Laf Ebesi

Penguen

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bazı şeyler hep varmış gibi.. Ya da varmış gibi de yokmuş gibi.. ‘’Dergimiz Penguen son 4 sayısına girdi, önümüzdeki sayımızda uzun uzun anlatırız. Sevgiler…’’ Ne demek ki bu şimdi dedik. 21’inden beri geçmedi günler…

Ve bugün geldi açıklama. Kötü bir rüya değilmiş, ‘on beş yılın başı bi’ eşek şakası da biz yapalım didik’ değilmiş… Bir Penguen gider, bin Penguen gelir filan diyesim var, ama diyemiyorum. Hayat neleri diyemeyeceğini acı acı öğretiyor insana. Akbaba’ya yetişmesek de dipli köklü Gırgır kuşağındanız. Mizah dergilerinin mitozla çoğalmalarını saniye saniye takip etmiş büyükleriniz olarak Penguen gibi ince, kıvrak bir dilin biricik ve tek olduğunu biliriz ve dahi sizden öğrenecek değiliz 😛 Misal, yetmiş beş milyon oturup geceler boyu düşünse birimizin dahi Antarktika’dan yola çıkıp 2500 yıllık bir kültürü kucaklayan İstanbul’da çiçek atan o Penguen’i yaratamayacağımızın farkındayız.. Ciğerimizde bir yangın var, şebeke suyunu bağlasan sönmez bir durum!

İnsan ve türevlerinin yaşamında Perşembe pazarında döne döne topatan kavunu arar gibi kaldığı zöbönk anlar vardır. Hani en tatlı, en ballı, en mis kokulu, en temiz, en doğal olanını bilirsin, tüm pazarı dolap beygiri gibi fır dolanır, bulamazsın… Bütün tezgahlar onu sattığını iddia eder. İddiası bol, malzemesi kıt tezgahlar hababam bağrışırlar: ‘’Bu öztopatan abicim, yedi göbektir topatan bunlaAar!’’ Halbuki, göze soktukları malın cırt sarı kabuğu dışında tadı da kokusu da yeşil çay odunu gibidir (yeşil çay üreticisi, odununu savunmaya girişme hemen!!). Mecburen ‘kim bitirdi beya bu lezzeti?’ diye diye, gözün o bereketli toprağa baka baka çeker gidersin..

Sonuç: bir yerde gölgelerin boyu biz sıradan insanların boyunu geçmişse o yerde güneş batıyor demektir.. Yok lan, araya kaynak yaptı, o değil.. Sonuç: o bıcır bıcır halimden eser yok şiiiğmdii! Çünkü Selçuk Erdem ve ekibini aşabilecek tek şey yine Selçuk Erdem ve arkadaşları, dolayısıyla bizim de arkadaşlarımızdır. Zira; Penguen’deki değerli dostlar 2002’den bugüne, okurlarına öyle incelikli çizgiler sundular ki herhangi bir dil bunları telaffuz edemedi. Öyle sözcükler seçtiler ki baharın tüm renkleri onların yanında hırtlamba gibi kaldı. En kırılgan, en umutsuz anlarımızda su gibi duru ama bir o kadar da elmastan sıkı duruşlarıyla o miniş kanatlarını uzattılar üstümüze, üşümeyelim diye…

Karşılığında biz ne yaptık? B.k yaptık. Söylediklerimiz kadar söylemediklerimizden de sorumluyuz demiş ya Martin Luther King, onlar söyleyince biz de söylemiş saydık kendimizi. Sözleri, sözlerimiz oldu. İzinli izinsiz kullandık. Hatta, onların olduğunu bilmeden kullandı bir sürüsümüz. Ve onlar, her seferinde, ‘’her canlı aynı nefesten alır, nefesleri bitirmek için kullanmıyorsanız sorun yok’’ dediler.. Bize hep sevgi, umut ve çiçek verdiler..

Gözlerde yaş yoksa kalplerde gökkuşağı açmazmış…  O en tatlı çocuklar en kolay incinenlerdir belki de.. Umutları kırılmaya yüz tuttuğunda bir buz parçası gibi kararlı ve keskin olurlar.. Ne bileyim ben, belki de bu son açıklamaları gözlerimizdeki son kirpik düşünceye kadar ağlamaya devam edeceğimizi mi gösterir?.. Bildiğimse dünyayı değiştirenler salak çoğunluk değil, farklı düşünebilen cesur, öncü bir avuç insandır. Ve siz, hepiniz tek tek, o bir avuçtan dahi dünyalarca, yıldızlarca, galaksilerce kez fazlasınız! Biz sizi çok sevdik!.. Bizi sakın unutmayın olur mu?…

Akıl, Vicdan, Sezgiler

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Şöyle ya da böyle, hepimizin gemileri birbirine benzemekte aslında. Kimininki denizi kucaklayan yalı katı, kimininki nohut oda bakla sofa, kimi gacırtılı dökme demir kapılı, kimi alkış yapınca yanan cinsten full otomatik.. Kiminin kamarası klasik rustik takım döşeli, kiminde yerde pofuduk minderler, geceleri alev alev bohem mumlar.. Baktığında hepsinin yakın / uzak, aynı sularda yerleşik / farklı sulardan göçebe komşuları var, hepsi yaşamını devam ettirmek için birbiriyle bir şekilde alışveriş içinde..

