Author Archives: Laf Ebesi

Penguen

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bazı şeyler hep varmış gibi.. Ya da varmış gibi de yokmuş gibi.. ‘’Dergimiz Penguen son 4 sayısına girdi, önümüzdeki sayımızda uzun uzun anlatırız. Sevgiler…’’ Ne demek ki bu şimdi dedik. 21’inden beri geçmedi günler…

Ve bugün geldi açıklama. Kötü bir rüya değilmiş, ‘on beş yılın başı bi’ eşek şakası da biz yapalım didik’ değilmiş… Bir Penguen gider, bin Penguen gelir filan diyesim var, ama diyemiyorum. Hayat neleri diyemeyeceğini acı acı öğretiyor insana. Akbaba’ya yetişmesek de dipli köklü Gırgır kuşağındanız. Mizah dergilerinin mitozla çoğalmalarını saniye saniye takip etmiş büyükleriniz olarak Penguen gibi ince, kıvrak bir dilin biricik ve tek olduğunu biliriz ve dahi sizden öğrenecek değiliz 😛 Misal, yetmiş beş milyon oturup geceler boyu düşünse birimizin dahi Antarktika’dan yola çıkıp 2500 yıllık bir kültürü kucaklayan İstanbul’da çiçek atan o Penguen’i yaratamayacağımızın farkındayız.. Ciğerimizde bir yangın var, şebeke suyunu bağlasan sönmez bir durum!

İnsan ve türevlerinin yaşamında Perşembe pazarında döne döne topatan kavunu arar gibi kaldığı zöbönk anlar vardır. Hani en tatlı, en ballı, en mis kokulu, en temiz, en doğal olanını bilirsin, tüm pazarı dolap beygiri gibi fır dolanır, bulamazsın… Bütün tezgahlar onu sattığını iddia eder. İddiası bol, malzemesi kıt tezgahlar hababam bağrışırlar: ‘’Bu öztopatan abicim, yedi göbektir topatan bunlaAar!’’ Halbuki, göze soktukları malın cırt sarı kabuğu dışında tadı da kokusu da yeşil çay odunu gibidir (yeşil çay üreticisi, odununu savunmaya girişme hemen!!). Mecburen ‘kim bitirdi beya bu lezzeti?’ diye diye, gözün o bereketli toprağa baka baka çeker gidersin..

Sonuç: bir yerde gölgelerin boyu biz sıradan insanların boyunu geçmişse o yerde güneş batıyor demektir.. Yok lan, araya kaynak yaptı, o değil.. Sonuç: o bıcır bıcır halimden eser yok şiiiğmdii! Çünkü Selçuk Erdem ve ekibini aşabilecek tek şey yine Selçuk Erdem ve arkadaşları, dolayısıyla bizim de arkadaşlarımızdır. Zira; Penguen’deki değerli dostlar 2002’den bugüne, okurlarına öyle incelikli çizgiler sundular ki herhangi bir dil bunları telaffuz edemedi. Öyle sözcükler seçtiler ki baharın tüm renkleri onların yanında hırtlamba gibi kaldı. En kırılgan, en umutsuz anlarımızda su gibi duru ama bir o kadar da elmastan sıkı duruşlarıyla o miniş kanatlarını uzattılar üstümüze, üşümeyelim diye…

Karşılığında biz ne yaptık? B.k yaptık. Söylediklerimiz kadar söylemediklerimizden de sorumluyuz demiş ya Martin Luther King, onlar söyleyince biz de söylemiş saydık kendimizi. Sözleri, sözlerimiz oldu. İzinli izinsiz kullandık. Hatta, onların olduğunu bilmeden kullandı bir sürüsümüz. Ve onlar, her seferinde, ‘’her canlı aynı nefesten alır, nefesleri bitirmek için kullanmıyorsanız sorun yok’’ dediler.. Bize hep sevgi, umut ve çiçek verdiler..

Gözlerde yaş yoksa kalplerde gökkuşağı açmazmış…  O en tatlı çocuklar en kolay incinenlerdir belki de.. Umutları kırılmaya yüz tuttuğunda bir buz parçası gibi kararlı ve keskin olurlar.. Ne bileyim ben, belki de bu son açıklamaları gözlerimizdeki son kirpik düşünceye kadar ağlamaya devam edeceğimizi mi gösterir?.. Bildiğimse dünyayı değiştirenler salak çoğunluk değil, farklı düşünebilen cesur, öncü bir avuç insandır. Ve siz, hepiniz tek tek, o bir avuçtan dahi dünyalarca, yıldızlarca, galaksilerce kez fazlasınız! Biz sizi çok sevdik!.. Bizi sakın unutmayın olur mu?…

Akıl, Vicdan, Sezgiler

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Şöyle ya da böyle, hepimizin gemileri birbirine benzemekte aslında. Kimininki denizi kucaklayan yalı katı, kimininki nohut oda bakla sofa, kimi gacırtılı dökme demir kapılı, kimi alkış yapınca yanan cinsten full otomatik.. Kiminin kamarası klasik rustik takım döşeli, kiminde yerde pofuduk minderler, geceleri alev alev bohem mumlar.. Baktığında hepsinin yakın / uzak, aynı sularda yerleşik / farklı sulardan göçebe komşuları var, hepsi yaşamını devam ettirmek için birbiriyle bir şekilde alışveriş içinde..

Gemi malzemeleri işbu denli benzer olunca farkı yaratan güvertedeki elemanlar diye düşünmeden edemiyor insan. En çetin dalgalara dayanan ceviz kabuğundan gemi ile sudaki balıkların dahi kıpırdamadan durduğu esintisiz havada yalpak yulpak seyredip etrafındaki şişme botları kendine güldüren gemi arasındaki fark tayfaların aklında, vicdanında, sezgilerinde olsa gerek… Yoksa neden dışardaki tüm gemiler düşman, tüm denizler kıskanç, tüm yosunlar kandırıkçı, tüm balıklar korsan, hatta içerdeki tayfaların yarıdan fazlası hain veya isyancı olsun ki?..

