Category Archives: Laf Ebesi

Bugün Neye Sıkılsam – II

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Son dekatta en sık kullandığım cümle ”çok sıkıldım” olmuş. Ondan öncekinde de ”sıkıldım!”. Bu  durumda sitebocugunuzun konu hakkında destansı bir içerikle dolup taştığını tahmin edersiniz.

Can sıkıntısı, ‘’boşluk’’ hissinden ileri gelebileceği gibi etrafımızdaki salaklıklar sebebiyle de börtleyebilir. Bir kısım salaklıklardan canımız böngürdediğinde ‘’gıcık oldum vualla’’ dememiz muhtemeldir.

Meselağsı ben işyerinde patronuna gıcık olanlara gıcık olurum. Neymiş, emeklerini görüp onu müdür yapmamışlarmış. Kendini avokado zanneden soğana bakıp şükretmiyor da… Tabii çözüm odaklı biri olarak hemen bana serzenişte bulunan arkadaşa döner ve ‘’Iii-Ka’ya soralım bakalım. Bizim iş ilanları ne durumdaymış’’ diyerek vaziyeti huzura kavuştururum.

Diyelim ki  ülkeler arası üst düzey iletişim becerisi gerektiren diplomatik bir havadise rastladım. Ya da bu kritik ötesi sürecin en üst düzeyde …. ….. ile dolu, kapsamlı bir haberini gözlerimle gördüm. Kimsecikleri suçlamam. Saniyesinde yazılı basına sıkılıveririm: ‘’ey kaleminin poposu kirloş gasteçi! Sennn ne yazdığını bileyong nu sayın lenn basın? Editörün uyyyo mu goççum? Ağzın burnun torba değil ki büzesin!! Neçüng editip büdütüp de yazmıyon, hatta hiç yazmıyon, insan ağzından çıkan haberüüaaghk!!’’ derim. Ortada yazılacak ne kutlu konular var oysa. İlla herşeyi ben söylücek.

Hiç olmadık bir saatte sıkılasım gelirse derhal sosyal medyayı açarım. Nas’osa sosyal medyadan dalaşacak birini bulur, en olmadı sosyal medyanın kendisine çatarım, sıkıntım geçer umuduyla sanal alemlere akarım.

Kadına yönelik pozitif sonuçları olabilecek iyi niyetli şiddetin önünün açılarak teşvik edilmesi, çocuk yaşta evlilikler, kadının bedeninin sahiplenilmesinin kötü bir şeymiş gibi gösterilmesi ile ilgili haberler, kadının affedersin her boka karışıyor olması yetmiyormuş gibi başlı başına çok can sıkıcı olabiliyor. Yok benim için değil de etraf tahrik olunca mecbur kalıp sıkılırmış gibi yapıyorum. Neticede kanun koyucu ben değilim, bana ne. O yüzden şimdilik -mış gibi yapmak yetiyor kanımca.

Bazen de yok numarası yaparım… Sırf sıkıntıyı kafeslemek için. Sıkıntıyı inkar yerine kendi yokluğumu ilan ederim. Misal ulvi projeleri beğenmeyen mi var. Bilincim yerindeyken ya da kanmamış haldeyken yaptığım ne malum! Senin için iftira atmak kolay tabii!! Yani tam canımı sıkacağını sandığın noktada, sokak lambası olmayan sokaklarda mikemmel bi kamuflaja yatarım. Böylece, yeni dünya zekalı sıkıntı beni görmez. Hahah, böyle yaptığımda onu çaktırmadan çok pis kovalamış oluyorum ama.

Ne var, ne bakıyon bööön bööön. Utanmasan eline pankart alıp gezersin. Utanmıyosun zaten de neyse ki gördüğüm yerde seni ve pankartını baştacı ilan ediyorum. İşini ben bulucam (iş=bana hizmet), karını ben bulucam, çocuk sayına ben karar vericem, espri lazımsa ben yapıcam, bi de yok pankartın yok yürüyüşün. Ohhooo ne ala Guatemala! Artık hangi birine yetişicem, şükürlerce ki benim yetişemediğim yerde yetiştiriyorlar.

