Category Archives: Laf Ebesi

Hortlambik

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Hangi dilde korkarsınız? Sizi ürküten, geceleri uykularınızı kaçıran, rüyalarınıza giren en gulyabani şey nedir? Sizleri bilemeyeceğim ama benim kendi hortlambiklerim var…

Onların başta geleni ömür korkusu!.. Yanlış anlaşılmasın, ölüm değil, ömür.. Ölüm, finiş çizgisi nihayetinde. Herkesin eşitlendiği tek nokta. Sonrası olmayan.. Ölümden sonrası için plan yapacak kadar çizgiyi aşmadım henüz…

Korkum ömür.. Haa, yaşamak korkusuyla karıştırılmasın! Yaşamdan tırsmak gibi DSM sınıflandırmalarına girecek denli patolojik bir durumum yok neyse ki.. Kendini fazla önemsemeyen, onun yerine yaptığı işe/uğraşa odaklanan insanlarda pek öyle davranış bozukluğu neyin gelişmez. Netekim ben de davranışlarımı bozacak kadar kafayı kendime takmış değilim…

Derdim ömürle.. Yaşarken iyi şeyler yapabilmekle.. Bir bok olmadığı halde boku boncukluymuş gibi davranmamakla.. Böbürük benim göbek adımdır dememekle..

Eğer gerçekleştirdiğime kendimi inandırdığım işleri davulla zurnayla çıkıp anlatıyorsam cacık olamamış hıyarın tekiyimdir. İnsanın kendini övenine manyak, kendini başkaları tarafından bir şekilde zoraki övdürtene self ya da öz manyak denir. Miyop ya da hipermetrop kişisel tarihim bunların hepsine birebir şahit olmuştur.

Yani birileri bir gün beni haketmediğim konularda sanki çok iyi haltlar etmişim gibi âlây-ı vâlâ ile överse, peşin söyleyeyim, karşılığında bittemiz döverim. Sonra diyorlar ki zor insanlarla nasıl baş ediyorsun. İşte böyle!.. Bakıyorum beni ele güne, dünya çoluk çocuğuna rezil edecekler; gayet uzaylı kovalar gibi kovalıyorum. Yani korkumun üstüne gidiyorum😄

Çünkü..

Çünkü korkum ömür.. Aslen bir halt olamadıysam ömrümü bir halt olduğumu zannederek ve zannettirerek geçirmek.. İçi doldurulamayan titrlerle, kartvizitlerle kafayı bozmak.. Ya da o on beş sözcüklü ünvanları başkalarını tepelemek, çıkarları adına kendilerine kul köle etmek için kullanan ileri derecede kişilik bozukluğundan muzdarip zavallılardan olmak..

Karakter, senin için bir şey yapamayacağını bildiğin insanlara da iyi davranabiliyorsan karakterdir ya hani.. Aksi duruma dünya insanları hödüklük adını verirken, psikiyatr dostlarımız da kişilik bozukluğu diyorlar.. Lisan-ı münasiple bir çeşit kişilik hödüklüğü…

Bir gün yaptığım işleri anlayarak beni yüreğinin en derinlerinden kendi hür iradesiyle sevecek ve anımsayacak insanlar olursa şu dünyada, çok mutlu olacağım.. ‘’Zor günlerden geçtik ama hayatımızda zorlukları zekasıyla, aldığı iyi okul eğitimleriyle ve hızlı ve herkesçe saygı duyulan doğru kararlarıyla kolaylaştıran sevgi dolu bir arkadaşımız vardı’’ filan deseler mesela😊 Bunları demeye gönülleri yoksa da, korkumu gerçekleştirip sırf benden ve benim hödük tehditlerimden korkularına, kendi karakterlerini paspasa çevirmemelerini dilerim..

Çünkü..

Çünkü ne de olsa karanlık bir gecede yıldızlara bakarak gülümsemektir yaşamak!..

Kendinden Önde Giden Adam

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bir adam tanıdım.. Ya da tanıdığımı sanıyorum… Ekrana tuhaf tuhaf bakma! Nıhahayyt, bu daha bakacaklarının onda biri!!