Hoş, güverte tarafından geçici süreliğine kaptan olarak atanan kişinin geminin denizlerarası gemi standartları çerçevesinde görünen ve kabul edilen iyi işler yapması başka, kendini iş yaptığına inandırması başkadır. Bir de rasyonel ve bilimsel bakışla tıpta gerçeği çarpık algılama hastalığının adı paranoyadır. Yok bu durum hastalıklı değil de normal beyinlerde meydana geliyorsa denizler, büyük balıklar ve rüzgarlar yalana yalan demekten çekinmezler…

High Hopes.. Alakası, benim amansız müzik tutkum ya da Mozart’ı da Pink Floyd’u da aynı deli yoğunlukta sevebilmemle ilintili.. Şarkıdaki the grass was greener nakaratı oldum olası tüylerimi diken diken eder. Ve düşünürüm.. Düşünürüm ki; güverte, gerçek deniz hayatıyla alakası olmayan hurafenin yerine aklı; kör, fanatik ve yalan inancın yerine kendi vicdanını; maddi çıkarlarının yerine sezgilerini koyduğunda o gemi saygın ve mutlu şekilde pupa yelken ilerlemez mi?.. Kaptan dediğin zaten geçici. Herkesin özgür düşünce ve söz hakkına sahip olduğu kamaralarda bunun çok da önemi yok. Bu sadece kaptanın geminin su üstünde gitmesini sağlayan malzemeleri yok etmeye çalışıp alabora olmasına neden olabilecek  durumlarda tehlike arzedebilir. Sadece bu durumda güverte faydasız bir pişmanlık ve  üzüntüyle diyebilir ki:

ağaçlar daha yeşil olabilirdi

eğer kesmeseydik

çiçekler rengarenk açabilirdi

eğer sulasaydık

çocuklarımız daha çok gülebilirdi

eğer akıllı davransaydık..

Bazı kararları ağaçlar, çiçekler, çocuklar vermez. Veremez… Bu kararları biz büyükler veririz. Verirken kendi küçük kamaramızı, bizim küçük gözlerimize çok büyükmüş, yaşamın anlamıymış gibi görünen o kısıtlı alanı düşünemeyiz. Çünkü gemimiz olmazsa kamaramız da olmayacaktır..

Böyle şeyler olmasın, olmaz da zaten, gemideki farkı yaratanın içerdeki taife olduğunu bilelim dediğinizi duyar gibiyim… Aklınızın, vicdanınızın ve sezgilerinizin sizleri pişman etmeyeceği ve utandırmayacağı günler dileğiyle!…

Uyanmaktan Korkmayanlara

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Uyanmaktan Korkmayanlara!

İrfan Değirmenci – Bir Uyuyup Uyanalım

Duymak istemediklerimizi duymayı başardığımız zaman büyürüz. Zira duymayı istemediğimiz, biz duymuyoruz hatta onu yok etmeye çalışıyoruz diye yok olmaz.. Bir uyur, uyanır, şekil değiştirir, serpilir, güçlenir, yoluna devam eder..

İrfan Değirmenci’nin Bir Uyuyup Uyanalım adlı romanı çağdaş bir dram. Yayınevi eseri her ne kadar deneme – inceleme kategorisinde sınıflandırmış olsa da bu konuda yayıneviyle aynı düşünceyi paylaştığımı söyleyemem.. Açıkçası; yaprakları yavaş yavaş açılan kişi analizleri, içiçe geçmiş olay örgüsü, kahramanlarının içinde yaşadığı dönem(ler)e ve çevre(ler)e ait tanımlayıcı detaylar ile ilk yapıtını roman türünde okurla buluşturan bir Türk yazarı ile karşı karşıya olduğumuzu görüyorum.

Enteresan bir yazar İrfan Değirmenci. Entelektüel izleyici onu kaleminden önce billur sesi, akıcı konuşması, zarif üslubu ve mangal gibi yüreği ile tanıdı, sevdi, taraf oldu.. Okur, ilk olarak Değirmenci’nin öyküsünü kendi öyküsü, sıcacık kalbini kendi kalbi bildi.. Bu da, genelde, eserin sahibiyle ilk kez basılı bir kitap kapağının üzerinde tanışmaya alışık olduğumuz o bilindik stüdyo pozlarından farklı bir merhaba aslında…

Kitabı okurken, aynı zamanda, karşımdaki yeni kalemin edebiyatın neresinde durduğunu araştırmaya çalıştım. Bir söyleşisinde Yaşar Kemal geleneğine öykündüğünü, Yedi Uyurlar efsanelerinden ilham aldığını okudum. Yaşar Kemal gibi karıncaya su içiren, efsaneleri ilmek ilmek rüzgara bağlayıp okurun kulağına üfleyen bir dehaya özenmek çıtayı baştan zirveye koymaktır… Varmayı arzu ettiği hedefi en tepeye yerleştiren ve bunun için çaba gösteren herkese dünya kapılarını açar diyelim ve umalım ki okuyan, soran, araştıran, bir de üstelik iyi konuşup iyi yazan Değirmenci için de böyle olsun..

Gelelim Yedi Uyurlar’dan ilhamla Bir Uyuyup Uyanalım’a…

Romanın iskeletini, Kısmet Apartmanında yaşayan yedi ana kahraman, bir köpek ve kurguyu destekleyen yan karakterler oluşturmakta.. Yedi öznenin yedisi de içinde bulundukları zor hayat koşullarına rağmen Yunan tragedyasında olduğu gibi ideal kişiler, içindeki kötüye hayır diyenler, insan kalmakta direnenler…

Öykünün merkezindeki yedilinin çevresinde ince ince, kafes gibi örülen olaylar belki de bütün efsanelerde olduğu gibi kahramanların idealizmini sınayadurur.. Sınar; ve mağduriyetle kötülük arasındaki o ince çizgiyi geçmelerine müsaade etmez. Adeta yedi aynı ses konuşur yedi kişiyi.. Biz hep yüreği ile konuşan aynı güzel insanı duyarız… Hatta aynı tonlama ile duyarız.. Sadece, o sesin ete kemiğe büründüğü form başkadır.

