a bad dream sequence at a safehouse in Belfast. The dream starts with Ethan Hunt (Tom Cruise) getting married to Julia Meade (Michelle Monaghan) after which yields to be a nightmare since this dreamy marriage turns out to be conducted by Solomon Lane (Sean Harris), the anarchist Syndicate criminal that Ethan imprisoned in Rogue Nation, the former of the series. Lane says to Ethan “you should have killed me” while an explosion is fading Ethan’s face off as he holds Julia.

This tricky opening whispers gently what the theatergoers will be witnessing on the silver screen for about two and a half hours time..

Ethan, then, wakes up and receives his “mission” hidden under the cover page of the Odyssey by Homer for sure which has been concluded to lay another cue before the audience..

Actually, two years after Ethan’s capture of Lane, other Syndicate villains, so-called the Apostles, have continued their terrifying events including the release of a smallpox outbreak in Kashmir.

But.. the worst always happens!.. Their recent plan is to use three nuclear plutonium cores to blow up the Vatican, Jerusalem and Mecca. And it is all tied somehow to a mysterious client named John Lark…

The mission is to prevent the Apostles from having the plutonium for evil purposes. And here we go then!..

The next scene takes Ethan to a dark Berlin night with Benji Dunn (Simon Pegg) at the front and Luther Stickell (Ving Rhames) back in the van. They are so close to making a trade for the plutonium. However, when Luther is taken unexpectedly by one of the Apostles, Ethan has to make a quick decision either to choose one life right over there or millions of others’ for the future. He chooses Luther… In the meanwhile, the plutonium cores are completely stolen.

Ethan meets Impossible Missions Forces (IMF) Secretary Alan Hunley (Alec Baldwin) to discuss on an alternative plan. The next plan accordingly is to meet the White Widow (Vanessa Kirby) in Paris at a party at the Grand Palais, to introduce himself as Lark and to get the plutonium.

Every mission has its thorn, and CIA comes up the stage during the discussion of the plan! Echoing our daily jobs, Ethan is blamed for his “weakness” in Berlin by the IMF competitor (sort of) CIA. CIA Director Erica Sloan (Angela Bassett) exhibits a straight lack of confidence in IMF for this operation. Because the mission in Berlin was not accomplished. Sloan does not let IMF operate on their own, and hitches her agent August Walker (Henry Cavill) to go with Ethan to make sure that the mission is completed. Neither Alan nor Ethan is actually blissful for that…

It will be unfair to give away any spoilers regarding the rest of such a fantastic piece! Therefore, the plot is ending here slightly!… And the role of the critic starts…

It is a great opportunity to have such a structure-minded script writer and director, Christopher McQuarrie for the recent Mission: Impossibles. There is not even one tiny unaddressed point in the scenario which is extremely exciting (and rare) nowadays!..

McQuarrie routed the ship

  1. through a predetermined route (dramatic actions with several climaxes moving all in the same direction)
  2. by strengthening and expanding the adventure with emotional touch
  3. and keeping the integrity of the theme safely during the loading and unloading of passengers (as characters) and surprising pieces (as events).

The audience is proposed to more metaphors than one can imagine in an action film (e.g., mission delivery within a Greek myth; choice of the plutonium – Pluto’s Gate or Gate to Hell; physical appearance of Lane; naming of the remaining of the Syndicate; masks – trick or treat! etc.). Furthermore, these are placed so calmly (not being heard interruptingly) and leave an extra-delicious flavory taste…

One of the major characteristics that differentiates it from the other spy action settings is that it does not depict a flawless and obsessively mission oriented motif. Indeed, all these characters have their own flaws which are actually their capabilities. This has also made the plot unique to create its own intensity and depth.

The argument that credits a visionary directing and script is proven in Mission: Impossible – Fallout once again!…

Before telling about the cast, a respectful silence is what we all may need to talk about the incredible acting of Tom Cruise. Exclusively, he may be the most handsome man in the world & apparently at his twenties! However, apart from this physical advantage, he is Ethan Hunt, not more – not less! A perfectly performed Ethan Hunt, and doing all these stunts himself – leaping off rooftops, commands any vehicles including a helicopter, climbing up a rope attached to a helicopter and flying over thousands of feet, skydiving, signs the best running scene in a movie!… Unfortunately, he was reported with a broken ankle last August during filming which should conclude eventually that he deserves each and every compliment on his acting again and again!..