Gemi malzemeleri işbu denli benzer olunca farkı yaratan güvertedeki elemanlar diye düşünmeden edemiyor insan. En çetin dalgalara dayanan ceviz kabuğundan gemi ile sudaki balıkların dahi kıpırdamadan durduğu esintisiz havada yalpak yulpak seyredip etrafındaki şişme botları kendine güldüren gemi arasındaki fark tayfaların aklında, vicdanında, sezgilerinde olsa gerek… Yoksa neden dışardaki tüm gemiler düşman, tüm denizler kıskanç, tüm yosunlar kandırıkçı, tüm balıklar korsan, hatta içerdeki tayfaların yarıdan fazlası hain veya isyancı olsun ki?..

Hoş, güverte tarafından geçici süreliğine kaptan olarak atanan kişinin geminin denizlerarası gemi standartları çerçevesinde görünen ve kabul edilen iyi işler yapması başka, kendini iş yaptığına inandırması başkadır. Bir de rasyonel ve bilimsel bakışla tıpta gerçeği çarpık algılama hastalığının adı paranoyadır. Yok bu durum hastalıklı değil de normal beyinlerde meydana geliyorsa denizler, büyük balıklar ve rüzgarlar yalana yalan demekten çekinmezler…

High Hopes.. Alakası, benim amansız müzik tutkum ya da Mozart’ı da Pink Floyd’u da aynı deli yoğunlukta sevebilmemle ilintili.. Şarkıdaki the grass was greener nakaratı oldum olası tüylerimi diken diken eder. Ve düşünürüm.. Düşünürüm ki; güverte, gerçek deniz hayatıyla alakası olmayan hurafenin yerine aklı; kör, fanatik ve yalan inancın yerine kendi vicdanını; maddi çıkarlarının yerine sezgilerini koyduğunda o gemi saygın ve mutlu şekilde pupa yelken ilerlemez mi?.. Kaptan dediğin zaten geçici. Herkesin özgür düşünce ve söz hakkına sahip olduğu kamaralarda bunun çok da önemi yok. Bu sadece kaptanın geminin su üstünde gitmesini sağlayan malzemeleri yok etmeye çalışıp alabora olmasına neden olabilecek  durumlarda tehlike arzedebilir. Sadece bu durumda güverte faydasız bir pişmanlık ve  üzüntüyle diyebilir ki:

ağaçlar daha yeşil olabilirdi

eğer kesmeseydik

çiçekler rengarenk açabilirdi

eğer sulasaydık

çocuklarımız daha çok gülebilirdi

eğer akıllı davransaydık..

Bazı kararları ağaçlar, çiçekler, çocuklar vermez. Veremez… Bu kararları biz büyükler veririz. Verirken kendi küçük kamaramızı, bizim küçük gözlerimize çok büyükmüş, yaşamın anlamıymış gibi görünen o kısıtlı alanı düşünemeyiz. Çünkü gemimiz olmazsa kamaramız da olmayacaktır..

Böyle şeyler olmasın, olmaz da zaten, gemideki farkı yaratanın içerdeki taife olduğunu bilelim dediğinizi duyar gibiyim… Aklınızın, vicdanınızın ve sezgilerinizin sizleri pişman etmeyeceği ve utandırmayacağı günler dileğiyle!…

Rol Model

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

O çok önemli okullardan pek önemli yerlere gelmiş, annelerimizin ‘evlenilecek adam’ tarifine cuk oturan arkadaşlarımıza bakıyorum. Büllahü de önemli yerlere gelesim kaçıyor. Aklıma ilkokulda yaptırdıkları patates baskı ve karpuz adam çeşitlemelerimiz geliyor. ‘Ben önemli bir yere gelmesem acaba daha mı iyi lan?’ diye düşünüyorum… Lan, lafın gelişi tabi..

Vallakine çocukken ya da ne bileyim az daha büyükken kafada doğru örnekleri şettirmek lazım galiba. Aynen ürün yerleştirme gibi, bu da stratejik bir şey.. Çocuğa anlamlı insan modeli olarak göbek üstü Hitler bıyık tiplemeleri sunduğunuzda o çocuktan jilet gibi giyinen, kıvrak ve esnek zekalı, moda dergisi ası profiller beklemek haksızlık… Gayri safi milli hasılayı göbek katı ile ölçümler hale geldiğimizde çocuğun formatı da yedi sekiz kat bozuluyor bence.

Şimdi bunlardan bana ne diyeceksiniz. Yeminle en çok da size! Bende çoluk çombalak yok. Sizde var. Sizinkilerin vergisini de ben ödüyorum üstelik.. Hakkımı helal edip etmeyeceğime ise henüz karar vermiş değilim… Tam üç paragraftır vallahu-bullahu-yeminle diyorum. Neden? Demek ki birbirimize güvenmiyoruz.. Her güvensiz insan iletişiminde olduğu gibi birbirimizi gereksiz yeminlerle ikna etmeye  çalışıyoruz… Onun için öyle hemen helallik melallik istemeyin!.. Çocuğunuzun eline zeka açan bir mizah dergisi (limon-ata huahahuagh gibi tıbben sakıncalı espriler içermeyen dergileri tercih edeceğiniz için şimdiden teşekkür ederiz), yaratıcılığını kamçılayan bir kitap vermeyecek ya da kendi yaş grubuna uygun bir film izlettirmeyecekseniz geri ödeyin lan vergilerimi! Mecbur muyum sizin kadayıf zeka çocuklarınıza para akıtmaya. Tamam kanunen mecbur olabilirim belki ama geri istemekte de özgürüm, naniiik!!!

Hüpokrat üstüne ant içerim ki bu rol model işi önemli, takığım bu konuya… Internet’ten bir tıkla satın alınan bir şey olmadığı için bir zahmet bu işi siz üstleneceksiniz.. Rol modelinizi seçerken doğru şeyi örnek gösterdiğinize emin olun!.. Emin olun, çünkü günün sonunda, ‘ana, lan saksıymış o’ diyen tanıdıklarım oldu. Gerçi bence bağzılarının yerine saksı örnek alınsa daha iyiydi ya neyse..

