Category Archives: Laf Ebesi

Kiip it ez üç yaş ez pasibıl…

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Dünyanızda geçirdiğim zamanın önemli bölümüne türlü çeşit gerizekalılıklar sığdırabildiğimi söylemiştim… Gezegeninizin en sevdiğim yönlerinden biri kesinlikle bu! Her tür gerizekalığa izin veriyor. Dahası mis gibi teşvik edebiliyor. Yeter ki sen onu karşılamaya hazır ol!..

Mesela her şey yolunda mı gidiyor? Ne saçma! Henüz içinden geçirmeye başladığın anda birileri her şeyin ‘ekstra’ yolunda gitmesi için karışmaya başlar. Ve bu karışan zevat, genellikle ne her ne de şey hakkında bilgi sahibidir. Fakat karışmazsa öleceği için muhakkak karışması lazımdır.

Yani her şey yolunda gibiyse hiç merak etme! Birileri gelip yolun ortasına.. çiçeeni sokuşturmak için elinden gelen ‘iyi niyet’i sergileyecektir. Senden beklenti VIP bilet alıp çeerdeh çitleyerek bu incir ağacı dikme törenini izlemendir..

Arap saçı ederek iyileştirme ritüeline, atalarım kadar kibar olamadığımdan olsa gerek, etme bulma dünyası gibi ters yüz edilmiş ve gelişine yaşamaya gönül vermiş bir felsefeyle sessiz kalamamaktayım. Bu da ‘edersen dakkasına bulursun’ şekil gayet kapitone düzlüğünde kıt zekalığım nedeniyle olabilir.

Ve fekat diplomasiye de gönül vermiş bi’ kişilik olduğumdan önerilen fikirler harikasının neden olmayacağını öncelikle en diplomatik ve akılcı dille izah etmeye çalışırım. Hani eskilerin ‘’güzel güzel, sıralı sıralı anlat çocuğum’’ dedikleri:

‘’Bakınız, şimdi elimizdeki kurallar, malzemeler, kaynaklar, bu kaynakların mevcut dağılımları, getirileri, götürüleri. Bizim gayet yolunda giden işlerimiz. Uluslararası standartlarda kabul gören metriklerle performans çıktıları. Sizin dediğiniz gibi yaptığımız durumda ortaya çıkabilecek aksaklıklar’’ (ki buna işin helvasını kavurup konu komşuya dağıtmak da diyebiliriz) gibi normal insana ‘’oha lan gidip kendimi mars’tan intiyar ediyim daa ii’’ dedirtecek argümanlar filan…

Ancak üç yaşındaki çocuğa nasıl ki izahla ikna her zaman mümkün olmuyorsa aynı IQ’daki büyüğe de mümkün olamayabilir. Çocuğa bir şekilde ‘’Şimdi sen küçüksün. Büyüyünce yapabilirsin’’ dense de elin eşek kadar adamına ‘’Sus. Çünkü sen gerizekalısın’’ denmez.

İşte bu diplomatik dil bitince üç yaş diline dönmem gerektiğini çakozlarım. Aslına bakarsan bu aydınlanma ve aydınlatma (=dellenme) halleri hayatımın tek kısa metraj akıllıkları! Lakin süresi on üç ila on beş dakikayı geçmediğinden şahsıma bir faydası olduğu söylenemez..

Dolayısıyla sayın okura bu aşamayı en önce uygulamasını acayip tavsiye ederim. Şöyle ki; taa ilk baştan ‘’Öneriniz için teşekkür ederim. Ama bu hali ile öneriniz bize uygun görünmemektedir’’i yapıştırmak dururken efendice laf anlatmaya çalışırsan embesillerin efendisi olmakla kalmaz üç baba cilt kitabını yazıp üstüne filmini çevirirsin… Ya da denenmişi deneme işte 😊

Dur bunu da anlatayım, öyle git.

İşim gereği, afedersin dünyanın her yerindeki her tür canlıyla iletişim kurabiliyorum. Bunları tek hücrelilerden hücresizlere şeklinde sınıflandırabiliriz sanırım… Beynini hiç yaşlandırmayan, itinayla ilk günkü kutusunda koruyanından dünya tarihine zekasıyla olmasa dahi nüfus artış hızıyla damgasını vurabilecek popülasyona kadar… Bilim de para gibi evrensel gördüğün üzere..