Tanıdığımı sanıyorum diyorum, çünkü insan kendini bile tanımıyor çoğu zaman.. Ne kadar iyi basket oynuyorum diye egonu pohpohlarken bir de bakıyorsun ki boyun bir altmış, havan su almış.. Hal böyleyken, kusura bakma da, başkasını ancak tanıdığını sanmakla kalıyorsun!…

İşte tanıdığımı sanayazdığım bu beyefendi biraz kendine garezi olangillerden bence… Ne yapsa beğenmez; beş yüz aykülu kafasını  pinpon topu gibi duvardan duvara çarpar; herkes ‘’şu küçüğü değil de onun hemen arkasındaki koca dağı ben yarattım’’ derken o habire kendi bacağına çelme takar vs.. Anlayacağın öz-müşkülpesentin cgi’la çoğaltılmışı..

Ne kadar iyi olduğunu anlatmaya kalksan konuşturmaz.. “eşeği duvara bağlasan bir süre sonra o da aynısını yapardı” der.. halbuki çok sayıda eşek gözlemlemişliğim var, değil aynısını yakın ara mesafesini başaranı görmüşlüğüm bulunmamaktadır..

Yaptığı işi tarif edemem, söyleyeceklerim bir yerde biter… Sorsan yap boz uzmanıyım der. Yalan! Sıkı bir devrimci, fikir mühendisi ya da fikir tasarımcısıdır.. .. kendinden önde giden adamdır o!..

Durmaz, duramaz, yaptığını tekrar edemez.. Çağlayarak koşan, coşkuyla denizini arayan kıpır kıpır nehirler gibidir… Ona göre hayat; yeniliktir, oyundur, maceradır. Sıkılır, belki de çoğunluğun aksine korkar tekdüzelikten… Belki de bu yüzden gideceği her yere kendinden bile önce ulaşır..

Yeni sulara yelken açtığındaysa ardında bıraktığı köpüklerde ilham verdiği benzerleri pıtrak gibi türemiştir…O ise yaşamdaki tüm durakları yıkmış, geçici duraklamaları askıya almış, ufuk çizgisini çoktan başka bir yere çekmiştir..

Yollarımız fazla kesişmemiş olsa da “insan” olarak uzaktan uzağa hayran olduğumlardandır.

Yüksek zeka katsayılı insanların duygusal (zeka?) katsayılarının düşük olduğuna dair kem gözlüler tarafından uydurulmuş buram buram kıskançlık kokan hurafeler vardır. Buna ‘’zekam pek parlak değil, bari benden zekilere çamur atayım izi kalsın’’ kurnazlığı da diyebiliriz… Şahsım olarak bu kurnazlara şırrrak diye ispatlı yanıtım kendi kendinin Ferrari’si olan böyle arkadaşlardır! Karşısındakinin sessizliğinden bile içinde bulunduğu ruh halini okurlar… Işık huzmesi gibi hızlı ve akıl almaz şekilde his ölçer özelliklere sahiptirler..

Kendinden bile önde giden adamlara selam niteliğindedir sözlerim!.. Onlar kendilerini bilirler, selamımı alırlar, başlarını çaktırmadan öne eğerek dudaklarında hafif bir tebessümle ve ince bir ıslıkla yanıtlarlar.. Bu da çıkacakları yeni maviliklerdeki serüvenlerini heyecanla bekleyen siteböcüğüne yeter de artar!…

Ev

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bayağı saçma şekilde evde oturuyorum. Saçma olan evin kendisi aslında.. Böyle bi’ soğuk, bi’ sessiz, bi’ karanlık yapmış kendine.. İyi de evin içinde Hemingway yoksa soğukluğun kime hacı diye dolanıyorum.

Ev kendisine söylendiğimin farkında değil tabii. Hikayem de evin gerizekalılığıyla alakalı değil.. Rüzgarların dahi süpürüp götürmek istemeyeceği pislikler, kötülükler, şeytanlıklar ve daha niceleri ile alakalı olmadığı gibi…

Sakın kendini hikayenin göbek deliğine yerleştirmeye kalkmayasın diye söylüyorum: hikayem en başta seninle alakalı değil!… Çünkü hayal ettiğim tüm cümlelerden çok uzaktasın.. Temayı senin üstünden geliştirmeye kalkarsam yandı gülüm keten helvanın atalarıyla tanışmam an meselesine döner!.. Çünküsü güdük kalır.. Gelişme ve ilerleme yönünde tam bir adım atmışken midesine kazma yiyen uygarlıklara benzer..