Peki doğru örneği nasıl seçeceğiz?.. Ay bu kısım çok heyecanlı işte! Şimdi bilgiç bilgiç laflar edeceğim. Birden kendimi çok mühimsedim:

  1. Kendini mühimseyen bilmiş tiplerden hemen uzaklaşın! Onlardan rol model filan olmaz. Olsa olsa bir blogda bocuk olur, nıhahauyhahaah!.. Şaka be, sıradaki madde!!
  2. Konuşurken sizi dövecekmiş gibi dik dik bakan, kendinden farklı düşünüyorsanız döven, bıyığı seyiren, sopayla dürtülmüş (ki eliniz kırılsın!) eşek gibi anırarak kulak zarı patlatan meczuplardan kaçın! Daha doğrusu kaçııııın!!! Değil rol model almak / aldırmak, popoyu kurtarın olm!
  3. Sorduğunuz sorular karşısında gerilen, sizi azarlayan zaten sorunuza da yanıt vermeyen kromozomal fazlalıkları sessize alın. Gif’li emo gibi, çok eğlenceli oluyolar ehehe…
  4. Termit gibi gördüğü yerde ağaçları yemek, doğayı kurutmak, dünyayı yaşanmaz hale getirmek isteyen değişikleri Dominik Cumhuriyeti’ne gönderin. Otlarla, ağaçlarla hırlaşıp yiyosa kessinler, kendilerini kral ilan etsinler. Bir ay içinde ağaç, bulut, toprak böylelerini adam eder kanaatindeyim.
  5. Aileden sonradan görme mertebesine erişmiş sanattan, iyilikten, estetikten odundan anladığı kadar anlamayan görgü fukaralarını bir tencereye koyun. Üstüne aldığı kadar su ekleyip har ateşte kaynatın.

Gündüz solup akşam açayım ki, bunlardan uzaklaştıkça doğru rol modele an be an yaklaşacaksınız. Arzu ederseniz önümüzdeki yazılarda konuya devam edebiliriz ama şimdi kahve içmem lazım.

Dilerim gösterdiğiniz doğru örneklerle çocuklarınızın her biri gıda mühendisleri olsun, gönlünce çubuk krakerler yetiştirsin. Sanmam ama, eğer, dünyada kahvenin yanında çubuk krakerden daha iyi giden bir şey varsa onu da yetiştirsinler, bana ne ki… Helallik konusu neticesini ise bizatihi aksiyonlarınız belirliyor olacaktır..

Oricinale gel..

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

         İntihalde açık ara farkla dünya markası olmak bir başarı kriteri olabilir pekala.. Altın intihal oscarları, bugünün intihalini yarına bırakma şeklinde ebediyete uzanan edebi atasözleri, bir intihal daha var o da çalmak mı dersin gibi esinlenilmiş güfte ve besteler ve tabi ki olmazsa olmaz bilim dünyası dibin kara seninki benden kara sahiplenmeleri… Aslında belki de intihal kötü bir şey değildir; çok beğendiğin bir şeyi sahiplenme isteğinin az kaşarlı piskopatlık mertebesine erişti erişecek halidir.

              – ”Babacım, bu oyuncak gemicik de onun olmasın, benim olsun mu?” daki masumane istek gibi..

         Hep düşünmüşümdür komşuda pişen bize niye düşsün ki diye. Artık biliyorum, o pişen bize illa ki düşecek, çünkü düşmezse pişirmiyoruz icabında.

       Bütün bu hikmet-i bıkbık bugünkü keşfimin neticesidir. Sabah sabah şeytan dürttü, üniversite ağlarını dolaşacağım tuttu. İyi ki de tutmuş, bir de ne göreyimdi, hıı?! Ankara’nın, Türkiye’nin ve hatta dünyanın en önemli teknik üniversitelerinden birinde bir dekattan daha uzun süre önce tez olarak yayımlanmış ve bakılan noktalardaki göz hareketlerinin sabitlenmesi ile ilgili bir durumu açıklığa kavuşturmuş bir çalışmanın dört dörtlük esinlenmesi bugün itibariyle aynı üniversitenin gayet ana sayfasından video olarak yayımlanmıyor mu? Üstelik en önemli bilim ve araştırma kurumunun üç yıllık desteğini almış olarak. Lakin konuşan kişi, on yıl önce projeyi üniversitenin kütüphanesine tez olarak armağan eden arkadaş değil (görsem tanırım, kesin değil yani). Eğer yanlış bilmiyorsam, sen böyle genius bir başarı örneğinin tezinden esiiiinleniyosun, orijinatörü  senmişsin gibi gekgek gerine gerine baş vidyo eserin olarak takdim ediyosun, bir de belki benim vergilerimden bile kesilerek desteklenen üç yıllık burslara nail oluyosun, bari projenin şu dünyada muhakkak ki bir anlamı oladır diye içimden geçirip iyice dinledim.

           Anladığım odur ki; esinlenilen (!) şey, o zamanki teknikle bile, bu post-esin projenin yanında en kaba tabiriyle Aziz Sancar projesi gibi filan kalmakta. Gerçekten bazı esinlenmeler birebir esinlenilmeli, ufak tefek değişiklikler yapılmaya çalışıldığında ya da belki farklı esincikler organik olarak bir araya getirilmeye gayret edildiğinde, gözceğizime, çok afedersiniz, alışmadık totoda durmayan don örneği gibi görünüyorlar.