Ucuz iş gücü olduğu iddia edilmesine rağmen, muhtemelen idiyotluğum kaynaklı nedenlerden dolayı orta ebatta bir kıta parası ödeyerek teknik sayılabilecek destek mestek aldığım durumlar olabiliyor. Aslında daha çok mestek alıyormuşum gibime geliyor. Çünkü bırak her sorunu kendim çözmeyi aldığım bu hizmet karşılığında kendilerine her gün yeni bir teknik bilgi öğretiyor olmak biraz aklımı karıştırmıyor değil. Parayı neden kendime değil de onlara verdiğimi hala anlayabilmiş değilim…

Geçen gün bunların yöneticilerinden birine ‘’ekibinizdeki yeni elemanlara kısa bir eğitim vermeyi düşünür müsünüz ki ne?’’ diye sordum. ‘’Pardon da size tahsis ettiğimiz arkadaş en deneyimli arkadaşımız, tam on yıllık’’ dediğinde biraz tansiyonum düşmüş. Bizimkiler içeriden tuzlu ayran yetiştirene kadar kendimi ‘’Hobi olarak mı zeka kübüsünüz yoksa kırmızı et yememekle alakalı genel bir sıkıntı mı acaba?’’ derken buluvermişim…

Yani geleni gideni ‘hayurlusu’ sükunetiyle karşılamak, icat çıkarmayıp beyni geliştirmemek, ya da benden çok parası vardur o halda her dedüğü altundur deyüp bön bön kabullenmek varken bunca çaba nedir, bilemedim…

Eh, senin de bildiğini sanmam. Bak hala bakıyosun..

Bir Nisan Kutlamıyorum. Örf ve Ananem Değil! Ayrıca, Sensin Balık!!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bir bir nisan daha geçti. Neyse ki etrafımda şaka yapacak kimse bırakmadığımdan kimse zatımın ulu âlisine münasebetsiz şakalar yapamadı.

Çatlasalar da patlasalar da yaptırmadım kimseye şaka maka. Hiç sevmem zaten öyle illümünütü işi şeyler. Şakayla kakayla uğraşacağına git bi avemede gez. Açılır ferahlarsın. Fena mı olur? Dur sen yanıt verme, sıradaki yanıtı ben senin yerine veririm: – “Olmaz.”

Bak her türlü hizmeti sunuyorum sana. Cumartesi demiyorum Pazar demiyorum hep senin için çalllışıyorum. Tamam, bu yazıyı belki Pazartesi yazıyor olabilirim. Ama Pazar günü hep seni düşündüm. Fazla mesai bile istemeden üstelik.

Tabii bunu anlayacak insan evladı nerdeee?.. Çünkü bi de nammmkörsün, bi de incir ağacı dikicisiiin! Aman geç kaldın! Hadi, koş hemen bir ankete katıl. Kişi başına düşen mutsuzluk sıralamasında birinci ol.

Mutsuzluk dedim de, dediğim gibi etrafımda beni içten seven hiç kimse yok. Üniversitede fahri doktoramı yaparken falan da böyleydi. Hep kıskanırlardı beni. Odamın duvarındaki nazar boncukları çatlar, pul pul dökülürdü. O yüzden o günlerden bi’ dene bile arkadaşım yok inan. Ay bi’ dur yaa, duygulandım. Föhürşşşk föhürşşk diye ağlıcam şimdi…

Neyse kader utansın. Zaten kadın adam duygulanabilir. Haa  kadın adamı mı merak ettin şimdi de? Kadın dediğin de adamdır. Kadın diye bir şey yoktur ki. Yani bilimsel olarak mecburiyetten kadın adam demekteyim kendime. İşte bunlar hep bilim hep özgürlük.

Ayriyetten, bir kadın adam olarak nerede duracağımı, büyüklerime saygıyı .ok iyi bilirim. Klavyenin . tuşunda bir dandiklik var. Bazen basmıyor. Takılma!..

Ne diyordum? Saygı. Evet, bizler saygıyı büyüklerimizden öğrendik. Sizler gibi (yani benim dışımdaki herkes) atalarımızı inkar etmedik. Bir gün bile demedim ki benim atam bir plankton. Yeri geldi, kitaplarda üstünü çizdim. Yerine hala yer yer görüldüğü söylenen bin beş yüz yaşındaki evliya atalarımı, her illete derman tükrük hokkalarını, gün gelir bunları kabul etmezsen diye de yer misin yemez misin en kabasından kuvvetimi koydum.

Sen mutlu ol yeter!

Ordan bakınca beni kinbaz, cahil, yalancı olmakla itham ettiğini duyuyor gibiyim. Ama duymuyor da olabilirim! Kaldı ki kim akıllı kim uslu belli değil. O yüzden tek akıllı benim. Benim sana iki nisan şakam da bu. Çünkü şaka yapılacaksa ben yaparım. Ve ne zaman yapılacağına ben karar veririm. Sakın bi daa bana bir nisan bir insanlarla gelme! Ekikih, bak bu da bi’ şaka!..

Neyse okur. İşte senin için bu denli çok çalışıyor, yazıyor da yazıyorum. Aramızda denli bir ilişki var da diyebiliriz. Çünkü ben edepli ve denli bir insanım. Benim de senin gibi umrumda olmayan her şey umrumda aslında. Umrumun ince gülü. Hahah, işte yine şaka yaptım! Gülme!! Keserim şakanı!!! Takvimden bir nisanı kaldırırım. Bu gördüğün son bir nisan olur. İstesem nisan ayını toptan kaldırırım. Çok güzel bir insanım çünkü. Kendime bayılıyorum resmen. Keşke herkes benim kadar kendime bayılsa. Ama bayılacak!! O da olacak. Ehüeheböhöh, amaaan şakacıktan canım. Çok seviyom seni. Ölümü gör, sen de beni sev, bari bu aralar!..