Ana karakterler, hem toplumun birer kesitini temsil ederek tamamlayıcı bir bütünü oluştururlar hem de her biri kendi nesnel derinlikleri ve birbirinden hayli farklı geçmişleri ile tabakalı ve çok renklidirler. Her birine ait hikayeler sayfalar ilerledikçe karşımıza çıkmaya başlar. Kahramanların katmanlı yapısı olay örgüsünün daha sade tutulması ile dengelenmektedir.

Yardımcı figürlerin ise daha çok ideal dünyanın fotoğraf arabı şeklinde yapılandırıldığını söyleyebiliriz. Kötülüğün ya da kötülüğün neden olduğu ölümün yan roller aracılığı ile ve sırası geldikçe sahneye çıktığını görürüz… Yardımcı rolün ideal olanı tepelemeye çalıştığı kısımlarda olaylar bulanıklaşır; ortalığı karanlığı dahi yutan bir sis bulutu, yuttukça genişleyen bir kara delik kaplar..

İçinde bulundukları zor şartlar ile başa çıkmaya çalışan, zararsız Kısmet Apartmanı sakinlerinin yer yer aşağıdaki gibi serzenişlerine tanık oluruz:

‘’Buralarda her daim kötülük kol gezdi, acılar yaşandı ama hiçbir dönem bu kadar örgütlü olmadı sanki kötülük. Vicdan en kötü zamanlarda dahi topyekûn terk etmedi sanki buraları. Kötü günde de iyi günde de beraber olmayı başarırdı insanlar sanki eskiden. Bir asgari müşterek her zaman bulunurdu. Yine birbirini sevmeyen sevmezdi elbet ama bu kadar açıktan düşmanlık belli edilmezdi. Bu kadar kirli iş çevrilmezdi. Bütün değerler tepeden aşağı doğru alt üst edilmemişti. Vasatlık geçer akçe değildi’’

Ve bu isyanı hep bir umut karşılar.. Ve karakterler sorar: ‘’Yunus’un, Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın soluk alıp verdiği topraklarda diken mi biter?’’

Kurgu, efsanede ve çeşitli inanışlarda olduğu gibi devam eder; ya da hayatlar uykulara, uykular yeniden hayatlara döner.. Ya da yazarın dediği gibi, ‘’Elbette güller de açılır bülbüller de öter.’’

Dil olarak baktığımızda Değirmenci’nin akıcı bir üslubu olduğunu görüyoruz. Zaman zaman göze fazlaca çarpan devrik cümlelerin, yer yer uzayan betimlemelerin sonraki eserlerde daha standart bir yapıya dönüşeceğini sanıyorum. Dokunaklı ve ağır öykü, ustalıkla ve yerinde kullanılan şarkı sözleri ve türkülerle hafiflemiş. Milattan önce yedinci yüzyıla uzanıp Yunan tragedyasından söz etmişken tragos’ların oidie’sinden bahsetmeden geçmeyelim. 2700 yıllık keçilerin türküsüdür belki de satırlar arasında eşlik ettiğimiz Aşık Veysel, Beatles, Aşık Mahzuni Şerif, Hair müzikali ve diğerleri…

Sayfaları çevirirken müzikle birlikte market alışverişi, sabah kahvaltısı, twitter ve gündelik hayatta size eşlik eden pek çok şeyi de buluyor olacaksınız. Eserin en güçlü yanının ise ideal bir dünyayı aktüel bir perspektife yerleştirirken, konuyu, tempoyu düşürmeden ve dağıtmadan toplaması olduğunu düşünüyorum. Sondaki çözülme biraz hızlı gelmiş gibi görünse de Değirmenci uzun bir maratonu 6K hızında koşmuş, üstelik ilk seferinde!… Bu koşuda Yemliha’nın, Debernuş’un ve Şazenuş’un sanki açıkta kalıp biraz üşüdüğünü hissettim. Kimbilir belki onlar da gelecek romanın  konusu olurlar…

‘’Doğayla barışık, hoşgörülü, alçakgönüllü, erdemli, tevazu sahibi’’ olmayan okumasın demeyeceğim, okusun ama yeryüzünde bu özelliklerin var olduğunu ve geçici güce, kibre ve açgözlülüğe üstün geldiğini unutmadan okusun. E hadi o zaman, bi’ uyuyup uyanalım madem.. kiraz ağaçları çiçek açıncaya kadar!..

Rol Model

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

O çok önemli okullardan pek önemli yerlere gelmiş, annelerimizin ‘evlenilecek adam’ tarifine cuk oturan arkadaşlarımıza bakıyorum. Büllahü de önemli yerlere gelesim kaçıyor. Aklıma ilkokulda yaptırdıkları patates baskı ve karpuz adam çeşitlemelerimiz geliyor. ‘Ben önemli bir yere gelmesem acaba daha mı iyi lan?’ diye düşünüyorum… Lan, lafın gelişi tabi..

Vallakine çocukken ya da ne bileyim az daha büyükken kafada doğru örnekleri şettirmek lazım galiba. Aynen ürün yerleştirme gibi, bu da stratejik bir şey.. Çocuğa anlamlı insan modeli olarak göbek üstü Hitler bıyık tiplemeleri sunduğunuzda o çocuktan jilet gibi giyinen, kıvrak ve esnek zekalı, moda dergisi ası profiller beklemek haksızlık… Gayri safi milli hasılayı göbek katı ile ölçümler hale geldiğimizde çocuğun formatı da yedi sekiz kat bozuluyor bence.