Hava lüzumsuzca ve had safhada is ve pus yumağıyken katledilen doğadan, sapıkça ve hunharca öldürülen çocuklardan/kadınlardan, açgözlüyüm o halde varım mottosuyla doğru ve dürüst olan her şeyi yok eden canavarlardan, sonsuzluğun insanoğlunun aptallığı ile ispatı gibi kalp krizi konularından dem vurmam da hiç şık olmaz…

Yazı dediğin böyle şeyler yazmaz zaten.. En azından benim hayalimdeki yazı..

Eve dönelim..

Ev demiş ve evin içinde olmayan Hemingway’de kalmıştık.. Gönül isterdi ki köşe odaya bir Ernest yerleştireyim. Düşünsene bir odada Cézanne çiziktirirken bir odada tıkır tıkır Hemingway’in Royal Quiet de Luxe’ünün tıkırtısı.. Üstelik henüz açık arttırmada 2750 dolara satılmamış.. Ernest de kafayı saplantılı düşüncelerle henüz tıka basa mikemmelen doldurmamışken..

Ernest’in tıkırtısı arada kesiliyor, bir bakıyorum elinde Hemingway bardağıyla salonda.. 10 Aralık 1954’de, o soğuk Cuma gecesinde, Stockholm’deki Nobel ödül töreninde yapmayacağı konuşmayı hazırlıyor.. Yapmayacak çünkü  inatçı; en çok da sağlığıyla inatlaşıyor.. Haa bir de o zamanlar Nobel ödüllerinin daha hakkaniyetli dağıtıldığına dikkat çekmekte fayda var..

Konuşmayı kendi adına bir başkası yapacak olsa da yazısını ‘’bir yazar için fazla konuştum’’ diye bitiriyor ve ekliyor: ‘’çünkü yazar, söyleyecek değil yazacak sözü olan insandır’’.

‘’Şekerim konuşma hazırlığın tamamsa bir hava değişikliği yapalım’’ deyip zamanda biraz geriye gidiyoruz.. Hala salondayız… Cézanne’da bize katılmış. ‘’Natürmortla işin bittiyse armutları yiyebilir miyiz’’ diye soruyorum.. ‘’Tamam ama bana da soyuverin’’ diyor. Biraz bunalmış belli ki.. Çağının ilerisinde koşan adam olmak kolay değil.. Ama o bu ara daha çok duran meyvalar, çiçekler, ağaçlar filan resmetmekte. Bence çağlar ötesi yeteneğini nesnelerle dinlendirmeye çalışıyor..

Misafir dostlarıma Fransız ve Küba füzyon mutfağından yemekler hazırlamak üzere mutfağa gidiyorum. Mutfakdöken olarak mutfağa girip de mutfağın yarısını kırmadan çıkmışlığım olmadığından önce porselen çaydanlığı, sonra ocağı kırıyorum.. Beynimin mutfak lobu mu eksik acaba diye düşünürken iyi dostlarım içeriden sesleniyorlar: ‘’Bizim ömrümüz hayatı sadeleştirmekle geçti. En basitinden biraz ezine peyniri biraz taş fırın ekmeği neyimize yetmez allasen’’. Allaseni de öğrenmiş olmaları dikkatimden kaçmıyor.. Kapalıçarşı marşı gezerken gözlemi de kapmışlar..

Sabah sabah beni Ernest ve Paul ile buluşturan evin bu melankolik atmosferini hayra yorasım var… Pembe gözlükleri koyduğum yeri bulamıyorum.. İhtiyar adam yetişiyor imdadıma.. Bize benzemeyen her şeyin kökünü en ilkel yöntemlerle kazıyabileceğimizi sansak da Santiago’nun düşündüğü gibi en azından hala ‘güneşi ya da ayı ya da yıldızları öldürmeye çalışmıyor olmamız da bir şey’ diyerek gözlerimi kısıyorum..