YAŞASIN TİYATRO!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Hayatımın her dönemine farklı eblehlikler sığdırabilmiş biriyim. Merdivenlerden pır pır inişimi görenler ‘’Kuş uçar, sen konuşu hatırla! Yine düşüp kıkırdağına kadar kırma!!’’ diye arkamdan bağrışıp dururlar…

Gerçek bir geri zekalı gibi davranmak zorunda kalmadığım, normale yaklaştığım anlar da oluyor tabii. Ama neyse ki onlar fazla uzun sürmüyor…

En favori çatlaklıklarımdan biri kanatları saklı bir canlı türü olduğuma dair ezeli inancım. – Cak cak edeceksen devamını okuma! Benim inancım da bu kardeş, seni hiç enterese etmez. Ben nasıl ki sana bayılmıyorsam sen de bana bayılma. Ezcümle, birbirimize bayılmıyoruz diye birbirimizi boğazlamak zorunda değiliz. Yani.. herhalde değilizdir, ne bileyim..

Gelelim yerçekimine karşı anlamlı direnişimde yaşadığım belli başlı zorluklara, iki nokta üstü üstüne. Malumun ilamı ki uçan, kaçan, konmakla ilgili sorunlar yaşayan afacan bir canlı türü olana hayat bazen çok zor. Özellikle de yerçekimi icat edildi diye götü yere, oturduğu koltuğa yapışık yaşamak zorunda olduğunu sanan tiplerle aynı habitattayken.

Kimi Nıyutın bağımlısı popolar o kıymetli koltuklara öyle tutkallıdır ki kalpleri o tutkalla atar. Uzay mekiği yakıt tankı bile yeri gelir mekikten ayrılır, yerçekimsel popolar koltuktan ayrılmaz. O tutkal ki, ki bildiğin capon, kutsala eşdeğer ilan edilir. Bencileyin (ebleh) olmayan her canlının kendilerine yüz göz sürmesi, sürerken de şılllak diye yapışıp kalması beklenir.. Şahsımın yerçekiminden anladığı budur.

Bense kendimi bilmediğimden beri sahnede uçuşan pelerinlere, büyücünün siyah şapkasına, dekorun ortasına yağdırılan yağmura, dört duvar içindeki rüzgarlı fırtınaya, beden ve ses virtüözü oyuncuya, kısaca perdenin tepesinden naniiik yapan herkeslere pek aşığım. Kuvvetle muhtemel, sahne ve perde, yoğunlaşmış geri zekalılıktan muzdarip olma müsebbibimdir. İnsan kendini bilmediğinden beri bir şeyi biliyorsa zekası biraz gelişemiyor olabilir. Şüphelerdeyim…

Kuş kapasiteli beynimle düşünüyorum da medeniyet uçarken de konarken de efendiliğini korumak, uçuşunu bozmamak, bir kuş asaletiyle ardında iyi bir rota, dünya yüzündeki tüm kuş türlerinin hakkında iyi şeyler cıvıldadığı bir isim bırakmak filan olabilir… Hatta medeniyet belki de kavga etmeden ve kavgaya sebep olmadan ayrılıp gidebilmeyi becerebilmektir.

Nihayetinde, yerçekimini bir 27 Mart’ta kaldırdık. Heheh, ama bu, sahnedekiyle benim aramda bir sır… Hala da ‘’Toprak, hayal kırıklığına uğrattığında da kuklalar yapmadı mı insanoğlu?!’’ der gülümseriz.

Gülümseriz.. Toprağa, ağaca, çiçeğe, suya, aşka ve sana… 😊

İyisi mi sen tutkalı boşver, tutkuyu hatırla! Çünkü, yaşasın Tiyatro!

Babamın 14 Mart Mesajı

Hayalleri ilk gençlik, orta gençlik, ortadan sol şeride ne vakit geçtiğini anlayamadığımız gençlik gibi dönemlere ayıracak olursak benim orta gençlik dönemi rüyalarımı Ankara’da,  Müşerref Hekimoğlu’nun ajansında yazar olmak süslerdi.. Gözlerimi yumar, evrene göndereceğim mesaj zarfına buz ayazında kaşkoluna sarınmış, kulağında müziği ile zıplaya zıplaya yürüyen bir kız çocuğu koyardım.

Masam ahşaptan, kupam camdan, kalemim candan tıngırdardı… Sanat yazıları yazacağım  masamda, galasına güya beraber davet edileceğimiz filme Sungu Çapan mı daha okkalı değinmiş ben mi güzideliğinde kıyaslamalar yapmayı hayal eder, aynı masada Hititlerden Friglere uzanan hafta sonu trekking rotamı çizmeyi de ihmal etmezdim..