Şimdi bunlardan bana ne diyeceksiniz. Yeminle en çok da size! Bende çoluk çombalak yok. Sizde var. Sizinkilerin vergisini de ben ödüyorum üstelik.. Hakkımı helal edip etmeyeceğime ise henüz karar vermiş değilim… Tam üç paragraftır vallahu-bullahu-yeminle diyorum. Neden? Demek ki birbirimize güvenmiyoruz.. Her güvensiz insan iletişiminde olduğu gibi birbirimizi gereksiz yeminlerle ikna etmeye  çalışıyoruz… Onun için öyle hemen helallik melallik istemeyin!.. Çocuğunuzun eline zeka açan bir mizah dergisi (limon-ata huahahuagh gibi tıbben sakıncalı espriler içermeyen dergileri tercih edeceğiniz için şimdiden teşekkür ederiz), yaratıcılığını kamçılayan bir kitap vermeyecek ya da kendi yaş grubuna uygun bir film izlettirmeyecekseniz geri ödeyin lan vergilerimi! Mecbur muyum sizin kadayıf zeka çocuklarınıza para akıtmaya. Tamam kanunen mecbur olabilirim belki ama geri istemekte de özgürüm, naniiik!!!

Hüpokrat üstüne ant içerim ki bu rol model işi önemli, takığım bu konuya… Internet’ten bir tıkla satın alınan bir şey olmadığı için bir zahmet bu işi siz üstleneceksiniz.. Rol modelinizi seçerken doğru şeyi örnek gösterdiğinize emin olun!.. Emin olun, çünkü günün sonunda, ‘ana, lan saksıymış o’ diyen tanıdıklarım oldu. Gerçi bence bağzılarının yerine saksı örnek alınsa daha iyiydi ya neyse..

Peki doğru örneği nasıl seçeceğiz?.. Ay bu kısım çok heyecanlı işte! Şimdi bilgiç bilgiç laflar edeceğim. Birden kendimi çok mühimsedim:

  1. Kendini mühimseyen bilmiş tiplerden hemen uzaklaşın! Onlardan rol model filan olmaz. Olsa olsa bir blogda bocuk olur, nıhahauyhahaah!.. Şaka be, sıradaki madde!!
  2. Konuşurken sizi dövecekmiş gibi dik dik bakan, kendinden farklı düşünüyorsanız döven, bıyığı seyiren, sopayla dürtülmüş (ki eliniz kırılsın!) eşek gibi anırarak kulak zarı patlatan meczuplardan kaçın! Daha doğrusu kaçııııın!!! Değil rol model almak / aldırmak, popoyu kurtarın olm!
  3. Sorduğunuz sorular karşısında gerilen, sizi azarlayan zaten sorunuza da yanıt vermeyen kromozomal fazlalıkları sessize alın. Gif’li emo gibi, çok eğlenceli oluyolar ehehe…
  4. Termit gibi gördüğü yerde ağaçları yemek, doğayı kurutmak, dünyayı yaşanmaz hale getirmek isteyen değişikleri Dominik Cumhuriyeti’ne gönderin. Otlarla, ağaçlarla hırlaşıp yiyosa kessinler, kendilerini kral ilan etsinler. Bir ay içinde ağaç, bulut, toprak böylelerini adam eder kanaatindeyim.
  5. Aileden sonradan görme mertebesine erişmiş sanattan, iyilikten, estetikten odundan anladığı kadar anlamayan görgü fukaralarını bir tencereye koyun. Üstüne aldığı kadar su ekleyip har ateşte kaynatın.

Gündüz solup akşam açayım ki, bunlardan uzaklaştıkça doğru rol modele an be an yaklaşacaksınız. Arzu ederseniz önümüzdeki yazılarda konuya devam edebiliriz ama şimdi kahve içmem lazım.

Dilerim gösterdiğiniz doğru örneklerle çocuklarınızın her biri gıda mühendisleri olsun, gönlünce çubuk krakerler yetiştirsin. Sanmam ama, eğer, dünyada kahvenin yanında çubuk krakerden daha iyi giden bir şey varsa onu da yetiştirsinler, bana ne ki… Helallik konusu neticesini ise bizatihi aksiyonlarınız belirliyor olacaktır..

Oricinale gel..

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

         İntihalde açık ara farkla dünya markası olmak bir başarı kriteri olabilir pekala.. Altın intihal oscarları, bugünün intihalini yarına bırakma şeklinde ebediyete uzanan edebi atasözleri, bir intihal daha var o da çalmak mı dersin gibi esinlenilmiş güfte ve besteler ve tabi ki olmazsa olmaz bilim dünyası dibin kara seninki benden kara sahiplenmeleri… Aslında belki de intihal kötü bir şey değildir; çok beğendiğin bir şeyi sahiplenme isteğinin az kaşarlı piskopatlık mertebesine erişti erişecek halidir.

              – ”Babacım, bu oyuncak gemicik de onun olmasın, benim olsun mu?” daki masumane istek gibi..

         Hep düşünmüşümdür komşuda pişen bize niye düşsün ki diye. Artık biliyorum, o pişen bize illa ki düşecek, çünkü düşmezse pişirmiyoruz icabında.