        Kısaca, halen devam eden projenin yurt dışı kongrelerde bildiri olarak yayımlanan en önemli sonuçlarından biri şuymuş: Türk insanı günlük hayatta kullandığı sözcükleri nadir kullandıklarına göre ve benzer şekilde kısa kelimeleri uzunlara göre daha kısa sürede okuyabiliyomuş. Örneğin benim önüme ‘ornitorengaverleştirdiklerimizdensiniz’ sözcüğü ile ‘bir’ sözcüğünü koyarsanız ikinciyi daha çabuk okuyabiliyorum bu pek değerli kurumsal destekli araştırmadan elde edilen şaşırtıcı sonuca göre. Bilim ve araştırma kurumları, bu örnekte de netleştiği üzere dünya ilimler tarihine aşmış projelerle biricik sonuçlar armağan edilmesine katkıda bulunmalı, önemli gerçeklerin bulunmasında yol gösterici olmalılar. Bunun için hepsinin gelmiş geçmiş birbirinden anlamlı fon/burs vb dağılımlarını sonsuz kere tebrik ediyorum!…

         Okur, kıymetli araştırmanın sonuçlarına göre kısa cümleleri daha kolay idrak ediyosun ya, sen buraya kendi emojini yerleştiredur; ben bir gülüp gelicem.

         Elimin altında müsekkin niyetine bulabildiğim ne varsa alıp bu anlatılanları huşu içinde dinler ve diğer taraftan bildiri kitapçığına sakince göz gezdirirken dileklerim kabul oldu. Şu koca evrende hiç değilse intihali hakkını vererek yapan haksever Alman araştırmacılar olduğunu görüp çok mutlu oldum. Konusu, araştırma yöntemleri, sonuçları ve hatta yazım tarzı ile hayallerimdeki esinlenme işte buydu! 2015 yılı Ağustos ayında Viyana’da sundukları bir bildiride yukarıdaki araştırmaya ilham olan tezi neredeyse birebir kopyalamışlar. Bu işler salt bir yere özgü değil tabi. Fikri eser hırsızlığı dünyaya mal olmuş yüce bir davranış. Alman araştırmacıları içimden kucakladım, yanaklarına kalpli öpçükler kondurdum.

          İnsan bir projeyi tanıtırken hiç orijinatörüne atıfta bulunur mu, yırtık göz hareketinden çıkar gibi ‘bak bunu biz yaptık’ die çıkar elbette. Bunlar bilim dünyasında görmek istediğimiz hareketler! Zaten intihal yoktur, zaman aşımı vardır. Bu durumda bendeniz iki sene sonra Aziz Bey’in projelerinin ismini değiştirip kendi ismimle yayımlamayı düşünüyorum, söyleyeyim! Bence zaman aşımı salt intihal ile sınırlı kalmamalı. Dolayısıyla, bir ricam, zaman aşımının sağlık ve teknoloji araştırmalarına tümden uygulanmasıdır. Örneğin, her araştırma iki yılda bir tekrarlansın, her metot iki yılda bir kendini yeniden ispat etsin. Bu arada her iki senede bir tekrarlanması mümkün olmayan ve iptal edilen sağlık ve teknoloji ruhsatları nedeniyle meydana gelen kitlesel ölümlerden de her halukarda zaman aşımı sorumlu olsundur.

          Aplikasyon indirip birbirlerine kaş-bıyık eklemek dışında yaratıcı olmayı başarabilen özgün ve salak insanlar, etik etik diye yırtınan safzadeler ise gidip kendilerini yırtsınlar en iyisi. Aman, daha da iyisi ben bunlar için ağzımı bozmayayım, elimi etiğe bulamayayım, sizlere emanet olsunlar. Okuyun, eğlenin gitsin. Daha komiğine rastlarsam haber veriyo olurum muhakkak! Siz de beni habersiz bırakmayın. Ne de olsa global bir değer hırsızlık…

          O vakit, ne diyelim (iki yıl sonra, aşağıdakini biri ben dedim diye üstlenecek tabi):

                   Nohut misali bir aklım var bir de beynim / Araştırma procelerine baktım zeplin gibi şişti içim

Sekiz Kuzen

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olurmuş. Bu günlerde, aynı bir ormanın keçilerinin nasıl olup da gece ile gündüz kadar birbirinden farklı sekiz ürünü dünyaya armağan ettiklerini analiz etmeye çalışıyorum… Anlayacağın gibi edemiyorum…

Gen havuzları o kadar basit bir şekilde dizilmiş olsaydı dedem koruk yediğinde benim de dişim kamaşırdı, değil mi?…

Yine de kuzenlerim konu başlığı altında ast başlık olarak kafayı şuna takmış bulunmaktayım:

          – Sekiz kuzen, sekizi de birbirinden farklı kuzen nasıl olüyor da olüyor?

Kuzensel düzlemdeki bazı huy ayrılıklarımızı sıralamaya başlamadan önce bizi ilgiyle takip edip sosyal medya hesaplarından beğenmeye devam eden teyzoşa, dayıya, halalara selam eder, yanaklarından öperim.

Önce aile genlerimizdeki pozitif ayrımcılıkla başlayalım. Bildiğim tek şey, gen haritamızda yedi kıza bir erkek şeklinde kabak gibi görünen medeniyetimizdir. Dünya kadın hareketine katkıda bulunması bakımından harikulade anlamlı bir işe imza atmış büyüklerimi sevgiyle ve saygıyla selamlarım.

Ressam, mimar, türlü türlü mühendis, robotçu, araştırmacı kök hücreci, doktor gibi farklı meslek dallarında ve tümüyle farklı kafa yapılarında olan kuzenlerin yaptıkları işler de memleketimin aynı bir günü içinde gelişen sekiz ayrı gündem haberine benzer.