Hayat tek işle geçmeyeceği için sanatsal içerikli birkaç tv programına metin yazarı olma ve hafta sonları küçük bir kafede şarkı söyleme ilavesi de zarfın p.s.i arasındaydı. Yani ek iş hayalim bile tamdı!

Laf aramızda evrenle aramı iyi tutmak, mümkünse önden accık bonus toplamak için gerçek hayatta da galadan galaya koşturmaktaydım. Yer aldığım birkaç yazılı sohbetli projecik dahi vardı. Hatta ajansın kapısından  nerdeyse adımımı atmışken (hahah, bir punduna getirip kapıdan girmişliğim vardı), yüzüklerim ve uçuşan fularlarım dolapta beklerken paçoz evren babamın mesajını kabul etti.

O an içimdeki sanat ve sanatçı dostu Kral Midas şapkasını düşürdü, Friglerin üstüne yıldırımlar yağdı… Elimde ‘’Başvurunuz için teşekkür ederiz. Başvuranlar arasında sizden daha deneyimli bir adayı, babanızı ilgili pozisyon için uygun gördük’’ reddiyle tıp fakültesini bitirme mecburi istikameti doğrultusunda evrene saydıra saydıra ilerlemek zorunda kaldım..

Gözlerim son ana kadar mezuniyetten önceki son çıkışı aradı. Yolun sakin olduğu bir ara direksiyonu kırıp viraj atlamaya bile çalıştım… Nafile!.. Evren beni her seferinde babamın kapı gibi zottiriguppak kabul yazısıyla karşılıyordu…

Nihayetinde tıbbı bitirdim bitirmesine ve fekat tıbbı bitirmem bence tıbba da hakaret oldu… Ayıbın daha büyüğü de tıp alimlerine filan oldu.. Şayet tıbbın başına gelen bu felaketten haberdar olsalar evrenle diplomatik pazarlığa gireceklerine kalıbımı basarım. Ama toyluk işte… Mesaja gıybet ve hile sokuşturmayı akıl edemedim. Ah-ha, zaten yapsam babam kesinkes yargıya başvurur, ben de gıybetten hapse giren ilk insan ünvanını kapardım!

O dönem, evrenin fokurdama derecesi kaç idiyse artık iletilen mesajları epey bir çorba yapmış diye düşünüyorum. Mesela, evlenip çekyatlı, mandallı, ütülü bir yuva kurmayı; akşamları kapuskanın, salatanın, keşkülün dibine vurmayı hayal eden bir arkadaşım bu beterlerden beter beğen gençlik karmaşasında evren yerine konservatuvara başvuruda bulunduğu için tiyatro oyuncusu oldu. Halen sabah akşam turne geziyor. 43 yaşında, bekar..

Diyeceksiniz ki kendi hatası, konservatuvarda ne işi varmış. Hemen ön yargılamayınız. Normal lise mezunu olduğu şüpheli şahıslardan pür-i pak dünya reisleri yaratan bu mesaj özürlü canavar isteseydi benim arkadaşımı da kireç sökücülü, rendeli, rondolu bir ev hanımı yapabilirdi pekala!..

Şahsım adına bir 14 Mart’da daha evrene özenle bilendiğimi söyleyebilirim.. Saçlarından tutup (ki bence saçaklı bir şey) yerden yere çalacağım günü iple çekiyorum…

Son söz olarak; eyy evrenus manyakus! Gençlik hayallerimin hepsini veto ettin. Hep babama çalıştın. Hala yıkılmıyorsam, şunu bil ki artık yıkılacak yanım kalmadığındandır. Bir de boyum kısa ondan olabilir. Gençlik sona erdi. Orta yaşımda kork benden😊

Bugün Neye Sıkılsam – I

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Herkesin sıkılma nedenleri farklı farklı… Örneğin ben gülümsemeyen, mimiksiz insanlardan çok sıkılıyorum. Ağız kenarlarıyla kulak memelerini bitiştiriveresim geliyor… Yetmiyor, hayalimde bu suratsız taifesinin burunlarına kırmızı boya foşlatıp kafalarına yeşil naylon peruklar takıyorum.. Peruğun permalı olması mühim.

Hayalcikten de olsa ağzı gözü oynamaz insanlara hart diye peruk geçirmek bence çok komik. Karşılarına geçip basıyorum kahkahayı.. Diyorlar ki bu kadar da gülünmez ama! Sanki memlekette neye ne kadar gülüneceğini ölçen bir gülometre var. Gerçi bi’ ara bi’ kahkaha sesi ölçme durumları olmuştu ama o bitti galiba..

Peki bütün bu sırıtkan hayalleri niye kuruyorum?..

Birincisi insanım. İnsanların duyguları vardır. Gülmek, ağlamak, ipe sapa gelmez hayaller kurup mutlu olmak bunlardan bağzılarıdır..