Bak çocuk!..

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bak çocuk!.. Doğdun.. Acıktın.. Ağladın.. Mama verdiler, sustun.. Yürüdün, okula gittin (ya da çeşitli sebeplerden gidemedin).. Aşık oldun. Sevdiğine kendini beğendirmek için tuhaf tuhaf davranışlar içine girdin. Durumun gülünçlüğünü ise sonradan farkettin…

Zaman ilerledi, iyice genç irisi bir şeye döndün.. İşe girdin (yani herhalde bir şekilde bir işe girmişliğin olmuştur). Hata yaptın, azar işittin.. Bazen de çok doğru yaptığın için azar işittin. Senin doğrularınla başkalarının doğruları hakkında aklın karıştı.. Belki o çok doğrulardan dolayı işten atıldın. Ya da özgür ruh olduğun için işi kafalarına atarak çekip gittin…

Bunların hepsi mümkün.. Aslında bu yazıyı okuyorsan muhtemeldir ki hepsi çoktan oldu bile.. Belki torun torba sahibisin; belki yeni bir hayata yelken açmak üzeresin. Binnaz fal tükanı olmadığım için o kadarını bilemiyorum. Yalnız o koskoca mavi kürenin ortak bir yerlerinde benzer şekilde nefes aldığımızı tahmin edebiliyorum.

Bu ortak nefesten yola çıkarak bir iki söz üfleyeceğim. İster dinle ister dinleme.. Dünyada tek benim sözüm sözdür diyen manyak diktatörlerden değilim. Ben söyleyeyim de sen yine kafana göre takıl.

Çok mutlu ol, az mutlu ol, o kısmına ben karışmam. Sadece mutluluğu olması gerektiği gibi değerlendirmeni dilerim. Doğru ya da yanlış değil, ‘senin için’ ve ‘sence’ olması gerektiği gibi.. Bunu pekala davranışının sonunda sana biçilen değerle ilintilendirebilirsin. Yaptığın işin değerini anladıklarında mutlu olmuşsundur, anlamadıklarında mutsuz.

Dünyada fark yaratan bir uygulama/fikir geliştirmişsindir belki, pıh demişlerdir burunlarının ucuyla, hatta belki kendilerini kral seni köle ilan etmişlerdir.. İlanlardan kime ne!… Kimsenin birbirinin kulu olmadığını bil yeter!

Ya da diyelim ki insanlar sana kendi yanlışlarını ortaya çıkardığın için gıcık olmuşlar hatta işinden etmişlerdir; girdiğin sınavdan geçememişsindir; iyi bir evlilik yaptığını sanmış ama hiç de birbirinize göre olmadığınızı anlamışsındır; iyi yetiştirdiğini sandığın çocuk meğersemkine olmamıştır; ya da manavdan aldığın portakal çürük çıkmıştır (beklediği terfiyi onun yerine yan masaya verdiler diye bile yas tutanların olduğu bir çağda portakal üzüntüsü diye bir şey de gayet olası)..

Bir kısmında maddi kayıpların olmuş olabilir. Ciddi zor durumlara düşmüş olabilirsin. Yine de şayet ölmediysen iyi durumdasın demektir! O yüzden aşağıdaki iki minnoş hatırlatmamı dinle:

Birincisi, hayatında seni gerçekten seven insanlar hala sevmeye devam ediyorlar!.. Bunu hiç bir şey engelleyemez. Sen bile 😊 Yani aslında hayatında gerçek anlamda bir kayıp olmadığı kabak çiçeği gibi aşikar…

İkincisi, yeniden başlamaktan korkma! Ama nasıl yeniden? Dağ keçisi gibi inatla aynı yerde aynı şekilde aynı patronla/okulla/kadınla/adamla/davranışla/portakalla değil. Çünkü, o çok akıllı adamın dediği gibi, ancak ve ancak aptallar aynı şeyi yaparak farklı sonuçlara ulaşabileceklerini sanırlar. İspatıysa çok basit: eğer o haliyle olsaydı mutlu olurdun. Bızık bızık ağlandığına göre geçmiş emeklerin suratına gülücük kondurmamış. O gülücüğü yeni bir işle hatta sektörle, yepyeni bir alanla, yeni insanlarla, dünden daha farklı bir senle ve cebinde deneyimlerinle aramaya başlamanın vakti gelmiş demektir!..