Keeping the cast from the previous series including Ilsa (Rebecca Ferguson) and other IMF team has also brought a good deal of familiarity and continuity to the flow. This surely has facilitated a conceptual coherence among the actors as well. Having all the cast concentrate on this emphatically real-time fifteen minutes countdown and pass it directly to the viewers is an obvious example to that!..

Cruise is leading the game, however the others do definitely belong to the game!.. (hey Cavill, sorry but, at the end of the day, there is no other super-hyper man than Tom ;))

I liked the CGI devoided (to its best) cinematography (BAFTA awarded Rob Hardy). Especially, nothing could be thought better than a running ground level drone presented in 3D! It is also notable to acknowledge the camera operating for all the chasing through Paris streets, and surely another appreciation for the bathroom fight.

The score (Lorne Balfe) is also well-balanced or served vis-á-vis details of the plot. I must add that my favorite soundtrack song will be the epic version of the original theme (Lalo Schifrin) at closing.

The production companies Paramount Pictures, Skydance, Alibaba Pictures, and Bad Robot must be smiling gladly as well. Because, within three days of the opening, Mission: Impossible – Fallout delivered the franchise’s highest-gross with $61.5 million via topping the weekend box office charts (US, Canada). A total worldwide gross of $153.5 million is reported just for now… It is now playing in 37 countries in RealD 3D, IMAX and my favorite IMAX3D.

Last but not least..

Mission: Impossible – Fallout is a very exciting and surprising action film with a high quality of technique embedded into a great flood including outstanding performances.

It is also a gentle and intimate sigh perhaps: There can be peace without great sufferings if we may recall the human parts of ourselves… We sleep well at our homes due to some other unrecognizable fall out masks in the field, and those some others sleep well due to our timely realization of our daily tasks even if there is a blinding fallout…

Oftentimes, our weaknesses turn out to be our strengths; and as Ethan is appreciated by IMF “we need people like you (Ethan) who care about one life as much as they care about millions of others!..”

Buyrun Cinnet Dünyamıza!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Kronik mutsuzluk neden olur? İstediğimiz şeyleri yapamadığımızda. E o zaman yapsak ya! diyesi geliyor insanın. Bir de istemediğimiz şeyleri yaptığımızda kısmı var ki ona değil teselli, amorti bile mümkün değil.

Çoğunluğun farklı farklı mutsuzlukları var, gad tenkis. Senin hala yoksa boş durmayasın, sen de kendi mutsuzluğunu yaratmayı deneyesin diye yazıyorum! Ne de olsa insan hayatta azmettiği müddetçe yaşar. Ya da azmedersen boyu posu devrilmeyesice mutsuzlar kulübünün en asil üyesi olabilirsin!!

İşe gündem haberlerine bakarak mı ya da olmadık hizmetler peşinde boş beleş vakit harcayıp kendini bitirerek mi başlarsın, orasına ben karışmam..

Hazır yeri gelmişken şu olmadık şeylerle kendini bitirme, enerjiyi haybeye tüketme hizmetlerini bir çırpıda sayıvereyim de iyiliğimi unutma! İşte kendi öz benliğini çiğneme nam-ı diğer kendini bitirme yolları:

yıkama yağlama, kraldan çok kralcı olma, evrenin panoramik fotoğrafında kime neye hizmet ettiğinin farkında bile olmadan olmadık insanlara yaranma girişimlerinin bin bir hali vb.

Bu anlamsız çaban, hizmette bulunduğun kişilerden insanlık gururu ve onuru bakımından soyut anlamda daha aşağıda olduğunun ta en baştan kabak kemane özkabulü ve ispatı.. Dolayısıyla, kendi özsaygını çatır çatır çiğneyince ve günün sonunda ağzınla tuttuğun kuşların uçup gideceğini ve servis sunduğun tiplere asla yaranamayacağını düşününce mutsuzluk garantin bilimsel olarak yüzde yüz, benden!