İkincisi şeddeli mannyağım. ‘’İnsanların nasıl göründüğünden çok benim onları nasıl gördüğüm’’ felsefesine gönül vermiş bir faniyim. Civar hanımlarının / hatta beyabilerinin benim onları gördüğüm yüzüne şöyle bir bakıyorum: dudaklar silikon, yanaklar nişasta dolgu, gözler sulu boya lens, alna itelikli kaşlar zehir şırıngoid, burunlar komple aldırılmış. Sanırsın üç-dört ayrı ürüne ait parça fabrikada yanlışlıkla aynı insana monte edilmiş.. Üstüne üstlük göz kırpma refleksi kaybolduğundan ağır fabrikasyon hatası da mevcut. Ne sevindiğin belli ne üzüldüğün tipli sayborg durumları…

Kokoşsular elbette hallerinden gurur duyuyorlar. Ben de bu eser-i şahane için Medici ailesi kadar servet harcasam ben de gurur duyardım. Güzellik görecelidir dedikleri bu olsa gerek..

Bir de genelde nesiller hibritleştikce güzelleşir ve zekileşir derler. Kimbilir, belki son yıllarda dünya nüfusundaki geometrik artış, biyolojik evrimi sürümden kazanıp kaliteden düşürmeye itmektedir… Yorum yapabilecek bilimsel bilgi birikimine sahip değilim ne yazık ki.. Tek merak ettiğim; eskiden oyuncak bebeklerimizi ”aa bak benimki göz kırpabiliyoo” diye birbirimize gösterirdik. Şimdiki çocukların olayı ”benimkisi vuar yaa, hiç göz kırpmıyo; hatta gözü çıkabiliyoo, dudakları patlıyo” mu acaba?… Son zamanlarda hiç çocuk görmedim. Dolayısıyla bunu da yanıtlayamayacağım…

Bu ağzı ensesine kaçmış göreceliliği görse Picasso bugün ne çizerdi bilmiyorum ama işte ben böyle gülemeyen, ağlayamayan, konuşamayan, bir üst modele evrilmeye çalışırken pert olmuş 216’ları kafamda boyayla, perukla çiçeklendirmeye çalışarak can sıkıntımı gideriyorum.

Yazımı devamı sonraya diyerek, başka can sıkıntılarımın hakkı saklı kalmak kaydıyla, burada virgüllendiriyorum. Eğer varsa sizin de ‘’bugün neye sıkılsam’’larınız anlatın dinleyelim.. Manyaklık paylaşıldıkça çoğalır😊

En İyi Dostum, Kendimim

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Dostluklar konusunda büyük başarılara imza atmış biri değilim. Ağzım sıkıdır, darda olana havada karada yardımcı olmaya çalışırım, mavi liracıklar kazansınlar diye sınırlarımı zorlayıp bedavaya ve isimsiz büyük ses getiren işler yaparım… Gelin görün ki kendi etrafımda üç yüz altmış derece dönüp şaşkol şaşkol bakındığımda ‘merhaba, n’aber ya?’ diyebileceğim tek kişi bulamam… O yüzden artık dar açıyla dahi dönmeye yeltenmiyorum… Biliyorum ki yardıma ihtiyacım olduğunda seslenebileceğim tek kişi kendimim… Bir gün kendimden de kazık yerim diye korkmuyorum değil..

Bunları serzenişte bulunmak için anlatmıyorum. Eşyanın tabiatı gereği yalınkat durum tespitçiği… Kişi kendin bilince adımlarını ona göre atarmış hesabı…

İşbu hesapla, dostluksuzluğa giden dikenli yollar refleks olarak beni organize bir organizma haline dönüştürdü… Bundandır ki süresiz şekil tedbirliyim. Beyinde onbeş çalışma sayfalı excel’ler, hayat projesi yönetim araçlarının en son versiyonları, uykuda bile başucumda telefon-kalem-kağıt, Ankara Kızılay meydanında sol ayağımı bir balina ısırsa bundan sonra nasıl hayatta kalabilirim planları ile dolaşan 155 kromozomlu salt bir kafa uzvu… Aslında tam Nazlı Eray‘lık bir durum..

İş hayatında voyvoda’yı görenler, aşkta papazla müşerref olanlar, ”e bunlardan çöközledim, bari bi’ dostum olsun lan” deyip de okkalı dost tekmesi yiyenler ne demek istediğimi anlayacaktır… (Anlayan ve ”ah! tam benlik” coşkusuyla yürümeyi aklından geçiren zevata coşku bükücü olduğumu hatırlatmamda fayda olur)

Standart bir tür değilim.. Yani durduk yere dost edinme ihtiyacım yok… Hatta konuyla ilgili kendi bildirim bile var:

Kimseye güvenmem. Kimseyle durduk yerde konuşmam. Kimseyi boş yere dinlemem. En sevdiğim yön burnumun dikidir. Pişmanlık duygusunun nasıl bir şey olduğunu bana sorma, çünkü bilmediğim şeyi sana tarif edemem. Bilimin gerçekliğinden başka gerçeklik tanımam ve dünya herkesçe tepsi olsa dahi benim için yuvarlaktır & her şeye rağmen dönmeye devam edecektir (”eppur si muove”). Ve son madde; şartlar ne olursa olsun iyi olanlara yardım edebilmek için gücün önemini bilirim. Bütün bunlar için dosta ihtiyacım bulunmamaktadır.