Kusura baksan da bakmasan da ömür çatlatan, çok güzel bir insanım bence. Aksini iddia edeni ne yapacağımı t,,,m dünya biliyor. Hatta dr. Streynç, thOr ve huLk da biliyor!! Kimse Marvel’e ne kadar nefis bir insan olduğumu öğretmeye kalkmasın! Gad tenkis ki biz bunu zaten biliyorum. O yüzden aldığım yüksek görgü, ileri terbiye ve muazzam eğitim düzeyime dayanarak hepinize ikileyiniz ulanınız diyor; beni çok sevmeye ve okumaya devam etmenizi diliyorum.

Sabah Uykusu

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Sabaha karşıları göz kapaklarıma iki koca fil oturuyo umrundaysa.. Sağdakinin adı ‘baban da az uyurdu’; soldakinin adı ‘bok yeme uyu!..’.

Alarmın zortlamasıyla beraber bu kamyon arkası yazıtı ruhlu feylesof fillere karşı argüman geliştirmek hiç kolay değil takdir edebiliyorsan. ‘’İş var şekerim’’, ‘’trafik var cumbocan’’, ‘’daha karpuz mu keseceğdin lan sayın fil’’ler bittikten sonra sol gözün üst iç tarafındaki kirpikte inceden bir kıpraşma başlıyor. Bu kıprışım giderek dış kanattaki kirpiklere ve sağ göze doğru yayılıyor.

Göz kapaklarımı muşmula gibi açmaya başladığımda kendimi günün kalan kısmını Berlin hayvanat bahçesinde ziyaretçilere su püskürterek geçirecek filciklere veda ederken buluyorum…

Sabah uykusu kendimi bildim bileli kendisini uyumaya doyamadığım.. İstemeye istemeye gittiğim anaokulundan istemeye istemeye gittiğim üniversiteye değin hep sabah uykulu bir dünyanın hayalini kurageldim. Gerçek hayattaysa bütün öğlencilerin, tam gün okula gitmeyenlerin, metazori altı senelik fakülteler okumayanların, okurken beş para almadan nöbet tutmak zorunda kalmayanların yataklarını caaaarrrt!! diye ortadan ikiye ayırasım geldi.

Hayır, o kadar uyumadık uyumadık da n’oldu diye düşünüyor insan? Neler neler oldu; görmek için bi’ beş dakka gözlerini açıp da etrafcağızına bakı bakı mı versen?…

Pekala, ben sana söyleyeyim, şu oldu: Ben uyumadım, sen saatleri geri alaaa alaaaa uyudun, uyudun da karpuz gibi büyüdün mışılcan…

Bak, ben sana uyuma demiyorum! Yine uyu, ama uyuduğun yerden benim beş dakikalık sabah uykumu on saniyeye indirme be güzelim. Senin uyuduğunu benim uyumadığımla telafi etmemiz sana da biraz tuhaf gelmiyor mu?..

Sen bunu düşünürken ben de biri uyur biri bakar kıyamet ondan kopar atasözümü gelecek nesillere emanet etmek istiyorum. Mümkünse eli kürekli bir nesil bulabilirsem onlara emanet edeyim ki iki dakika huzur içinde uyuyabileyim. Az uyumak insanda galiba böyle sevecen duygular geliştiriyor…

Aslında uykunu alarak gerine gerine uyanmak ve etraftaki herkesin halen fosur fosur uyuduğunu görmek ayran üstü şerbet gibi bişe olurdu herhalde. Çünkü yine herkes uykuda, sen tek başına cin baba olmanın ağırlığı altında.. Belki güneş bile doğmuyordur artık bilmiyorum ki. Ne de olsa uzun zamandır görüşmüyoruz…

Kendimi tuzsuz, baharatsız, içi geçmiş bir karnıyarık yemeğindeki soğan gibi hissediyorum. Hükümsüz..

Ya da şöyle söyleyeyim. Şimdi, yani tam şu an ghkk! deyip ölsem ‘’acaba öldüm mü lan ben’’ diye düşünürüm. Çünkü o kadar uzun zamandır uykumu alamıyor ve ikimizin yerine de uyumuyorum ki.. halen yaşayıp yaşamadığımdan bile emin değilim. Ufacık tefecik içi dolu zombicik olmuş olmayayım sakın ha diye ara sıra kendime su pıspırtıyorum…

Peki ya sen, sen hala yaşıyor musun? Sabah olmadı mı henüz? Ses mi versen ki anlaşılması için.. Ama doğru ya, senin sesin bile çıkamaz ki.. Uyurken..

kıyamet

 

bir çocuk ölür..