       Bütün bu hikmet-i bıkbık bugünkü keşfimin neticesidir. Sabah sabah şeytan dürttü, üniversite ağlarını dolaşacağım tuttu. İyi ki de tutmuş, bir de ne göreyimdi, hıı?! Ankara’nın, Türkiye’nin ve hatta dünyanın en önemli teknik üniversitelerinden birinde bir dekattan daha uzun süre önce tez olarak yayımlanmış ve bakılan noktalardaki göz hareketlerinin sabitlenmesi ile ilgili bir durumu açıklığa kavuşturmuş bir çalışmanın dört dörtlük esinlenmesi bugün itibariyle aynı üniversitenin gayet ana sayfasından video olarak yayımlanmıyor mu? Üstelik en önemli bilim ve araştırma kurumunun üç yıllık desteğini almış olarak. Lakin konuşan kişi, on yıl önce projeyi üniversitenin kütüphanesine tez olarak armağan eden arkadaş değil (görsem tanırım, kesin değil yani). Eğer yanlış bilmiyorsam, sen böyle genius bir başarı örneğinin tezinden esiiiinleniyosun, orijinatörü  senmişsin gibi gekgek gerine gerine baş vidyo eserin olarak takdim ediyosun, bir de belki benim vergilerimden bile kesilerek desteklenen üç yıllık burslara nail oluyosun, bari projenin şu dünyada muhakkak ki bir anlamı oladır diye içimden geçirip iyice dinledim.

           Anladığım odur ki; esinlenilen (!) şey, o zamanki teknikle bile, bu post-esin projenin yanında en kaba tabiriyle Aziz Sancar projesi gibi filan kalmakta. Gerçekten bazı esinlenmeler birebir esinlenilmeli, ufak tefek değişiklikler yapılmaya çalışıldığında ya da belki farklı esincikler organik olarak bir araya getirilmeye gayret edildiğinde, gözceğizime, çok afedersiniz, alışmadık totoda durmayan don örneği gibi görünüyorlar.

        Kısaca, halen devam eden projenin yurt dışı kongrelerde bildiri olarak yayımlanan en önemli sonuçlarından biri şuymuş: Türk insanı günlük hayatta kullandığı sözcükleri nadir kullandıklarına göre ve benzer şekilde kısa kelimeleri uzunlara göre daha kısa sürede okuyabiliyomuş. Örneğin benim önüme ‘ornitorengaverleştirdiklerimizdensiniz’ sözcüğü ile ‘bir’ sözcüğünü koyarsanız ikinciyi daha çabuk okuyabiliyorum bu pek değerli kurumsal destekli araştırmadan elde edilen şaşırtıcı sonuca göre. Bilim ve araştırma kurumları, bu örnekte de netleştiği üzere dünya ilimler tarihine aşmış projelerle biricik sonuçlar armağan edilmesine katkıda bulunmalı, önemli gerçeklerin bulunmasında yol gösterici olmalılar. Bunun için hepsinin gelmiş geçmiş birbirinden anlamlı fon/burs vb dağılımlarını sonsuz kere tebrik ediyorum!…

         Okur, kıymetli araştırmanın sonuçlarına göre kısa cümleleri daha kolay idrak ediyosun ya, sen buraya kendi emojini yerleştiredur; ben bir gülüp gelicem.

         Elimin altında müsekkin niyetine bulabildiğim ne varsa alıp bu anlatılanları huşu içinde dinler ve diğer taraftan bildiri kitapçığına sakince göz gezdirirken dileklerim kabul oldu. Şu koca evrende hiç değilse intihali hakkını vererek yapan haksever Alman araştırmacılar olduğunu görüp çok mutlu oldum. Konusu, araştırma yöntemleri, sonuçları ve hatta yazım tarzı ile hayallerimdeki esinlenme işte buydu! 2015 yılı Ağustos ayında Viyana’da sundukları bir bildiride yukarıdaki araştırmaya ilham olan tezi neredeyse birebir kopyalamışlar. Bu işler salt bir yere özgü değil tabi. Fikri eser hırsızlığı dünyaya mal olmuş yüce bir davranış. Alman araştırmacıları içimden kucakladım, yanaklarına kalpli öpçükler kondurdum.

          İnsan bir projeyi tanıtırken hiç orijinatörüne atıfta bulunur mu, yırtık göz hareketinden çıkar gibi ‘bak bunu biz yaptık’ die çıkar elbette. Bunlar bilim dünyasında görmek istediğimiz hareketler! Zaten intihal yoktur, zaman aşımı vardır. Bu durumda bendeniz iki sene sonra Aziz Bey’in projelerinin ismini değiştirip kendi ismimle yayımlamayı düşünüyorum, söyleyeyim! Bence zaman aşımı salt intihal ile sınırlı kalmamalı. Dolayısıyla, bir ricam, zaman aşımının sağlık ve teknoloji araştırmalarına tümden uygulanmasıdır. Örneğin, her araştırma iki yılda bir tekrarlansın, her metot iki yılda bir kendini yeniden ispat etsin. Bu arada her iki senede bir tekrarlanması mümkün olmayan ve iptal edilen sağlık ve teknoloji ruhsatları nedeniyle meydana gelen kitlesel ölümlerden de her halukarda zaman aşımı sorumlu olsundur.

          Aplikasyon indirip birbirlerine kaş-bıyık eklemek dışında yaratıcı olmayı başarabilen özgün ve salak insanlar, etik etik diye yırtınan safzadeler ise gidip kendilerini yırtsınlar en iyisi. Aman, daha da iyisi ben bunlar için ağzımı bozmayayım, elimi etiğe bulamayayım, sizlere emanet olsunlar. Okuyun, eğlenin gitsin. Daha komiğine rastlarsam haber veriyo olurum muhakkak! Siz de beni habersiz bırakmayın. Ne de olsa global bir değer hırsızlık…

          O vakit, ne diyelim (iki yıl sonra, aşağıdakini biri ben dedim diye üstlenecek tabi):

                   Nohut misali bir aklım var bir de beynim / Araştırma procelerine baktım zeplin gibi şişti içim

Kaan Tangöze – Gölge Etme

tangoze

Sonbahar hiç bu kadar güzel gelmemişti! Sonbaharda Kaan Tangöze albümü geliyor müjdesi gerçek oldu. Gölge Etme, en şahane on iki şarkıyla dönmeye başladı bile.