Hah, nasıl ama? Büyük deliyim değil mi?.. İyi de gizli değil ki bu!.. Her yazının başına nal gibi yazıyorum, okuma yazma ve dahi anlaman varsa, ökküs değilsin ya, görmüşsündür…

İnsanların dostluktan anladığının başkalarının özel hayatına sızma, o hayatı cloud‘lardan silecek şekilde komple yok etme, saygısızca alan tanımama ve istila ettiği alanın baş köşesine gelip mal gibi yerleşme olduğunu göre göre delilikte çığır atladım… Bu anlamda dostsuzluktan ve delilikten kat’a şikayetçi değilim.. Aksine çok memnunum. Rabbisi başka dost vermesin 😛

Uzun yıllardır başkalarının hayal gücünde histerik bir zafer çığlığı olmak yerine kendi sessiz ve derin gerçekliğimde bir fısıltı olmayı tercih etmekteyim… Özetle, az zamanda büyük kazıklar yeme olasılığımın olmadığı bir üst versiyona evrildim, bildirimle beraber mutlu mesut yaşıyorum.. Bu halimi yaratan gelmiş geçmiş tüm alan mürekkebi dostlarıma şükranlarımı sunarım.

O Kazık Buraya Kakılacak!!!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bazen kendi kendimize o kadar çok gülüyoruz ki sizleri unutuyoruz Okur! Ayıbımızla sev bizi..

İsmi cismi bende saklı, grubumuza bu sabah bir resim karesi düştü. Maksat Pazartesi şenlensin; melekler, cenneti grevde sanmasın. Fotoğraf, teknik olarak bir Lucie ödüllük değil belki fakat zengin içeriğiyle hepimizi gıdık otu gibi avcuna alıverdi… Etik yayıncılık ilkelerim gereği (kıız, hep bu şablonu kullanmak istemişimdir, kısmet bugüneymiş) elbette haber kaynağıma dair ayrıntı vermeyeceğim… Yaş ortalaması kuvvetle muhtemel >1550 olan aile fotoğrafı desem yeter. Hele önde oturan dedeye DNA analizi filan yapsak yemin ederim kendisi plankton çıkar. Dede doğduğunda henüz Hun İmparatorluğu yıkılmamış, Çin seddinin yapımı tamamlanmamıştı yani.. Öyle güzel bir durum.. Dedem ”bi’ daha mı gelcez dünyaya” demiş ve aynen geliş o geliş…

Foto Adams çılgınlığından fast forward‘la konuyu direkt Osman Hocamıza getirmek istiyorum. Aradaki bağlantıları atlayıp çıtanoggh! efektli geçiş yapmamın nedeni ise: bundan sonra bu köşede ilgisini çekmek istediğim insanlara doğrudan adlı adınca sataşmaya karar verdim… Ben onları nasıl ki her gün tarayıp okuyorsam onlar da beni okusunlar, bana ne 🙂

Sayın Hocam, bildiğimiz amiral gemisinde, yıllardır sağlık yazıları yazan çok değerli hekim meslektaşımdır. Eğer kendisini (ben) okurken okuyor olsaydım (bu da ben) ekibinde bulunmak için kapısından ayrılmazdım.. Kader utansın..

Ha, meslek gereği fellik fellik semptom, tanı, tedavi bilinçlendirmesi adına ortamlarda ne varsa takip ettiğim sanılmasın… İş için göz gezdirdiklerim hariç öyle renkli basında çıkan sağlık yazılarına pek itibar etmem ya da hunharca gözüme çarptıysa yine işim gereği kim yazmış, hekim midir, hekimse nerden mezundur gibi über eleştirel yaklaşırım. Bununla beraber, Doktor Osman Bey’in yazılarını o kadar düzgün ve aklın ve bilimin süzgecinden geçmiş buluyorum ki uzunca bir süredir her satırını merak ve keyifle takip ediyorum…

Dahası, bilincimin altına amplifiye halde nüfuz eden, tuhaf ve abartılı bir itaat duygusu içinde uyguluyorum da. Amplifiye kısmına misal verecek olursam: eşek kadar yaşıma rağmen sonsuz yıllardır abartarak yüklendiğim egzersiz sevdam nedeniyle sanırım son iki gündür popo nahiyemde iri bir femur stres kırığından muzdaribim. Pişman değilim… Osman Hoca tabi ki gamsızlığın da (gamsızlık yerine neşe mi demeliyiz yoksa..), hareketin de, beslenmenin de dengelisinden yana. Ancak resim dedesinin 1200 yıl önce okçuluk ve ciritle uğraştığını düşündüğümde ileri spor bana ileri faydalı bi’ sağlık şeysiymiş gibi geliyor… Bu konudaki ileri gerizekalılığımı kabul etmek istemiyorum… & Eyühehe, dede beni çağırıyo! İyileşince bir 40K daha koşarım bence diyorum… Not: iyileşene kadar bol kolajenli bir tas paça çorbası gönderene de hayır demem!…