sonra bir çocuk daha

tekerlekli sandalyesinde

ayakları dizlerinden kesik,

avurdu avurduna çökük,

fakirlikten kendi bedeninden on beş yaş büyük adam

ilk çocuğun babası

önüne düşer,

iki çocuğun havada parçalanırken elele tutuşmuş sekiz parmağı…

 

karısını görmeye çalışır o hengamede..

sağ işaret parmağı püskül saçlı canavarın

ayakları dizlerinden kesik,

avurdu avurduna çökük,

fakirlikten kendi bedeninden on beş yaş büyük adamın

sol gözünü çıkarmadan önce

Delinin Blog’u

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Neymiş efendim, niye habire deneme yazıyormuşum? Sudan hafif bir blog’da roman yazan ilk insan olmak istemediğim için olabilir mi?..

Yani bunlara deneme diyebilir miyiz o da meçhul aslında.. Daha çok “deneyememe”, “acaba denedim mi lan ciddenleme” gibi isimler daha uygun olabilir. Aman neyse ne. Gerçekten beni şaşırtıyorsun okur.. Nadir de olsa bir şeylere hala şaşırabildiğini görmek bakımından takdire şayansın tabii.

Niye yazıyorum? Ne bileyim ben… Sanki sen her boku çok bilerek yapıyorsun da.. Herkes her zaman her şeyi bir şey için yapmaz. Bazen böyle boktan cümleler kurabilmeyi ister. Daha boktanını kurabilen varsa buyursun kursun. İtirazımız olmaz. Engellemeyis. Döümeyis. Tükürmeyis. Hatta tekmelemeyis… Ama okumama hakkımızı kullanabiliriz.. bazen bir şeyi görmemek görmekten daha iyidir..

Duymamak da duymaktan daha iyi olabilir. Ama duyuyorum… Öyleyse babam var! Çünkü içeriden ‘’yuuuh!! tüüüü!!!’’ sesleri geliyor. Bir an Fenerbaaze stadını kentsel dönüşemeyişimle bizim eve taşıdılar sanıyorum… Babam, koca stadı coşturan amigo edasıyla televizyondaki haber spikeri ile kavga ediyor. Babamı dinliyorum, gözlerim kapalı..

Gerçi spikerin günahını almayayım. Babam, konuya da kızmış olabilir. Her halükarda bacadan düşüp bacağını inciten Noel Baba gibi bir babam var. Hediye çuvalında iyi niyetli, oyuncaklı düşünceler de olsa canı yandığı için onları efendice dağıtmak yerine bağırarak ifade etmeyi tercih eden..

Bütün bunları yazarken bana bir gülüşüm geliyor ey okumaz okur. Okumadığını biliyorum ya, accık ondan.. Eğer okuyaydın yirmi milyonluk şehrin yirmi milyon birincisi olayım diye cıbıldak ayaklarınla koştur koştur gelmezdin diye düşünüyorum. Ya da acübağ kağıt alerjin filan mı var? Dilin felan şişip kurdeşen neyin döküyormuştuysan.. Dediğim gibi, bu benim düşüncem. Ya da, kısaca sana ne?.. Sonuç olarak, sınavlara hazırlık kitapları dışındaki kitap satış oranlarına bakarsak okur kimliğini özenle saklamayı başarıyorsun…

Yaa gördün mü, bak?.. Konuyu nerdeeen nereye taşıdım. Deneyememe böyle bir şey işte. İsmin bir kendini bilmeme, bir tuhaf tuhaf cümleler kurma hali… Bence yine de ismin etliye sütlüye bulaşmayan sade hallerinden yeğdir. Yeğ olan nedir? Delilik, gizli özne.. Hihohhoh, iyice gizledim ki bulamayasın😊 E özneyi açık edersem ciddiye alıp okumazsın. Çünkü sen en akıllısın. Nazar değmesin diye öyle değilmiş gibi yapıyor olabilirsin, o da kimseyi ilgilendirmez.

Geldik hiçbir şey yazmadığım bir yazının daha sonuna. Hadi gel, el sıkışıp gülerek vedalaşalım… Kimbilir ki bir sonraki yazıyı hangi vakitlerde eserikli eserikli yazarım. Haa, kim yazar?.. Birinci tekil şahıs öznesü, gizlü delü!..