Bir kısım kuzen çizer, boyar, etrafında kendi gibi resme gönül verenlere sergi düzenler, part-taym kariyer yapar, part-taym bebeğine bakarken bağzı bir kısım kuzenler, çocuklarına tam zamanlı annelik yapmayı, onların örtmenleri ve okulları ile mücadeleyi kendilerine şiar edinmiştir. Kimi ise bir kaç ay denediği çalışma hayatının normal insanlar için olmadığına kanaat getirmiş olup hala sıcacık evinde ailesinin finans ve ekonomi bakanlığını başarıyla yürüten home ofis iş kadını rolündedir.

Nasıl ki armutun sapı var, üzümün çöpü var, kuzenler arasında da kendini çalışma hayatının tikenli yollarına adayan bir güruh var tabi… Kimi kök hücrelerini şefkatle büyütüp onları vatana ve küreye faydalı birer ergen hücre yapma niyetinde iken kimi işçi eğitimlerinde peyzaj mimarının rolü konusundaki çalışmalarını gündüzleri şantiyede geceleri Cahide’de sürdürmeye devam etmektedir. Haftanın altı günü, her günün sekiz saatini yolda geçiren bu şahıs ‘Pazar tatilinde tüm gün uyuyan canlıya kuzen denir’ bilmecesinin de bir parçasıdır. Doktor olduğunu ömrü boyunca idrak edememiş olan ve kendini bu aralar yazar ilan eden ayrıksı otu bir diğer kuzen halen bu dünyada yapmadığı bir iş kalıp kalmadığını araştırmaktadır. Doktor ablasına yapay zeka yapmaya ant içmiş robotçu erkek cinsiyet ise kurtuluşu tası tarağı toplayıp bu cadı popülasyonundan uzaklara kaçmakta bulmuştur.

Sekizlinin yeme-içme-eğlenme-uyuma dahil tüm huyları deli kızın çeyizi gibi birbirinden farklıdır. Örneğin güne gece iki sularında uyanarak başlayan karakter, aynı zamanda damarlarında sıfır eraş pozitif kahve akan kuzen olarak da bilinir. Bunun çocukluğu sinema ve tiyatro salonlarında, kitapçılarda, müzik marketlerde, söyleşilerde, konserlerde ve korolarda geçmiş olup ne yazık ki canım cicim doktorluktan iflah olmaz bir entelektüel mutanta transforme olmuştur. Kırkına gelmeden seksen yıllık ömür yaşadığından Çıtonnk Sözlü Altın Nine ödülünü almış yazar panosuna asmıştır.

Adım Hıdır, kuzenlerin durumu budur.

Sevgili Sevgilisizler

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığın resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Sevgili sevgilisizler,

Huysuzluk edip kaçırdınız tabi sevgiliyi; sonra tutturdunuz yazı da yazı. Ama bak, bir okumayın, başınızdan aşağı geçecek o yazı!…

Ben size demedim mi ‘sevgili bu, nimet sayılır, zart zurt küsmeyiniz, sorumlulukla tüketiniz’ diye… Rahmetli dedeciğime desem, şuraya da yazıyorum ki, Beethoven kulakları ile dinler, babaannemle onbeşinci baharlarını yaşarlardı. Dilimde tüy bitti, mısır tarlasına döndü; tek size laf anlatabileydim.

– Lafebesi ya canım çok sıkkın, biz kılımcanla kapıştık.

– Niye kapıştınız dürtengül, evinize dış mihraklar mı musallat oldu?

– Yok, şimdi geçen ben buna fasbükten dürtük attım, yanıt vermedi. Çok kırıldımdı…

Canımdan çok sevip anlamak için varımı yoğumu harcadığım arkadaşlarım, bazen bana sohbete geldiğinizde yanımda oturmanıza ve size defalarca laf atmama rağmen o boncuk gözlerinizi telefondan ayırmadan transa geçiyor ve beni iplemiyorsunuz ya, kaç yıllık dostluğumuza rağmen ben size küsüyo muyum? Hayır ya da küsmem gerekir de bilmiyor muyum? Çünkü iki insan arasındaki ilişki tarazlarını törpüleyebiliyorum ama iki insan ve bir fasbük arasındaki ilişkiyi ne yazık ki henüz çözebilmiş değilim.

Bir de kuşla sosyalleşme olayınız var ki onun en hastasıyım.

– Lafebesi, var ya, geçen patronum diye tanıştırdığı adamın takipçisi olmuş.

– Pardon manyakcanım, niye takip ediyomuş adamı, paranoya mı yapmış kendine boş zaman hobisi olarak?

– Yok be ebecim, kuşlu sosyal medyada şettiriyo gördüm. Hatta bir civikini faflamış filan. Onu mu keseyim, adamı mı kararsızım.

– Haa, bence senin durum vahim kılımcan. Sana günde üçer kez yarımşar saatten asosyalleşme ödevi veriyorum. Bu sürede tüm digital vayrlı vayrsız bağlantılarından arınıyor ve en yakınındaki insanla yarım saat havadan sudan sohbet ediyorsun.

Bu ikisinden daha geç ‘live‘ olan resimci medya ise, hayatın her saniyesinde estetik kaygılar taşıyan beni, ilk başlarda artistik anlamda hayli umutlandırmıştı. Gel gör ki hayatımı çeksem albüm olur abü mantığına döndükte ve yurdum gencinde ‘Kim lan foturafta o arkandan bakan lavuk?’ konulu münakaşalara neden oldukta kendisinden biraz soğudum. Wedding ve Babyshower‘ların unutulmaz sosyal kamberi olarak anılmak istemediğimden fotoğraf sanatı ile arama bir mesafe koydum.