Sevgili Hocam (yok artık!! Yazar burada, dikkat çekmek için hocaya aleni seslenmektedir), haklı olarak, her şeyin abartıkından uzak durulmasını salık verdiğinizi biliyorum ve sizi tüm aklımla destekliyorum. Öyle bin yıllık telomerle, kromozomun ucuyla bucuyla da hiç işim olmaz.. Sadece bir konuda aklımı doğrulamanızı talep edebilirsem çok süper olur.

Şöyle ki; şayet beynim bana oyun oynamıyorsa, ya da eğer okuduklarımı zaman içinde antin kuntin yorumlar hale gelmediysem, ki bunlar hep omega 3 ve 6 eksikliğimden yeminle, sanki son zamanlarda egzersiz önerilerinizde hafif bir indirgeme, hareket etmekte hayli zorlandığı gözlemlenen ortama doğru miniş bir darwin adaptasyonumsu olmuş olabilir mi?.. Çünkü yanlış hatırlamıyorsam, evvelden her gün en az kırk beş – elli dakika, hatta birazcığı da yokuşa karşı orta tempolu yürüyüş önerilirken bu süre ortalarda bir yerlerde her gün otuz dakika hafif tempolu yürüyüşe evrildi sanki… Henüz geçtiğimiz haftalarda da iş yerinde, evde saat başı oturduğunuz yerden kalkın bir kaç adım atınız hiç değilse gibi bir öneri duymuşum gibime geldi… Yoksa bu hafta sonu itibariyle durum, evin içinde de yürümeyin beya, sadece ayakta dursanız da olur’a mı dönüşmekte hafiften?..

Bilemiyorum… Dediğim gibi belki de benim anlamamda bir indirgeme vardır.. Kendi adıma hareket etmenin suyunu çıkarttığım gibi bunu da abartmaktan ve yattığım yerde sağdan sola dönersem artı bi’ beş yüz yıl kazanır mıyım acebağ formuna dönüşmekten korkarım desem..

Kalınız zerdeçalla, tarçınla, erken taramayla, sağlıcakla & M.S. 5000’de görüşürüz hocam!..

Evlerinin İçi Louvre Müzesi

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Yapay zeka işleri dallanıp budaklandıkça kendi adıma hayatın her alanında kullanma isteğiyle yanıp tutuşuyorum. Hatta yapay zekacılara fikir olsun diye sivri zekamı derhal kendileriyle bütünleştireyim ki bir an önce üretime geçsinler.

Öncelikle davetimdir. Çalıştığım işyerlerinde fikir üretmemle (ve maalesef onların yüzsüz insanlar tarafından çalınmasına engel olamamamla) mehşur olduğumdan tüm hırsız ve ar damarsız kısır zekacıları buraya beklerim. Nıahhahah, yakalarsam ürünü kullanır eş zamanlı davayı da açarım, söyleyeyim!

Fikir 1 (ve aslında şu an en göynümden geçen): Malum aramızda hali vakti yerinde olup sergiden müzeye, galeriden müzayedeye koşan ve orijinal sanat eserleri toplayan bir camia var. Kendilerine daha bol kazançlar, eser toplamak için bol zamanlar dilerim (halen ikisinin nasıl olabildiğini anlayabilmiş değilim ancak hayat benim anlayıp anlamamama pek takılmıyor). Lakin, sıradaki için yola düşülemediğinde, her sabah kalkıp bir yıl boyunca aynı milyon papellik tablolara bakmak onlar için cidden iç sıkıcı olabilir.. O kesimden olmayan ahan da bu kesim içinse zaten olmayan bir şeye bakamamak, bir R. Magritte’im bile yok demek yağmurda sünger ayakkabıyla dolaşmak kadar yürek bükücü, inanın… O yüzden yapay zekacılardan talebim her sabah uyandığımda evin tüm duvarlarına bir düğmeyle Louvre’daki, Floransa’daki tabloları birebir yansıtacak, gününe göre tavanları Michelangelo freskoları ile süsleyecek, sehpalara da ana uygun üç boyutlu eserler yerleştirmeye olanak sağlayacak dinamik bir hologram sistemini hayata geçirmeleridir. Pazartesi günleri tatil olmazsa sevinirim.

Fikir 2: Zahmet olmazsa yukarıdakinin bir benzerini de akvaryumlar için istiyorum.. Akvaryum aksesuarları ile uğraşmaktan anası ağlamış yaralı ergen bünyeler böylelikle bu hobilerini ergenlikten yetişkinliğe taşıma fırsatını bulacaklardır.