Denemelerin kifayetsiz kaldı, hala mutlak mutsuzluğa ulaşamadın mı? Pes etmek yok! Tek gereken, grande boy mutsuzluğa karşı sarsılmaz inancın!

Buralardaki en garibanın öteki tarafta hep eller havaya olacağına inanmışsın. Bu dediğime de tüm kalbinle inan bence. Senin iyiliğin için mutsuz olmanın on bin yolunu gösteriyorum. Kadir kıymet bilmiyosan ben seni bilirim elbet 😛

Sen misin sürprizlerle dolu olan yoksa büyük orta dünya ve hobit proceleri mi, halen karman çorman olsa da, etraftaki pek çok insanın ortak berbat özelliklerinden biri de kazlara özgü kibri, her şeyi ‘ben yaptım’ demesi galiba.. Yanisi kibir ve ‘tüm bu dağları, tepeleri, ovaları, gölleri ben yarattım; benden öncesi tufandı, benden sooğrası da kasırga’ deme hali, bedbaht olabilmek ve bedbaht edebilmek için altın standart!..

Çünkümsünün birincisi, insanın her başarıyı üzerine alınması tıbben sağlığın tanımına delalet etmemektedir. İkincisi de, yaptıklarımız kadar yapamadıklarımızı da dile getirebildiğimizde piskolocikman mutlu bireyler oluruz. Örneğin ne zaman ki “o okulu hiç kazanamadım ki lan ben, diplomam bile yok yani”; “olm beea, koca firmayı çoss diye batırdım göz göre göre”; ya da “bu kadınla/adamla evlenmek hayatımın açık ara farkla hatası idi” diyebülük, işte o zaman kendimis kendilerimisi aşabülük.

Çünkü insanoğlusu ancak ayın karanlık yüzünü farkettiğinde aksiyon alabilir… Aksi takdirde karanlık taraflarıyla yüzleşmeyi becerememiş canlılar kendi söylediklerine kendileri de inanmaya başladığı zaman buyrun cinnet dünyamıza durumları ortaya çıkabülü.

Bilim böyle bir şey işte. Yanında dursan da durmasan da vardır… Bilinçli ya da bilinçsizce bilim karşıtı görüşlere verdiğin her destekte bindiğin insanlık dalını keseceksin… Kendi dalın da aynı dal olduğu için çanak çömlek de yer çekimine tabi tabii…

Eminim bir süre sonra bu mutsuzluk kılavuzu sana yetmeyecek.. Alıp başını gitmek isteyeceksin.. Çünkü elle tutulur bir amacın olmadan çok uzaklara gittiğinde şapşahane mutsuz olacağını hissedeceksin.. Ama unutma! Şairin mezar taşında yazdığı gibi “altın nilüfer çiçeği en harlı alevlerin ortasında bile büyüyebilir…” Ve son kii üç dört; mutsuzluk paylaşıldıkça çoğalır!😁😁

(Yazarın notu – 1: bu yazı orijinali 1874 yılında solo piyano için Mussorgsky tarafından bestelenen Pictures at an Exhibition‘ın orkestral düzenlemesini dinlerken yazıldı.

Yazarın notu – 2: daha çok kırmızı et yemen, yiyemiyorsan vitamin iğnelerini aksatmaman ve yazının ayna görüntüsünü görebilmen dileğiyle!..😊)

Bugün Neye Sıkılsam – II

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Son dekatta en sık kullandığım cümle ”çok sıkıldım” olmuş. Ondan öncekinde de ”sıkıldım!”. Bu  durumda sitebocugunuzun konu hakkında destansı bir içerikle dolup taştığını tahmin edersiniz.

Can sıkıntısı, ‘’boşluk’’ hissinden ileri gelebileceği gibi etrafımızdaki salaklıklar sebebiyle de börtleyebilir. Bir kısım salaklıklardan canımız böngürdediğinde ‘’gıcık oldum vualla’’ dememiz muhtemeldir.