Yanlış anlamayın. Kararında kullanılan her tür dijital platformun en dibine kadar savunucusuyum, Bunca lafın ebesinin özü ve aklımın kıvrımlarında tek oturmayan ‘bütün huysuzlar toplaştık ve sevgililer günü kurbanları olduk’ mesajlarımızı bile birbirimize acıklı sosyal ortamlardan atıyor olmamız…

Neyse ki şimdi mobil medyama düşen bir mesaj hepimizi kurtaracak! Hadi yine iyiyiz sosyal gençler, belediye bize sevgililer günü etkinliği düzenledi. Kısaca sevgilim yok diye üzülme, belediye sana ziyadesiyle bakacak gibi görünüyor.

Sendromlar

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Pazartesi sabahı geleneksel kız çocukları depreşme günü Başkent’te ve İstanbul’da çeşitli telefonlar ve e-postalarla kutlandı. Etkinliğe farklı şehirlerden ama aynı bir meslekten katılan aktivistlerimiz dertlerini, kederlerini hüzün dolu kreşendolarla dile getirdiler. Konuyla ilgili olarak komplo teorisyenleri şebeke sularına depreştirici boy ve ebatlarda merkür ve venüs karıştırıldığından dem vurmaktalar…

Ol o hafta sonu, esas kızımız olan Lafebesi; deniz, güneş ve oksijenle başbaşa muhteşem bir hafta sonu geçirmiştim (Melahat Teyzem, bak senin için popomu bile kaşıdım). Caddeler bana dar, ben caddelere geniş idim. Arpası fazla gelen eşecikler misali parklarda hıldır hıldır yürürken ancelinanın korsan unisefçisi misali amme ve anne hizmetinde bulunmayı da ihmal etmedim. Örneğin, mama kaşığı tabir ettiğimiz kısa menzilli vurucular zoruyla parktaki mama sandalyesinde zapt-ü rapt edilerek yemek yedirilmeye uğraşılan bir oğlancık beni görünce düştü büyük sevince. Gözlerine muzaffer kumandan ışığı inen anneciği ise başka bir sevinç dolu çığlıkla aydınlandı ‘bak senin sevdiklerinden gelio oğlum, gel ablası gel!’. Anlayacağın, neslin büyümesi için iş yine başa düştüğünden mecburi maymunluk görevimi yerine getiriyor; kızlar tarafından kandırılma genleri doğuştan mevcut olan oğlancığın bu vesile ile yemeğini şapur şupur yemesine neden oluyordum.

Bu ve benzeri açık hava, spor ve ulvi maymunluklarla dolu geçirilen maddi manevi tatminkar bir hafta sonundan sonra Pazartesi sabahına neden en somurtuk ve ultra huysuz tarafımla uyandığımı analiz edemedim ya canım Okur’cuğum. Şu kadarını söyleyeyim ki herhangi bir hastanenin psikiyatri kliniğinde yatan majör depresyon hastaları yanımda bayramlıklarını giyip el öpme kuyruğuna girmiş çocuklar gibi kalırdı.

‘Az önce bileğimi üüj yerinden biledim, kafaya da tek kurşun sıktım sekti ama bir daha denicem’ edası ile işe gittim. E-postama ilk düşen, bizden deli olmasın, kafa tohturu arkadaşımızın biz üç ehil kıza ilettiği ‘Boşverin Pazartesi sendromunu. Koyun kahvenizi!’ mehtubu oldu! Anladım ki orada da bir yangın var. Kafa tohturumuz pek iyi durumda değil…

Dakika geçmedi başka bir tohtur arkadaş ‘Komşuya botla mı gitsek karadan mı?’ diye telefonuma düştü. ‘Market servislerinin yanından servis kalkıyor diye duydum’ dediysem de bu iyi niyetli çabam biraz ters tepti. Ders bir, mutsuzluğun tavanken karşı tarafı yumuşatmaya çalışmayacaksın.

O telefonu kapatırken kendimi başka bir arkadaşla hayatın derin anlamı ve yine komşuda pişip bize düşmeyen yemek tarifleri üzerine hüzünlü bir sohbette buldum. Konuşmanın sonunda iki yakanın müzikte buluştuğu gece eğlencelerinden birine gitmeyi kararlaştırdık… Lakin ‘görüşmek üzere’ derken neden burnumuzu çekiyorduk anlayamadık.

Ossaat sanırsın ki hafta sonu bütün kız çocuklarını çuvala koyup dövmüşler. Herkesin gizli gizli içlenesi tutmuş… Demek ki ders iki neymiş, kız çocuklarının işine akıl sır ermezmiş…

Bu yazıyı kaleme alıp da göndermeyeli iki hafta oldu desem yeridir… Durdukça değeri artsın diye değil elbette. Belki mutfağa girer de sana söz verdiğim musakkayı yapar, tarifini veririm diye hayal ettim. Lakin ders son neymiş, hayalini yeteneğine göre uzatacakmışsın. Daha annenin gönderdiği pişmiş bamya yemeğini buzluktan alıp plastik kabıyla ısıtmaya çalışırken ve plastiğin sıcakta eriyen bir nesne olduğunu henüz keşfederken afili hayaller kurmayacakmışsın…

Ezcümle, bu hafta da musakka cümle içinde geçtiği ile kaldı Okur’cuğum. Sen iyisi mi benden ümidi kes, evde müstakil bir bloga katkıda bulunmak isteyen anneciğin, teyzeciğin var ise kendisini benden haberdar ediver. Makul ve mantıklı her tür arif tarife açık olabiliriz…

Yakında böcügümüz her alanda pek şenlenecek… Demedi deme!…

Komiksiz

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Gülünçlü yazı olsun diye tümüyle omuz nahiyemden uydurduğum hayal mahsulü ülkelerin birinde mizah yapmak giderek zorlaşıyormuş Okur. Birazdan uyduracağım her şey senden daha komik… Aklın sınırları akılları muhafaza ile imtihanda. Bak neler uyduracağım şimdi, dinle.