Ararken hayallerini ‘yeteneklerin ve yapabileceklerin’e odakla! Eminim yeni başlangıçlar yapanların  uzayda Tesla’yla cirit attığını gösteren çalışmalar filan mevcuttur.. Sen bu uzay çalışmalarını düşünme. Kendini düşün!

Yukarıdaki iki hatırlatmama ek olarak ‘’Dışarı çık! Doğaya dokun! Mutluluğu denizden, topraktan, ağaçlardan topla’’ demek isterdim. Ne yazık ki denizin, karanın ve bilumum toprak parçalarının bittiği yerdeyiz… Sana daha iyi şeyler söylemeyi gerçekten arzu ederdim ama taze bitti… Eğer bulursan beni de çağır!..

De ki önerilerimi uyguladın; doğruya doğru, yanlışa yanlış dedin, karakterini ezip bükmedin. Yeni senler yarattın, değerlerin yerini buldu, mutlu oldun. O zaman güneşe el salla!.. Ben görürüm. De ki yapmadın, herhangi bir şey sallamana gerek yok.. Nasıl olsa güneş de görmez kanımca!..

Buyrun Cinnet Dünyamıza!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Kronik mutsuzluk neden olur? İstediğimiz şeyleri yapamadığımızda. E o zaman yapsak ya! diyesi geliyor insanın. Bir de istemediğimiz şeyleri yaptığımızda kısmı var ki ona değil teselli, amorti bile mümkün değil.

Çoğunluğun farklı farklı mutsuzlukları var, gad tenkis. Senin hala yoksa boş durmayasın, sen de kendi mutsuzluğunu yaratmayı deneyesin diye yazıyorum! Ne de olsa insan hayatta azmettiği müddetçe yaşar. Ya da azmedersen boyu posu devrilmeyesice mutsuzlar kulübünün en asil üyesi olabilirsin!!

İşe gündem haberlerine bakarak mı ya da olmadık hizmetler peşinde boş beleş vakit harcayıp kendini bitirerek mi başlarsın, orasına ben karışmam..

Hazır yeri gelmişken şu olmadık şeylerle kendini bitirme, enerjiyi haybeye tüketme hizmetlerini bir çırpıda sayıvereyim de iyiliğimi unutma! İşte kendi öz benliğini çiğneme nam-ı diğer kendini bitirme yolları:

yıkama yağlama, kraldan çok kralcı olma, evrenin panoramik fotoğrafında kime neye hizmet ettiğinin farkında bile olmadan olmadık insanlara yaranma girişimlerinin bin bir hali vb.

Bu anlamsız çaban, hizmette bulunduğun kişilerden insanlık gururu ve onuru bakımından soyut anlamda daha aşağıda olduğunun ta en baştan kabak kemane özkabulü ve ispatı.. Dolayısıyla, kendi özsaygını çatır çatır çiğneyince ve günün sonunda ağzınla tuttuğun kuşların uçup gideceğini ve servis sunduğun tiplere asla yaranamayacağını düşününce mutsuzluk garantin bilimsel olarak yüzde yüz, benden!

Denemelerin kifayetsiz kaldı, hala mutlak mutsuzluğa ulaşamadın mı? Pes etmek yok! Tek gereken, grande boy mutsuzluğa karşı sarsılmaz inancın!