Kiip it ez üç yaş ez pasibıl…

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Dünyanızda geçirdiğim zamanın önemli bölümüne türlü çeşit gerizekalılıklar sığdırabildiğimi söylemiştim… Gezegeninizin en sevdiğim yönlerinden biri kesinlikle bu! Her tür gerizekalığa izin veriyor. Dahası mis gibi teşvik edebiliyor. Yeter ki sen onu karşılamaya hazır ol!..

Mesela her şey yolunda mı gidiyor? Ne saçma! Henüz içinden geçirmeye başladığın anda birileri her şeyin ‘ekstra’ yolunda gitmesi için karışmaya başlar. Ve bu karışan zevat, genellikle ne her ne de şey hakkında bilgi sahibidir. Fakat karışmazsa öleceği için muhakkak karışması lazımdır.

Yani her şey yolunda gibiyse hiç merak etme! Birileri gelip yolun ortasına.. çiçeeni sokuşturmak için elinden gelen ‘iyi niyet’i sergileyecektir. Senden beklenti VIP bilet alıp çeerdeh çitleyerek bu incir ağacı dikme törenini izlemendir..

Arap saçı ederek iyileştirme ritüeline, atalarım kadar kibar olamadığımdan olsa gerek, etme bulma dünyası gibi ters yüz edilmiş ve gelişine yaşamaya gönül vermiş bir felsefeyle sessiz kalamamaktayım. Bu da ‘edersen dakkasına bulursun’ şekil gayet kapitone düzlüğünde kıt zekalığım nedeniyle olabilir.

Ve fekat diplomasiye de gönül vermiş bi’ kişilik olduğumdan önerilen fikirler harikasının neden olmayacağını öncelikle en diplomatik ve akılcı dille izah etmeye çalışırım. Hani eskilerin ‘’güzel güzel, sıralı sıralı anlat çocuğum’’ dedikleri:

‘’Bakınız, şimdi elimizdeki kurallar, malzemeler, kaynaklar, bu kaynakların mevcut dağılımları, getirileri, götürüleri. Bizim gayet yolunda giden işlerimiz. Uluslararası standartlarda kabul gören metriklerle performans çıktıları. Sizin dediğiniz gibi yaptığımız durumda ortaya çıkabilecek aksaklıklar’’ (ki buna işin helvasını kavurup konu komşuya dağıtmak da diyebiliriz) gibi normal insana ‘’oha lan gidip kendimi mars’tan intiyar ediyim daa ii’’ dedirtecek argümanlar filan…

Ancak üç yaşındaki çocuğa nasıl ki izahla ikna her zaman mümkün olmuyorsa aynı IQ’daki büyüğe de mümkün olamayabilir. Çocuğa bir şekilde ‘’Şimdi sen küçüksün. Büyüyünce yapabilirsin’’ dense de elin eşek kadar adamına ‘’Sus. Çünkü sen gerizekalısın’’ denmez.

İşte bu diplomatik dil bitince üç yaş diline dönmem gerektiğini çakozlarım. Aslına bakarsan bu aydınlanma ve aydınlatma (=dellenme) halleri hayatımın tek kısa metraj akıllıkları! Lakin süresi on üç ila on beş dakikayı geçmediğinden şahsıma bir faydası olduğu söylenemez..

Dolayısıyla sayın okura bu aşamayı en önce uygulamasını acayip tavsiye ederim. Şöyle ki; taa ilk baştan ‘’Öneriniz için teşekkür ederim. Ama bu hali ile öneriniz bize uygun görünmemektedir’’i yapıştırmak dururken efendice laf anlatmaya çalışırsan embesillerin efendisi olmakla kalmaz üç baba cilt kitabını yazıp üstüne filmini çevirirsin… Ya da denenmişi deneme işte 😊

Dur bunu da anlatayım, öyle git.

İşim gereği, afedersin dünyanın her yerindeki her tür canlıyla iletişim kurabiliyorum. Bunları tek hücrelilerden hücresizlere şeklinde sınıflandırabiliriz sanırım… Beynini hiç yaşlandırmayan, itinayla ilk günkü kutusunda koruyanından dünya tarihine zekasıyla olmasa dahi nüfus artış hızıyla damgasını vurabilecek popülasyona kadar… Bilim de para gibi evrensel gördüğün üzere..