Bahsi geçen hayali ülkede öfkeden herkesin kaşı burnundaymış. Arkadaşın iki yaşındaki kızı bile televizyonda haber saatine denk gelirse tomit çuyatlılay diye tavuk gibi gülmeye başlıyormuş. (Çocuk ve kadın deyince çocuğun annesinin organlarını merak edenler için; çocuk normal doğumla doğmuştur, sezaryen sorgusuna gerek bulunmamaktadır, doktoru rahat bırakılabilir. Modern çağda kanunlar ve kurallar standartları belirlemek gibi daha genel konular üzerine bina edilmiş olup yaptırımlar sonraki adım gibi düşünülse de ilgili hekim arkadaşın, ileride belirli kurallara uymayanlara özel getirileceği söylenen belirli müeyyidelerden muaf tutulmasını şimdiden arz ederim).

Bugün senin geniş vizyonunu ufuk çizgisine çıkarmak için biraz matematik konuşasım var. Mütevazi araştırmacı kişiliğimden olsa gerek, duyduklarım ve bildiklerim arasında kalan aklım oynak bir kısa devre yaptı. Kanıta dayalı blogcu olarak, hayali ülke büyüklerinin gelişmiş ülkelerdeki sezaryen oranlarını her yüz doğumun on beş ila on yedisi şeklinde açıkladığı bilimsel veriler ile ilgili astral bir ziyarete gittim. Tahmin ettiğinin aksine, veriler beni toma, gaz, bilimum höt ve de söt ile karşılamadılar. Tam tersine, veri ziyaretimdeki en büyük motivasyon bilimin küresel erişilebilirliği, kim olursan ol gel nazikane tavrı idi. Twitter ya da facebook dışında da internet okur yazarı olabildiğim ve verileri yorumlama ehliyetine haiz olduğum için (sen bir başına hayali işlere kalkışmayasın diye söylüyorum; yuu-tup candır, sen aynen ordan devam) bilimadamlarının rakam verirken biraz gani gönüllü davrandığını gördüm.

Şöyle ki; ilgili hayal ülkesinde gelişmiş ülkeler için % 15-17 olarak açıklandığını gaipten duyduğum  rakamların ABD karşılığı Amerikan Obstetrik ve Jinekoloji kişilerinin 2013 yılı verilerine göre % 30,8’di. 2012 yılı ABD verilerine göre sezaryen, % 32,8 ile ABD’de en sık gerçekleştirilen majör cerrahi prosedür olarak geçiyordu. Veriler kafa-kafaya ya da kolkola olmasalar dahi; bilim dünyasının çıkarımı ne olur bilmem ama Lafebesi’nin çıkarımı Amerika ya hesap yapmamayı bilmemektedir ya da hiç dayak yememiştir.. ki kanımca ikisi de olabilir. 

Mini mini verilerin doğruluğunu hakikat-i sâbite olarak tahayyül ettiğim içün Amerika’daki bilim dünyasının üç kat sapma gösteren devasa rakamları karşısında akıl şapşisi olmayayım da neyleyim? Akıl tutulmamı tedavi niyetine mecburen, sorumlulukla bir büyük Türk ayranı tüketesim oldu (aman senin olmasın! onun yerine aranı hacamatgillerle neyin iyi tutmaya bak).

İstatistik dediğin nedir, bir tık ötesi her şeydir Okurcuğum. Hadi yine iyisin! Doğum yapacak ‘hasta’ şahsiyet olarak normal doğuma ikna olmak istemiyorsan psikolojik destekle ikna edilecekmişsin. Sevildiğini bil. Artık üç-beş ne geldiyse doğurursun, şanın yürür. Zaten bir süre sonra normal doğum manyağı olursun, ikna odanı kiraya verirsin. Senin de aklına geçmişteki kafa örtüsü ile ilgili ikna odası polemikleri geldi ise kesin yanlış gelmiştir, kedidir o…

Uyduruktan hallice, fiziksel, manasal ve maddesel olarak sıradan bir mizah yazarını zorlayan günlerdeyiz… Hatta hayali ülkede konu ile ilgili hayali mizah bakanlığı kurulması önerim olabilir. Hem neye gülüneceğini belirleyen kıymet-i ala düzenlemelerle güven ortamı yaratılır hem de ilahi komedya ile rekabet edemeyip aç kalan mizahçılar için ufak ufak kadrolar açılır. Örneğin imam hatip liselerinden neden bilim adamı çıkmıyor ya da fen liseleri niçün imam yetiştirmedi gibi güncelimin mevzuu, senin bile akıl edemeyeceğin yüksek rekabet gerektiren konulardır. Eve ekmek götürmek için daha ziyade adamın biri düşmüş, sülalesi kabus gibi sözcük şakalarında kendini geliştirmek yeğdir.

Ben de zaten bugün sana patlıcan musakka tarifi vermeye karar verdim. Musakka reçeteli yazımı postalayana kadar konu ile ilgili daha eğlencelisinden bir demeç, içtihat, tebliğ vb pop-up etmezse okurken hayli eğleneceğine inanıyorum. Ederse de; okuduğun, pabucu dama atılmış bir yazı, kendini haber atlatmış sanırken haberini kaptırarak kalbi kırık bir muhabir gibi hislenen biçare blog yazarı olacaktır. B planı olarak burnunda taze biten sivilceyi cörkletme yöntemlerin hal-i hazırda cebimdedir.