Buralardaki en garibanın öteki tarafta hep eller havaya olacağına inanmışsın. Bu dediğime de tüm kalbinle inan bence. Senin iyiliğin için mutsuz olmanın on bin yolunu gösteriyorum. Kadir kıymet bilmiyosan ben seni bilirim elbet 😛

Sen misin sürprizlerle dolu olan yoksa büyük orta dünya ve hobit proceleri mi, halen karman çorman olsa da, etraftaki pek çok insanın ortak berbat özelliklerinden biri de kazlara özgü kibri, her şeyi ‘ben yaptım’ demesi galiba.. Yanisi kibir ve ‘tüm bu dağları, tepeleri, ovaları, gölleri ben yarattım; benden öncesi tufandı, benden sooğrası da kasırga’ deme hali, bedbaht olabilmek ve bedbaht edebilmek için altın standart!..

Çünkümsünün birincisi, insanın her başarıyı üzerine alınması tıbben sağlığın tanımına delalet etmemektedir. İkincisi de, yaptıklarımız kadar yapamadıklarımızı da dile getirebildiğimizde piskolocikman mutlu bireyler oluruz. Örneğin ne zaman ki “o okulu hiç kazanamadım ki lan ben, diplomam bile yok yani”; “olm beea, koca firmayı çoss diye batırdım göz göre göre”; ya da “bu kadınla/adamla evlenmek hayatımın açık ara farkla hatası idi” diyebülük, işte o zaman kendimis kendilerimisi aşabülük.

Çünkü insanoğlusu ancak ayın karanlık yüzünü farkettiğinde aksiyon alabilir… Aksi takdirde karanlık taraflarıyla yüzleşmeyi becerememiş canlılar kendi söylediklerine kendileri de inanmaya başladığı zaman buyrun cinnet dünyamıza durumları ortaya çıkabülü.

Bilim böyle bir şey işte. Yanında dursan da durmasan da vardır… Bilinçli ya da bilinçsizce bilim karşıtı görüşlere verdiğin her destekte bindiğin insanlık dalını keseceksin… Kendi dalın da aynı dal olduğu için çanak çömlek de yer çekimine tabi tabii…

Eminim bir süre sonra bu mutsuzluk kılavuzu sana yetmeyecek.. Alıp başını gitmek isteyeceksin.. Çünkü elle tutulur bir amacın olmadan çok uzaklara gittiğinde şapşahane mutsuz olacağını hissedeceksin.. Ama unutma! Şairin mezar taşında yazdığı gibi “altın nilüfer çiçeği en harlı alevlerin ortasında bile büyüyebilir…” Ve son kii üç dört; mutsuzluk paylaşıldıkça çoğalır!😁😁

(Yazarın notu – 1: bu yazı orijinali 1874 yılında solo piyano için Mussorgsky tarafından bestelenen Pictures at an Exhibition‘ın orkestral düzenlemesini dinlerken yazıldı.

Yazarın notu – 2: daha çok kırmızı et yemen, yiyemiyorsan vitamin iğnelerini aksatmaman ve yazının ayna görüntüsünü görebilmen dileğiyle!..😊)

Bugün Neye Sıkılsam – II

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Son dekatta en sık kullandığım cümle ”çok sıkıldım” olmuş. Ondan öncekinde de ”sıkıldım!”. Bu  durumda sitebocugunuzun konu hakkında destansı bir içerikle dolup taştığını tahmin edersiniz.

Can sıkıntısı, ‘’boşluk’’ hissinden ileri gelebileceği gibi etrafımızdaki salaklıklar sebebiyle de börtleyebilir. Bir kısım salaklıklardan canımız böngürdediğinde ‘’gıcık oldum vualla’’ dememiz muhtemeldir.

Meselağsı ben işyerinde patronuna gıcık olanlara gıcık olurum. Neymiş, emeklerini görüp onu müdür yapmamışlarmış. Kendini avokado zanneden soğana bakıp şükretmiyor da… Tabii çözüm odaklı biri olarak hemen bana serzenişte bulunan arkadaşa döner ve ‘’Iii-Ka’ya soralım bakalım. Bizim iş ilanları ne durumdaymış’’ diyerek vaziyeti huzura kavuştururum.