Gölge Etme‘de on bir Kaan Tangöze bestesi var. Akustik gitar, mızıka ve vokal eşliğinde kaydedilen albümdeki performanslar Tangöze‘ye ait. Sözlerin önemli bir kısmı yine Tangöze‘nin şiirlerinden oluşuyor. Ozan adam, bu ilk solo albümünde, hem kendi efsununu hem de Özdemir Asaf‘ı, Aşık Mahzuni Şerif‘i, Karacaoğlan‘ı tam gaz kanatlandırıp notalarla damardan buluşturmuş…

Gölge Etme, beraber ve solo mutsuzlukları silip de atan bir albüm. Umut dolu, dev yürekli, rüzgarı ardına alıp sonsuzluğa uzanan, karanlığa ışık olan bir eser… İçindeki güneş tek bir coğrafyaya ve tek bir zamana ait değil. Gücün kaba kuvvet olmadığı, müziğin ve ozanların cellatları yendiği tüm zamanlara ait duru bir sesleniş, salt bir nefes…

Albümü didik didik anlatıp ilk dinleyişinizden itibaren çarpılıyor olacağınız duygu yoğunluğu ile aranıza girmeyeceğim. Ne sound‘u ne tarzı herhangi bir kişiye de benzetmeyeceğim; kaldı ki yaratıcılığı, kale gibi yıkılmaz duruşu, sadeliği ve ışığı ile aslen kendinden başka kimselere benzemeyen dünya çapında tek bir Kaan Tangöze‘den bahsediyoruz. Bütününde ise Gölge Etme der ki; bu dünya neler görmüş olsa da bugüne kadar, yanıyor sandığımız ışıklar sönüyor, maviye boyadıklarımız mor, dahili bedhahlar hariciden beter çıkmış olsa da gün gelir karanlığa pusu kuran kötülükler sönmeyen bir büyük ateşin içinde yanar; ve yine albüm der ki daha gidilecek yerlerimiz var, icabında hesabı öder, kalacak bir türkü söyler gideriz…

Uzun tanıtımın kısası, solo Tangöze, rüyaları ve kalpleri gitarıyla ve mızıkasıyla çalan, notaların dibine vurmuş bir ozanmış… Anlamlı güzelmiş.. Beklediğimizmiş, beklediğimizden fazlasıymış.. Bir büyülü sesmiş… Bir büyülü sözmüş…

Şüphesiz ki, Gölge Etme sadece dinlemek için değil duyulmak için de hazırlanmış bir albüm… Kalp kulakçıklarınızı açtığınızda yeryüzünün kirini yıkayan yağmurlar sadeliğinde bir ses duyacaksınız.. Ve zamanlar değişip gölgeler gittiğinde, o ses sizinle var olmaya devam ediyor olacak…

Kaan Tangöze – Gölge Etme – Ada Müzik

Müzik Notları

MOZART IS BORN AGAIN TONIGHT

I am one of those lucky clovers who had the privilege of seeing one of these spectacular concerts of Mozart Marathon with Fazıl Say. Since these musical notes intend to draw an outline of my deep impression personally, they may owe apologies to the classical music authors for any structural misinterpretation in advance.

Genius Turkish pianist and composer, Fazıl Say, performed a series of concerts including the entire piano sonatas of Mozart between the 9th and 13th of June 2015 in four different venues in Istanbul at 43rd Istanbul Music Festival. I loved the definition of these concert series as a marathon literally. I would, hereby, vocalize my picturesque hearings regarding the final leg at Lütfi Kırdar Convention and Exhibition Centre that I was able to attend.

Mozart is the golden touch of the heart; the perfect golden ratio of the music and brain. As mostly accepted, his eighteen piano sonatas are the eighteen representative masterpieces that also led the way to his successors of the romantic era.

The prodigy started to compose them by early 1775s (K 279-284) when he was around 18, and advanced till two years prior to his death. Techically, almost all are composed in three movements and sonata form. They all reflect the affectionate and inspirational character of Mozart. Mozart‘s perceiving the world deeply in a purity through the eyes of a child can simply be heard in these sonatas. Perhaps, this makes him exceptional where simplicity is the utmost unreachable jewel in music and art.

Eric Blom, the Swedish-British music critic in the first half of 1900s, defined Mozart‘s taste as the right thing at the right time at the right length. For me, this is exactly the very same for Say‘s virtuosity and his own scores. Perfectly placed harmony of the structure and form is certainly attributable to their math oriented intelligent minds. Side by side to an arithmetically developed brain, keeping a child’s straight eyes in viewing the world is probably the enigma of aligning all these melodic fragments in such an ingenuity.

Both Say and Mozart started to play the piano at the age of 4. Both composed their first work at very young ages. What one may presume is that Mozart‘s supremely calculated and indisputably touchstone music finds its way for centuries via the hands of extraordinary, revolutionary musicians as Say.

13th of June at Lütfi Kırdar was introduced with Fantasia in C minor K 475 which was followed by Sonata No 14 in C minor K 457. This is an ideal order given K 475’s breath like sort of a prelude to K 457. We learn from Aydın Büke prior to the concert that Say refers this fantasy an opera orchestra as if it is to be performed by a different group of instruments together. From my point, Say started the evening with these seemingly freely constructed but tightly demanding fantasy and echoed it in all broader orchestral forms to be heard. K 457, composed in 1784 autumn, was not the only one to make the deepest influence on Mozart‘s successors, e.g. Beethoven‘s Pathétique sonata, it also might have paved the way to Schubert‘s Erlkönig according to Say. Since these two C minor pieces are the only piano sonatas that Mozart wrote in the minor key, they make us think that these are very personal works of him. Hence, once again a very good preference for the opening and let the audience internalize the atmosphere.