Gelelim patlıcan musakkaya…

Yeni Yıl

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

E niye yazmıyosun, niye çizmiyosun (mecazen…)? Öldüm belki, sordun mu? Ondan sonra nerede benim sırma saçlı blogcum diye ağlamayı bilirsin. Tıpkı elinden kaçırdığın değerlere dövüne dövüne ağladığın gibi…

Değer dendiğinde akıllara aşure, makarna, kuru fasülye dağıtmanın geldiği bir dönemden geçiyoruz biliyorsun. O da bir şey tabi. Kapalı kutular yerine şeffaf taslarda dağıtıldığı sürece besleyici bir eser. İstediğin yerinden beslenmek serbestisi de içinde…

Yine bu bol menkul kıymetli ve değerli günlerden birinde feyz aldığım harikulade yaşanmışlıklar olmuştur ki bir daha yaşanmışlık kelimesini balık kavakta çilingir sofrası kurana kadar kullanmayasın diye anlatıyorum:

Azman mertebesinde gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan adamları ile işler yaptığım geçtiğimiz yazların birinde veri gizliliği gereği ismini açıklayamayacağım pem hanım benim canımdan bir e-posta aldım. Kendisiynen daha önce postalaştığımız olmamıştı. Lakin ünü kıtaları aşan trans-kıtlantik yazarınıza ilk postasını işbu vesileyle gönderme bahtiyarlığına erişen pem hanım benim canım, ramadana denk gelen tarihlerde ülkemizi maailecek ziyaret etmek istiyor, amma velakin federal güvenlik tarafından kırmızı alanda göründüğünü iddia ettiği ülkemle ilgili başlarına bir şey gelmeyeceğine dair benden bir nev’i güvence talebinde bulunuyordu.

Tabi ki kendisine, başına bir şey gelirse ahan da seyahatinin sigortası benim, diyecek beyazlıkta olmadığım için önce gezilecek görülecek mekanları anlatayım diye düşündüm ve ülkemizin doğal güzelliklerini ballandıra ballandıra anlatmaya başladım. Yazdıkça coştum, coştukça yazdım; santim santim gezdiğim yerlere karşı bende bir ekistira hayranlık, bir yeniden keşfetme isteği, aklın şaşar… Rehberler odasından madalyalı kokart hak etmediysem ne olayım! İstanbul’dan girdim, Kapadokya’dan çıktım. Künefeden kerebice, zahter salatasından sac kavurma oruga, boşnak büreginden çiböreğe, arada Sümer, Lidya, Hitit, Frig, Urartu ne kadar uygarlık & tarih & coğrafya & kültür varsa döktürdüm. Postanın en sonuna da nezaketen sorusunu açıkta bırakmamak için valla sana ne kadar Ramadansa bana da o kadar gibisine yazıp postalayıverdim.

Nev’i şahsıma akşam olduğu için elektronik teçhizatı kapatıp dışarı çıkmışım. İstanbul güzel ve uçsuz, ben şaşılası delilikte, gez ya kulum emri az önce inmiş, mecbur çıkılacak. Pem ablalar ise gelişmiş ve fekat taymzon olarak gerişmiş bölgede olduklarından, bir de Boğaz sahibi olmadıklarından nedenle çöldeki klimatize bilgisayar odalarından oturup bana yanıt yazmışlar: ‘peki yediğimize içtiğimize karışırlar mı, başımıza bir şey neyin gelir mi?…’ Ertesi gün kırmızı ojeli tırnaklarımı kemirirken ‘Ne bileyim tatlişko’ demek istedim, Amerika‘yı ben keşfettim sanki…

Sonra aradan haftalar geçti, Ramadanın göbeğinde bir akrabanın vadesi doluverdi. Yakınlarla birlikte olmak için acilen şehirlerarası otobüs yolculuğu yapmak durumunda kaldık. Tesadüf cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilen muhterem zatlardan birinin açıklanacağı helecan dolu mübarek günlere de denk düştük. Şoför ve sözüm ona muavin arasında geçen konuşmaları laf ebesi olarak özetlemeye bilmem dilbilgim ve hafızam yeter mi? Her şeyi laf ebenden bekleme, yetmediği yerleri sen doldur hayal gücünle!… Konuşmalar özetle: ‘Bu ne gardaşım ya, eskiden saygı vardı, Ramazanda her yer sımsıkı kapalı olurdu, şimdi tüm dükanlar aççıh a.k.’

Kaybımız nedeniyle ağlamaktan şişmiş gözlerle (laf ebelerinin de anatomik olarak kalbi ve gözleri mevcuttur) işte o saat değerlerimizi düsündüm ey Okur. Bu ne gardaşım ya dedim, eskiden pem bize böyle sorular sormazdı, en fazla Kapadokya’ya nasıl gidebilirim acaba diye sorardı, şimdiki pem’ler çok değişti yahu diye değişen yeni pem’lere hislendim…

Bir sonraki yaz planlarına yönelik sorusu olan macera tutkunu taife için peşin peşin söyleyeyim ki: Kim olursan ol gel ama gard’ını kap da gel. Ne beni sorularınla uğraştır ne de kendini… Hadi asabiyetten uzaklaşıp trendy bir eller havaya ile ortamı şenlendirelim: Arabım fellahi Severim billahi Çekerim silahi Vururum vallahi.

2015’e bu duygu ve düşünce bütünlüğü ve komple ruh sağlığı içinde girerken sana ne dileyeyim ki Okur! Yeni yıl, benim hakkımda ne düşünüyorsan sana iki katını versin…