Meselağsı ben işyerinde patronuna gıcık olanlara gıcık olurum. Neymiş, emeklerini görüp onu müdür yapmamışlarmış. Kendini avokado zanneden soğana bakıp şükretmiyor da… Tabii çözüm odaklı biri olarak hemen bana serzenişte bulunan arkadaşa döner ve ‘’Iii-Ka’ya soralım bakalım. Bizim iş ilanları ne durumdaymış’’ diyerek vaziyeti huzura kavuştururum.

Diyelim ki  ülkeler arası üst düzey iletişim becerisi gerektiren diplomatik bir havadise rastladım. Ya da bu kritik ötesi sürecin en üst düzeyde …. ….. ile dolu, kapsamlı bir haberini gözlerimle gördüm. Kimsecikleri suçlamam. Saniyesinde yazılı basına sıkılıveririm: ‘’ey kaleminin poposu kirloş gasteçi! Sennn ne yazdığını bileyong nu sayın lenn basın? Editörün uyyyo mu goççum? Ağzın burnun torba değil ki büzesin!! Neçüng editip büdütüp de yazmıyon, hatta hiç yazmıyon, insan ağzından çıkan haberüüaaghk!!’’ derim. Ortada yazılacak ne kutlu konular var oysa. İlla herşeyi ben söylücek.

Hiç olmadık bir saatte sıkılasım gelirse derhal sosyal medyayı açarım. Nas’osa sosyal medyadan dalaşacak birini bulur, en olmadı sosyal medyanın kendisine çatarım, sıkıntım geçer umuduyla sanal alemlere akarım.

Kadına yönelik pozitif sonuçları olabilecek iyi niyetli şiddetin önünün açılarak teşvik edilmesi, çocuk yaşta evlilikler, kadının bedeninin sahiplenilmesinin kötü bir şeymiş gibi gösterilmesi ile ilgili haberler, kadının affedersin her boka karışıyor olması yetmiyormuş gibi başlı başına çok can sıkıcı olabiliyor. Yok benim için değil de etraf tahrik olunca mecbur kalıp sıkılırmış gibi yapıyorum. Neticede kanun koyucu ben değilim, bana ne. O yüzden şimdilik -mış gibi yapmak yetiyor kanımca.

Bazen de yok numarası yaparım… Sırf sıkıntıyı kafeslemek için. Sıkıntıyı inkar yerine kendi yokluğumu ilan ederim. Misal ulvi projeleri beğenmeyen mi var. Bilincim yerindeyken ya da kanmamış haldeyken yaptığım ne malum! Senin için iftira atmak kolay tabii!! Yani tam canımı sıkacağını sandığın noktada, sokak lambası olmayan sokaklarda mikemmel bi kamuflaja yatarım. Böylece, yeni dünya zekalı sıkıntı beni görmez. Hahah, böyle yaptığımda onu çaktırmadan çok pis kovalamış oluyorum ama.

Ne var, ne bakıyon bööön bööön. Utanmasan eline pankart alıp gezersin. Utanmıyosun zaten de neyse ki gördüğüm yerde seni ve pankartını baştacı ilan ediyorum. İşini ben bulucam (iş=bana hizmet), karını ben bulucam, çocuk sayına ben karar vericem, espri lazımsa ben yapıcam, bi de yok pankartın yok yürüyüşün. Ohhooo ne ala Guatemala! Artık hangi birine yetişicem, şükürlerce ki benim yetişemediğim yerde yetiştiriyorlar.

Kusura baksan da bakmasan da ömür çatlatan, çok güzel bir insanım bence. Aksini iddia edeni ne yapacağımı t,,,m dünya biliyor. Hatta dr. Streynç, thOr ve huLk da biliyor!! Kimse Marvel’e ne kadar nefis bir insan olduğumu öğretmeye kalkmasın! Gad tenkis ki biz bunu zaten biliyorum. O yüzden aldığım yüksek görgü, ileri terbiye ve muazzam eğitim düzeyime dayanarak hepinize ikileyiniz ulanınız diyor; beni çok sevmeye ve okumaya devam etmenizi diliyorum.