After then, the evening continued with Sonata No 9 D Major K 311 which was probably written together with K 309 and K 310 in 1777. I was curiously wondering this well-known jokingly cadence at the end that would definitely lead us to believe that this is the end of the section, but playfully continued with two additional measures likely a motif for the development part. My curiosity ended with the well-balanced playing of Say so that I could engage in the piece at once. Rondeau section, like a piano concerto itself, has earmarks of Haydn‘s string quartet that provided the melody with the national anthems of Germany and Austria for Say. You may also wish to listen to K 311 once again including all these remarks.

After the interval, we had the pleasure of listening to Sonata No 11 in A Major K331 ”Alla Turca”. It is perhaps the most outstanding one with a prominent melody to imitate all the trumpets, Turkish drums and other instruments in one instrument. Say‘s playing the first movement inspired by a German folk song was impeccable. That was beyond playing a music, more a heavenly chat with the piano. Menuetto and Alla Turca parts were so cheerfully played that we, as the listeners, started to become impatient for the final one, Alla Turca Jazz Op 5b, by Fazıl Say which was applaused all aloud at the end.

Sonata No 13 in B-flat Major K 333 is known as a long and difficult-to-play work of Mozart. Say turned it into a musical feast with his soft but sensitive and vivid touches. We also learn from Aydın Büke that Say mentions that one as the Magic Flute due to its first movement, Andante grazioso.

There are some unreachable instants that happen only once in a lifetime. I can heartily say that we witnessed one of them. In other words, Mozart was born again that night. It is my pleasure to inform all the readers that Say has recorded Mozart‘s complete series of piano sonatas that will be released this fall (2015). Finally, I would like to add Blom one thing, the right thing at the right time at the right length via the right hands!

Müzik Notları

Kaan Tangöze – Taksim Meydanı

Bazen gidemezsin… Kaçamazsın kendinden… Bir buğulu ses, bir büyülü söz, ‘alev almış bir ateş’ yakalar seni.

Kirpiklerinin dibi acırken ağlamaktan dünyayı kucaklayan kolların olur bazen…

Kral’dan boğazındaki yumruya eşlik eden asri zamanlar ağıtı:

‘Korkma sönmez bir ateş bu, şimdi Taksim Meydanı’nda yanar’… Sonbahar’da Kaan Tangöze‘ye yakalanmaktan korkma ve dinle!…

Bırak deli yazar yazısıyla, kral müzisyen müziğiyle konuşsun… Sen de oku & dinle & yalnız bırakma!

Yüreğine iyi gelsin!…

 

Müzik Notları

Zamanı Durduramayacaksan Sakın Gelme!

Hayatını müzikten kazanan dostlarımıza ayıp olmasın diye kel başıma müzikle ilgili yazı öksürmemek için çok direndim. Direnişim sırasında bu bölümü hakkıyla doldurabileceğine inandığım, 7 / 24 dinlemekten bıkmadığımız birbirinden değerli müzisyenlerle çok başarılı görüşmeler yaptım. Ancak dünya üzerindeki her on başarılı görüşmenin dokuzunda olduğu gibi benimkiler de tam takır kuru bakır sona erdi…

Kısaca sitebocugu sayfalarında zaman zaman karşılaşacağınız müzik notları zatımın külliyen o gün aklına esip de dinlediği notalardan ibaret olacaktır. Beğeni subjektif, pabuç dil projektiftir. Netçe olarak bu sayfayı okuyan sen, ben, bizim oğlandır… Rastgele!

Gelelim bugün üzerinde cahil cahil konuşacağım için beni yuhalıyor olacağınız Creedence Clearwater Revival (CCR) hitlerinden oluşan Chronicle‘a. Tam bir haftadır ‘alcam seniii!’ diye rüyalarıma çıkan CCR’nin gayet Pendulum‘u için hafta sonu Shades‘deydim. Okuyacağınız öykü, Pendulum diye yola çıkıp ufak bir çarkla Chronicle‘a dönüşümün kısa bir anlatısı aslında. Beni yolumdan çeviren zat-ı muhterem ise muhteşem Süleyman ve galiba ‘albüm Ankara’da olsa alınız’dan öte ‘afedersiniz de benim biraz Shades’im geldi’ durumları…

Pendulum rüyada vahiy olundukta Cumartesi bir koşu arabayı garaja bağlayıp Shades‘e indim. Shades, kapısından içeriye girdiğiniz andan itibaren zamanın durduğu, dünyanın dışarıda kaldığı bir müzik evreni… Kısa pantolonlu Ankara yıllarımın rüya ortamı, abartıyorsak üzerinize alınmayınız, beni ve benim gibileri ıslah edip topluma kazandıran bir rehabilitasyon merkezi… Bu büyülü mekanı efsunlayan zat Süleyman; sırrı ise tükana girdiğiniz anda o sırada orada bulunan herkesle sanki kırk yıldan ahbapmış gibi konuşulan konunun tam da orta yerinden sohbete dahil olma ve kapıdan çıkarken zamanı geçici süreliğine durdurma serbestisi…

Diyelim ki; evrende on yıl başıboş molekül gibi dolaştınız, yordunuz, yoruldunuz, hırpaladınız, hırpalandınız; hırpıklarınızı gidermek için müzik dolu sohbetlerin sıcacık çayını demlediği, adeta sizi beklediği ve kaldığı noktadan devam ettiği, zamanın en güzel anlarda durduğu bir yer arayışı içindesiniz. Bu yuva benim için Tunalı Pasajı’nın alt katıdır. Çünkü bilirim ki dünyanın çirkin halleri ve zamanı durduramayanlar bu dükkandan içeriye giremez. Hayat yekpare bir süreç olarak dışardaki zombişler tarafından devam ettirilirken, burada zombikliğinizden sıyrılır, sadece o an’ı yaşar, müzik konuşur, sıkı adamlarla tanışır ve mutlu olursunuz. f(Shades)=Yaşamın başı sonu anlamsızca tanımlı löplöplüğünden kaçış mabedi… An’ın huzuru ya da kendime benzeyenlerde bulduğum huzur… Kaldı ki bundan öte bir şey değil benim cennetim, basit bir tüme vasvarımla biz genetik uyumsuzların cenneti… 