Fikir 3: Üç boyutlu yazıcılara değinmeyeceğimi sandınız… Hahah, sizi şaşırtacak ve değinmeyeceğim. Siz tahmin ediyorsunuz diye neden o şeyi yapmak zorunda olayım ki. Hayret ve nanik!.. Yazıcı değil ama hikayeli tarayıcılar üstüne yoğunlaşmanızı istiyorum. Şöyle ki; tarandığında o evrak hazırlanırken başından geçenler bir köşede canlı canlı oynasın. Örneğin imzalı bir kağıt taranıyorsa imzayı atan kişinin imza atarken ki görüntüsü, ağaçların kesilip yerine gökdelencioğlu sitesi gibi muazzam harikaların dikilmesini gerektiren bir karar belgesi ise o belgenin oraya gelene kadar başından geçenlerin gösterildiği bölümler taranarak aynı belge içinde saklanabilsin.. Tarihçiler yapay zekacılara minnettar kalacaktır. (bölüm notu: içinizden geçen fesat düşünceler sahibine aittir)

Hadi az düşünün çok çalışın bakem. Bu yukarıdakilere acil ihtiyacım var! Hem sizden Dan Brown gibi orijin bulmanızı da istemedim. İstemem de!… Alemsiniz ayol. Bunu sadece ben değil bin yıllardır doğayla barışık yaşayan şempanze de istemez… Ya da diğer bir deyişle maymun da size bayılıyodu zaten!.. Şimdilik bana Louvre, Firenze, akvaryum ve öykücü tarayıcı üretimleriniz ile gelin, kafi..

2017-2018 Evlerden Irak Sonbahar-Kış Sezonu

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Geçen hafta tiyatro saatimi beklerken içinde bulunduğum avemee’nin nimetlerinden faydalanayım dedim. Sırasıyla kolonyacı, şemsiye görünümlü rende satmayı yaratıcılıktan sayan tuhaf tasarımcı, 20 yaşındaki gencecik kızlara ‘’ananız kullanaydı böööle valizin dibine tıkışmış ipek göynek gibin kırışmazdı’’ iddiasıyla bir takım sıvılar kakoşlamaya çalışan kozmetikçi, kahveci, lahmacuncu derken bir hazır konfeksiyon mağaza zincirine dalıvermişim. Hayli büyücek bir mağaza olduğu için oyuna kadar beni oyalar diye düşündüğümü itiraf etmeliyim..

Gözüme 8.7 şiddetinde ilk çarpan şey Dominik’teki adalarda dahi olması imkansız cartlıktaki yeşil tüy yumağı oldu. Hoplamışım.. Baktım ki insanlar yanından geçebiliyor ben de usul usul yaklaştım. Bir cesaretle dokunduğumda peluş bir kabanla karşı karşıya olduğumu anladım. İşin kübü, bu polyester tüy yumaklarının doğada eşi benzeri bulunmayan her cartlıktaki renginin geometrik hızla çoğalan organizmalar gibi her yana yayılmış olmasıydı. İnsansız ağırlığı tahminen 40 kiloya filan tekabül eden bu kışlık canavarların meraklıları kimlerse alayına hayatta başarılar diledim ve yüzümü diğer reyonlara döndüm.

Dönmeyeydim iyiydi.. Lakin sahne henüz oyun için hazır değildi…

Durduk yere yemin etmek istemiyorum ama inanın bu yıl sonbahar kış modasında doğada rastlayabileceğimiz herhangi bir renk yok. Cıslak pembeler, beş saniyeden uzun bakınca kör eden yeşiller, sarının ayıptır söylemesi ‘’o’’ malum tonu, kırmızının bugüne kadar en görmediğimiz hali, morun kötü yola düşüp kendini kamufle etmişi, patatesçi Mars’lılara karşı dünya rengi seçildiğine inandığım turuncu ve tonları bende ‘’insan zevkine karşı planlı bir komplo teorisi mi başlatıldı?’’ etkisi yarattı…

Renklerin dışında doğada rastlanabilecek bir materyal de pek gözüme çarpmadı. Tanrılar polyestere adeta yürü ya koçum demiş sonra da bir köşeye çekilip kıs kıs gülmeye başlamışlar zannımca.. Önümüzdeki ilkbahara, hadi bilemedin yaza, polyesterzede mantarlı bir güruh dermatologların kapısını aşındırmaya başlarsa çok mu şaşıracağım, yoo…

Özetle 2017-2018 sonbahar-kış sezonu bence 80’lerin kümülatif toplamından bile daha korkunç.. Moda, elinde kalan absürd renkleri ve naylonları mı bitirmeye uğraşıyor her ne hal ise doğada ne yoksa tümü vitrinlerde mevcut.

Dünya moda tarihi bu yılları büyük bir utanç içinde hatırlayacakken ben kendi adıma felaketin artçıları azalana kadar toka bile almayı düşünmüyorum. Ha, doğum günüydü yılbaşıydı bana vitrinlerden hediye getireni de çingen pembesi laylon kayışlan döverim peşinen söyleyeyim.. Arz ederim.