Ucuz iş gücü olduğu iddia edilmesine rağmen, muhtemelen idiyotluğum kaynaklı nedenlerden dolayı orta ebatta bir kıta parası ödeyerek teknik sayılabilecek destek mestek aldığım durumlar olabiliyor. Aslında daha çok mestek alıyormuşum gibime geliyor. Çünkü bırak her sorunu kendim çözmeyi aldığım bu hizmet karşılığında kendilerine her gün yeni bir teknik bilgi öğretiyor olmak biraz aklımı karıştırmıyor değil. Parayı neden kendime değil de onlara verdiğimi hala anlayabilmiş değilim…

Geçen gün bunların yöneticilerinden birine ‘’ekibinizdeki yeni elemanlara kısa bir eğitim vermeyi düşünür müsünüz ki ne?’’ diye sordum. ‘’Pardon da size tahsis ettiğimiz arkadaş en deneyimli arkadaşımız, tam on yıllık’’ dediğinde biraz tansiyonum düşmüş. Bizimkiler içeriden tuzlu ayran yetiştirene kadar kendimi ‘’Hobi olarak mı zeka kübüsünüz yoksa kırmızı et yememekle alakalı genel bir sıkıntı mı acaba?’’ derken buluvermişim…

Yani geleni gideni ‘hayurlusu’ sükunetiyle karşılamak, icat çıkarmayıp beyni geliştirmemek, ya da benden çok parası vardur o halda her dedüğü altundur deyüp bön bön kabullenmek varken bunca çaba nedir, bilemedim…

Eh, senin de bildiğini sanmam. Bak hala bakıyosun..

Bir Nisan Kutlamıyorum. Örf ve Ananem Değil! Ayrıca, Sensin Balık!!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bir bir nisan daha geçti. Neyse ki etrafımda şaka yapacak kimse bırakmadığımdan kimse zatımın ulu âlisine münasebetsiz şakalar yapamadı.

Çatlasalar da patlasalar da yaptırmadım kimseye şaka maka. Hiç sevmem zaten öyle illümünütü işi şeyler. Şakayla kakayla uğraşacağına git bi avemede gez. Açılır ferahlarsın. Fena mı olur? Dur sen yanıt verme, sıradaki yanıtı ben senin yerine veririm: – “Olmaz.”

Bak her türlü hizmeti sunuyorum sana. Cumartesi demiyorum Pazar demiyorum hep senin için çalllışıyorum. Tamam, bu yazıyı belki Pazartesi yazıyor olabilirim. Ama Pazar günü hep seni düşündüm. Fazla mesai bile istemeden üstelik.

Tabii bunu anlayacak insan evladı nerdeee?.. Çünkü bi de nammmkörsün, bi de incir ağacı dikicisiiin! Aman geç kaldın! Hadi, koş hemen bir ankete katıl. Kişi başına düşen mutsuzluk sıralamasında birinci ol.

Mutsuzluk dedim de, dediğim gibi etrafımda beni içten seven hiç kimse yok. Üniversitede fahri doktoramı yaparken falan da böyleydi. Hep kıskanırlardı beni. Odamın duvarındaki nazar boncukları çatlar, pul pul dökülürdü. O yüzden o günlerden bi’ dene bile arkadaşım yok inan. Ay bi’ dur yaa, duygulandım. Föhürşşşk föhürşşk diye ağlıcam şimdi…

Neyse kader utansın. Zaten kadın adam duygulanabilir. Haa  kadın adamı mı merak ettin şimdi de? Kadın dediğin de adamdır. Kadın diye bir şey yoktur ki. Yani bilimsel olarak mecburiyetten kadın adam demekteyim kendime. İşte bunlar hep bilim hep özgürlük.

Ayriyetten, bir kadın adam olarak nerede duracağımı, büyüklerime saygıyı .ok iyi bilirim. Klavyenin . tuşunda bir dandiklik var. Bazen basmıyor. Takılma!..

Ne diyordum? Saygı. Evet, bizler saygıyı büyüklerimizden öğrendik. Sizler gibi (yani benim dışımdaki herkes) atalarımızı inkar etmedik. Bir gün bile demedim ki benim atam bir plankton. Yeri geldi, kitaplarda üstünü çizdim. Yerine hala yer yer görüldüğü söylenen bin beş yüz yaşındaki evliya atalarımı, her illete derman tükrük hokkalarını, gün gelir bunları kabul etmezsen diye de yer misin yemez misin en kabasından kuvvetimi koydum.

Sen mutlu ol yeter!