Sabah Uykusu

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Sabaha karşıları göz kapaklarıma iki koca fil oturuyo umrundaysa.. Sağdakinin adı ‘baban da az uyurdu’; soldakinin adı ‘bok yeme uyu!..’.

Alarmın zortlamasıyla beraber bu kamyon arkası yazıtı ruhlu feylesof fillere karşı argüman geliştirmek hiç kolay değil takdir edebiliyorsan. ‘’İş var şekerim’’, ‘’trafik var cumbocan’’, ‘’daha karpuz mu keseceğdin lan sayın fil’’ler bittikten sonra sol gözün üst iç tarafındaki kirpikte inceden bir kıpraşma başlıyor. Bu kıprışım giderek dış kanattaki kirpiklere ve sağ göze doğru yayılıyor.

Göz kapaklarımı muşmula gibi açmaya başladığımda kendimi günün kalan kısmını Berlin hayvanat bahçesinde ziyaretçilere su püskürterek geçirecek filciklere veda ederken buluyorum…

Sabah uykusu kendimi bildim bileli kendisini uyumaya doyamadığım.. İstemeye istemeye gittiğim anaokulundan istemeye istemeye gittiğim üniversiteye değin hep sabah uykulu bir dünyanın hayalini kurageldim. Gerçek hayattaysa bütün öğlencilerin, tam gün okula gitmeyenlerin, metazori altı senelik fakülteler okumayanların, okurken beş para almadan nöbet tutmak zorunda kalmayanların yataklarını caaaarrrt!! diye ortadan ikiye ayırasım geldi.

Hayır, o kadar uyumadık uyumadık da n’oldu diye düşünüyor insan? Neler neler oldu; görmek için bi’ beş dakka gözlerini açıp da etrafcağızına bakı bakı mı versen?…

Pekala, ben sana söyleyeyim, şu oldu: Ben uyumadım, sen saatleri geri alaaa alaaaa uyudun, uyudun da karpuz gibi büyüdün mışılcan…

Bak, ben sana uyuma demiyorum! Yine uyu, ama uyuduğun yerden benim beş dakikalık sabah uykumu on saniyeye indirme be güzelim. Senin uyuduğunu benim uyumadığımla telafi etmemiz sana da biraz tuhaf gelmiyor mu?..

Sen bunu düşünürken ben de biri uyur biri bakar kıyamet ondan kopar atasözümü gelecek nesillere emanet etmek istiyorum. Mümkünse eli kürekli bir nesil bulabilirsem onlara emanet edeyim ki iki dakika huzur içinde uyuyabileyim. Az uyumak insanda galiba böyle sevecen duygular geliştiriyor…

Aslında uykunu alarak gerine gerine uyanmak ve etraftaki herkesin halen fosur fosur uyuduğunu görmek ayran üstü şerbet gibi bişe olurdu herhalde. Çünkü yine herkes uykuda, sen tek başına cin baba olmanın ağırlığı altında.. Belki güneş bile doğmuyordur artık bilmiyorum ki. Ne de olsa uzun zamandır görüşmüyoruz…

Kendimi tuzsuz, baharatsız, içi geçmiş bir karnıyarık yemeğindeki soğan gibi hissediyorum. Hükümsüz..

Ya da şöyle söyleyeyim. Şimdi, yani tam şu an ghkk! deyip ölsem ‘’acaba öldüm mü lan ben’’ diye düşünürüm. Çünkü o kadar uzun zamandır uykumu alamıyor ve ikimizin yerine de uyumuyorum ki.. halen yaşayıp yaşamadığımdan bile emin değilim. Ufacık tefecik içi dolu zombicik olmuş olmayayım sakın ha diye ara sıra kendime su pıspırtıyorum…

Peki ya sen, sen hala yaşıyor musun? Sabah olmadı mı henüz? Ses mi versen ki anlaşılması için.. Ama doğru ya, senin sesin bile çıkamaz ki.. Uyurken..

Laf Ebesi Entry'leri