İşte bir koşu 450 km’nin geride bırakıldığı bir Cumartesi öğleden sonrasında siteböcüğü Süleyman‘a ünüledi: ‘Aralık 1970 – Pendulum!’ Ve Süleyman siteböcüğü’ne en nazik ve ikna edici tavrı ile dedi ki: ‘Pendulum senin içinde bulunduğun teknik imkanlar, daha doğrusu imkansızlıklar çerçevesinde biraz zorlayıcı gibi; ama bak sana alternatif öneriler. Umudunu kaybetmeden bir bak bakalım…’ Böcük, bu yol doğru yol değilden çok bu yol senin yolun olmayabilir mesajını net olarak aldı ve Chronicle‘ı seçti.

Ve kaydın öyküsünü dillendirmeye başladı:

Hep dediğim gibi, fikrim odur ki dünyanın en mutlu birlikteliği müzik grubu ve plakçısı arasındaki uzun süreli beraberliklerdir. CCR’nin sabit kalesi Fantasy Records’un Ocak 1976 toplaması Chronicle (halk arasında Chronicle Vol 1 ya da Chronicle: The 20 Greatest Hits adı ile de bilinir) grubun yirmi muhteşem şarkısını biraraya getirmekte. Muhteşem dediysem laf olsun diye söylenmediğinin altını çizip kenarına çiçekli, kalpli kenar süsleri ekleştirmek isterim. Çünkülerin birincisi, kendisi salt Amerika’da altı buçuk milyon kopya ile grubun en bolluk bereket içindeki albümü olur, ikincisi döndüre döndüre üf bile demeden dinlenebilitesi var, üçüncüsü itiraz edeni çizerim. Yirmi şarkıdan on beşinin vakti zamanında listelerde ilk on’a girdiği bir olay söz konusu ise bence bana otomatik olarak üç numaralı hak doğar. Rockun, popun, avant-garde‘ın, politiğin, apolitiğin, yazanın, konuşanın, herkesin doğrusunun dünya üstündeki tek doğru, diğer her şeyin çizilesi olduğu şu aklıselim günlerde işbu üçüncü madde de benden dünyaya armağan ola!…

Sıradaki paragraf, ‘dinlediğin, çizdiğin senin olsun, içindekileri dökül’ diyenlere gelsin. CCR’nin liste başı single‘larından derlenen Chronicle‘da grubun debut stüdyo çalışması Creedence Clearwater Revival (1968) ile başlayıp dağılmadan hemen önce çıkardığı Mardi Gras (1972)’a kadar olan albümlerinde yer almış ve ortalığı sallayıp başını döndürmüş bayrak şarkılar ve cover‘lar var.

Susie Q, I Put a Spell on You, I Heard It Through the Grapevine dışındaki tüm şarkılar grubun beyni John Fogerty‘e ait. Beatles ve Stones‘dan sonra hit üstüne hit deviren grup olarak da bilinen CCR’nin efsanevi ismi Fogerty‘nin (vokal, gitar) yer yer politik içerikli şarkı sözleri ile de sıkı fıkı olabildiğini Fortunate Son‘da görmek mümkün. Güneylilerin, ağızlarında bir torba akide varmış gibi tıkır tıkır şekerli aksanı Fogerty‘nin kumlu, tenora çalan ses rengi ile bir kulak ziyafeti oluşturuyor.

Chronicle‘da yer alan ve ilk hali Nisan 1970 tarihli bir Cosmo’s Factory zaferi olan I Heard It Through the Grapevine‘da 11’06” lik süresi ile rehavetten hafif yayılmış bir Louisiana havası hissedilmekte. Kaydın, bu toplama albümden yine aynı tarihte (1976) çıkan single olduğunu da ekleyelim. Şarkıyı diğerlerinden ayıran bu süre-kaygısızlık ve ‘insanlar duyduklarından değil, gördüklerinden öğrenirler’ sözleri size ne çağrıştırır bilemem ama beni evime, karış karış dolaştığım sokaklara, kısaca en son içinde köpekbalıkları yüzerken yaşlı gözlerle izlediğim Mississippi ve civarına götürdü.

En sevdiğim parçalar hepsi. Proud Mary, Bad Moon Rising, Down on the Corner, Travelin’ Band, Who’ll Stop the Rain, Long as I can See the Light, Have you Ever Seen the Rain, Hey Tonight, Some Day Never Comes diye yazmaya başlasam tembelliğimden eksik kalan diğer yazamadığım şarkılar için yalan söylemiş olurum. Bildiğimiz en iyilerin toplandığı albüm olduğu için aynı bilindik temiz, net akorları duyuyor olacaksınız. Hüzün sesli minörler dahil koyu Güney spiritüelizmine kaymayan, ruhu hep yukarılarda swamp rock / roots rock olarak tabir edilen dipli köklü bir müzik dinleyeceksiniz… CCR’ye kulak vermeden müziğin tarihçesini anlamaya imkan olmadığını da söyleyelim…

‘Ablam, sen kafayı neyle çizdin, alem uzaya adam gönderiyor, sen nayntiinsevıntiiz diyorsun yahu’ diyorsanız uzaydaki adam da CCR dinliyor müsterih olunuz. Bir yerlerden ‘registered‘ albümlerini edinip dinlemeden müsterih olunamayacağını da unutmayınız. CCR hepinizi ıslah etsin! Rock forever…

Creedence Clearwater Revival Chronicle (Ocak 1976, Fantasy Records)

John Fogerty – vokal, lead gitar

Stu Cook – bas gitar

Doug Clifford – davul

Tom Fogerty – ritim gitar