Ordan bakınca beni kinbaz, cahil, yalancı olmakla itham ettiğini duyuyor gibiyim. Ama duymuyor da olabilirim! Kaldı ki kim akıllı kim uslu belli değil. O yüzden tek akıllı benim. Benim sana iki nisan şakam da bu. Çünkü şaka yapılacaksa ben yaparım. Ve ne zaman yapılacağına ben karar veririm. Sakın bi daa bana bir nisan bir insanlarla gelme! Ekikih, bak bu da bi’ şaka!..

Neyse okur. İşte senin için bu denli çok çalışıyor, yazıyor da yazıyorum. Aramızda denli bir ilişki var da diyebiliriz. Çünkü ben edepli ve denli bir insanım. Benim de senin gibi umrumda olmayan her şey umrumda aslında. Umrumun ince gülü. Hahah, işte yine şaka yaptım! Gülme!! Keserim şakanı!!! Takvimden bir nisanı kaldırırım. Bu gördüğün son bir nisan olur. İstesem nisan ayını toptan kaldırırım. Çok güzel bir insanım çünkü. Kendime bayılıyorum resmen. Keşke herkes benim kadar kendime bayılsa. Ama bayılacak!! O da olacak. Ehüeheböhöh, amaaan şakacıktan canım. Çok seviyom seni. Ölümü gör, sen de beni sev, bari bu aralar!..

YAŞASIN TİYATRO!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Hayatımın her dönemine farklı eblehlikler sığdırabilmiş biriyim. Merdivenlerden pır pır inişimi görenler ‘’Kuş uçar, sen konuşu hatırla! Yine düşüp kıkırdağına kadar kırma!!’’ diye arkamdan bağrışıp dururlar…

Gerçek bir geri zekalı gibi davranmak zorunda kalmadığım, normale yaklaştığım anlar da oluyor tabii. Ama neyse ki onlar fazla uzun sürmüyor…

En favori çatlaklıklarımdan biri kanatları saklı bir canlı türü olduğuma dair ezeli inancım. – Cak cak edeceksen devamını okuma! Benim inancım da bu kardeş, seni hiç enterese etmez. Ben nasıl ki sana bayılmıyorsam sen de bana bayılma. Ezcümle, birbirimize bayılmıyoruz diye birbirimizi boğazlamak zorunda değiliz. Yani.. herhalde değilizdir, ne bileyim..

Gelelim yerçekimine karşı anlamlı direnişimde yaşadığım belli başlı zorluklara, iki nokta üstü üstüne. Malumun ilamı ki uçan, kaçan, konmakla ilgili sorunlar yaşayan afacan bir canlı türü olana hayat bazen çok zor. Özellikle de yerçekimi icat edildi diye götü yere, oturduğu koltuğa yapışık yaşamak zorunda olduğunu sanan tiplerle aynı habitattayken.

Kimi Nıyutın bağımlısı popolar o kıymetli koltuklara öyle tutkallıdır ki kalpleri o tutkalla atar. Uzay mekiği yakıt tankı bile yeri gelir mekikten ayrılır, yerçekimsel popolar koltuktan ayrılmaz. O tutkal ki, ki bildiğin capon, kutsala eşdeğer ilan edilir. Bencileyin (ebleh) olmayan her canlının kendilerine yüz göz sürmesi, sürerken de şılllak diye yapışıp kalması beklenir.. Şahsımın yerçekiminden anladığı budur.

Bense kendimi bilmediğimden beri sahnede uçuşan pelerinlere, büyücünün siyah şapkasına, dekorun ortasına yağdırılan yağmura, dört duvar içindeki rüzgarlı fırtınaya, beden ve ses virtüözü oyuncuya, kısaca perdenin tepesinden naniiik yapan herkeslere pek aşığım. Kuvvetle muhtemel, sahne ve perde, yoğunlaşmış geri zekalılıktan muzdarip olma müsebbibimdir. İnsan kendini bilmediğinden beri bir şeyi biliyorsa zekası biraz gelişemiyor olabilir. Şüphelerdeyim…

Kuş kapasiteli beynimle düşünüyorum da medeniyet uçarken de konarken de efendiliğini korumak, uçuşunu bozmamak, bir kuş asaletiyle ardında iyi bir rota, dünya yüzündeki tüm kuş türlerinin hakkında iyi şeyler cıvıldadığı bir isim bırakmak filan olabilir… Hatta medeniyet belki de kavga etmeden ve kavgaya sebep olmadan ayrılıp gidebilmeyi becerebilmektir.

Nihayetinde, yerçekimini bir 27 Mart’ta kaldırdık. Heheh, ama bu, sahnedekiyle benim aramda bir sır… Hala da ‘’Toprak, hayal kırıklığına uğrattığında da kuklalar yapmadı mı insanoğlu?!’’ der gülümseriz.

Gülümseriz.. Toprağa, ağaca, çiçeğe, suya, aşka ve sana… 😊

İyisi mi sen tutkalı boşver, tutkuyu hatırla! Çünkü, yaşasın Tiyatro!

Babamın 14 Mart Mesajı

Hayalleri ilk gençlik, orta gençlik, ortadan sol şeride ne vakit geçtiğini anlayamadığımız gençlik gibi dönemlere ayıracak olursak benim orta gençlik dönemi rüyalarımı Ankara’da,  Müşerref Hekimoğlu’nun ajansında yazar olmak süslerdi.. Gözlerimi yumar, evrene göndereceğim mesaj zarfına buz ayazında kaşkoluna sarınmış, kulağında müziği ile zıplaya zıplaya yürüyen bir kız çocuğu koyardım.

Masam ahşaptan, kupam camdan, kalemim candan tıngırdardı… Sanat yazıları yazacağım  masamda, galasına güya beraber davet edileceğimiz filme Sungu Çapan mı daha okkalı değinmiş ben mi güzideliğinde kıyaslamalar yapmayı hayal eder, aynı masada Hititlerden Friglere uzanan hafta sonu trekking rotamı çizmeyi de ihmal etmezdim..

Hayat tek işle geçmeyeceği için sanatsal içerikli birkaç tv programına metin yazarı olma ve hafta sonları küçük bir kafede şarkı söyleme ilavesi de zarfın p.s.i arasındaydı. Yani ek iş hayalim bile tamdı!

Laf aramızda evrenle aramı iyi tutmak, mümkünse önden accık bonus toplamak için gerçek hayatta da galadan galaya koşturmaktaydım. Yer aldığım birkaç yazılı sohbetli projecik dahi vardı. Hatta ajansın kapısından  nerdeyse adımımı atmışken (hahah, bir punduna getirip kapıdan girmişliğim vardı), yüzüklerim ve uçuşan fularlarım dolapta beklerken paçoz evren babamın mesajını kabul etti.

O an içimdeki sanat ve sanatçı dostu Kral Midas şapkasını düşürdü, Friglerin üstüne yıldırımlar yağdı… Elimde ‘’Başvurunuz için teşekkür ederiz. Başvuranlar arasında sizden daha deneyimli bir adayı, babanızı ilgili pozisyon için uygun gördük’’ reddiyle tıp fakültesini bitirme mecburi istikameti doğrultusunda evrene saydıra saydıra ilerlemek zorunda kaldım..

Gözlerim son ana kadar mezuniyetten önceki son çıkışı aradı. Yolun sakin olduğu bir ara direksiyonu kırıp viraj atlamaya bile çalıştım… Nafile!.. Evren beni her seferinde babamın kapı gibi zottiriguppak kabul yazısıyla karşılıyordu…

Nihayetinde tıbbı bitirdim bitirmesine ve fekat tıbbı bitirmem bence tıbba da hakaret oldu… Ayıbın daha büyüğü de tıp alimlerine filan oldu.. Şayet tıbbın başına gelen bu felaketten haberdar olsalar evrenle diplomatik pazarlığa gireceklerine kalıbımı basarım. Ama toyluk işte… Mesaja gıybet ve hile sokuşturmayı akıl edemedim. Ah-ha, zaten yapsam babam kesinkes yargıya başvurur, ben de gıybetten hapse giren ilk insan ünvanını kapardım!

O dönem, evrenin fokurdama derecesi kaç idiyse artık iletilen mesajları epey bir çorba yapmış diye düşünüyorum. Mesela, evlenip çekyatlı, mandallı, ütülü bir yuva kurmayı; akşamları kapuskanın, salatanın, keşkülün dibine vurmayı hayal eden bir arkadaşım bu beterlerden beter beğen gençlik karmaşasında evren yerine konservatuvara başvuruda bulunduğu için tiyatro oyuncusu oldu. Halen sabah akşam turne geziyor. 43 yaşında, bekar..

Diyeceksiniz ki kendi hatası, konservatuvarda ne işi varmış. Hemen ön yargılamayınız. Normal lise mezunu olduğu şüpheli şahıslardan pür-i pak dünya reisleri yaratan bu mesaj özürlü canavar isteseydi benim arkadaşımı da kireç sökücülü, rendeli, rondolu bir ev hanımı yapabilirdi pekala!..

Şahsım adına bir 14 Mart’da daha evrene özenle bilendiğimi söyleyebilirim.. Saçlarından tutup (ki bence saçaklı bir şey) yerden yere çalacağım günü iple çekiyorum…

Son söz olarak; eyy evrenus manyakus! Gençlik hayallerimin hepsini veto ettin. Hep babama çalıştın. Hala yıkılmıyorsam, şunu bil ki artık yıkılacak yanım kalmadığındandır. Bir de boyum kısa ondan olabilir. Gençlik sona erdi. Orta yaşımda kork benden😊

Bugün Neye Sıkılsam – I

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Herkesin sıkılma nedenleri farklı farklı… Örneğin ben gülümsemeyen, mimiksiz insanlardan çok sıkılıyorum. Ağız kenarlarıyla kulak memelerini bitiştiriveresim geliyor… Yetmiyor, hayalimde bu suratsız taifesinin burunlarına kırmızı boya foşlatıp kafalarına yeşil naylon peruklar takıyorum.. Peruğun permalı olması mühim.

Hayalcikten de olsa ağzı gözü oynamaz insanlara hart diye peruk geçirmek bence çok komik. Karşılarına geçip basıyorum kahkahayı.. Diyorlar ki bu kadar da gülünmez ama! Sanki memlekette neye ne kadar gülüneceğini ölçen bir gülometre var. Gerçi bi’ ara bi’ kahkaha sesi ölçme durumları olmuştu ama o bitti galiba..

Peki bütün bu sırıtkan hayalleri niye kuruyorum?..

Birincisi insanım. İnsanların duyguları vardır. Gülmek, ağlamak, ipe sapa gelmez hayaller kurup mutlu olmak bunlardan bağzılarıdır..

İkincisi şeddeli mannyağım. ‘’İnsanların nasıl göründüğünden çok benim onları nasıl gördüğüm’’ felsefesine gönül vermiş bir faniyim. Civar hanımlarının / hatta beyabilerinin benim onları gördüğüm yüzüne şöyle bir bakıyorum: dudaklar silikon, yanaklar nişasta dolgu, gözler sulu boya lens, alna itelikli kaşlar zehir şırıngoid, burunlar komple aldırılmış. Sanırsın üç-dört ayrı ürüne ait parça fabrikada yanlışlıkla aynı insana monte edilmiş.. Üstüne üstlük göz kırpma refleksi kaybolduğundan ağır fabrikasyon hatası da mevcut. Ne sevindiğin belli ne üzüldüğün tipli sayborg durumları…

Kokoşsular elbette hallerinden gurur duyuyorlar. Ben de bu eser-i şahane için Medici ailesi kadar servet harcasam ben de gurur duyardım. Güzellik görecelidir dedikleri bu olsa gerek..

Bir de genelde nesiller hibritleştikce güzelleşir ve zekileşir derler. Kimbilir, belki son yıllarda dünya nüfusundaki geometrik artış, biyolojik evrimi sürümden kazanıp kaliteden düşürmeye itmektedir… Yorum yapabilecek bilimsel bilgi birikimine sahip değilim ne yazık ki.. Tek merak ettiğim; eskiden oyuncak bebeklerimizi ”aa bak benimki göz kırpabiliyoo” diye birbirimize gösterirdik. Şimdiki çocukların olayı ”benimkisi vuar yaa, hiç göz kırpmıyo; hatta gözü çıkabiliyoo, dudakları patlıyo” mu acaba?… Son zamanlarda hiç çocuk görmedim. Dolayısıyla bunu da yanıtlayamayacağım…

Bu ağzı ensesine kaçmış göreceliliği görse Picasso bugün ne çizerdi bilmiyorum ama işte ben böyle gülemeyen, ağlayamayan, konuşamayan, bir üst modele evrilmeye çalışırken pert olmuş 216’ları kafamda boyayla, perukla çiçeklendirmeye çalışarak can sıkıntımı gideriyorum.

Yazımı devamı sonraya diyerek, başka can sıkıntılarımın hakkı saklı kalmak kaydıyla, burada virgüllendiriyorum. Eğer varsa sizin de ‘’bugün neye sıkılsam’’larınız anlatın dinleyelim.. Manyaklık paylaşıldıkça çoğalır😊