Diyelim ki  ülkeler arası üst düzey iletişim becerisi gerektiren diplomatik bir havadise rastladım. Ya da bu kritik ötesi sürecin en üst düzeyde …. ….. ile dolu, kapsamlı bir haberini gözlerimle gördüm. Kimsecikleri suçlamam. Saniyesinde yazılı basına sıkılıveririm: ‘’ey kaleminin poposu kirloş gasteçi! Sennn ne yazdığını bileyong nu sayın lenn basın? Editörün uyyyo mu goççum? Ağzın burnun torba değil ki büzesin!! Neçüng editip büdütüp de yazmıyon, hatta hiç yazmıyon, insan ağzından çıkan haberüüaaghk!!’’ derim. Ortada yazılacak ne kutlu konular var oysa. İlla herşeyi ben söylücek.

Hiç olmadık bir saatte sıkılasım gelirse derhal sosyal medyayı açarım. Nas’osa sosyal medyadan dalaşacak birini bulur, en olmadı sosyal medyanın kendisine çatarım, sıkıntım geçer umuduyla sanal alemlere akarım.

Kadına yönelik pozitif sonuçları olabilecek iyi niyetli şiddetin önünün açılarak teşvik edilmesi, çocuk yaşta evlilikler, kadının bedeninin sahiplenilmesinin kötü bir şeymiş gibi gösterilmesi ile ilgili haberler, kadının affedersin her boka karışıyor olması yetmiyormuş gibi başlı başına çok can sıkıcı olabiliyor. Yok benim için değil de etraf tahrik olunca mecbur kalıp sıkılırmış gibi yapıyorum. Neticede kanun koyucu ben değilim, bana ne. O yüzden şimdilik -mış gibi yapmak yetiyor kanımca.

Bazen de yok numarası yaparım… Sırf sıkıntıyı kafeslemek için. Sıkıntıyı inkar yerine kendi yokluğumu ilan ederim. Misal ulvi projeleri beğenmeyen mi var. Bilincim yerindeyken ya da kanmamış haldeyken yaptığım ne malum! Senin için iftira atmak kolay tabii!! Yani tam canımı sıkacağını sandığın noktada, sokak lambası olmayan sokaklarda mikemmel bi kamuflaja yatarım. Böylece, yeni dünya zekalı sıkıntı beni görmez. Hahah, böyle yaptığımda onu çaktırmadan çok pis kovalamış oluyorum ama.

Ne var, ne bakıyon bööön bööön. Utanmasan eline pankart alıp gezersin. Utanmıyosun zaten de neyse ki gördüğüm yerde seni ve pankartını baştacı ilan ediyorum. İşini ben bulucam (iş=bana hizmet), karını ben bulucam, çocuk sayına ben karar vericem, espri lazımsa ben yapıcam, bi de yok pankartın yok yürüyüşün. Ohhooo ne ala Guatemala! Artık hangi birine yetişicem, şükürlerce ki benim yetişemediğim yerde yetiştiriyorlar.

Kusura baksan da bakmasan da ömür çatlatan, çok güzel bir insanım bence. Aksini iddia edeni ne yapacağımı t,,,m dünya biliyor. Hatta dr. Streynç, thOr ve huLk da biliyor!! Kimse Marvel’e ne kadar nefis bir insan olduğumu öğretmeye kalkmasın! Gad tenkis ki biz bunu zaten biliyorum. O yüzden aldığım yüksek görgü, ileri terbiye ve muazzam eğitim düzeyime dayanarak hepinize ikileyiniz ulanınız diyor; beni çok sevmeye ve okumaya devam etmenizi diliyorum.

Sabah Uykusu

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Sabaha karşıları göz kapaklarıma iki koca fil oturuyo umrundaysa.. Sağdakinin adı ‘baban da az uyurdu’; soldakinin adı ‘bok yeme uyu!..’.

Alarmın zortlamasıyla beraber bu kamyon arkası yazıtı ruhlu feylesof fillere karşı argüman geliştirmek hiç kolay değil takdir edebiliyorsan. ‘’İş var şekerim’’, ‘’trafik var cumbocan’’, ‘’daha karpuz mu keseceğdin lan sayın fil’’ler bittikten sonra sol gözün üst iç tarafındaki kirpikte inceden bir kıpraşma başlıyor. Bu kıprışım giderek dış kanattaki kirpiklere ve sağ göze doğru yayılıyor.

Göz kapaklarımı muşmula gibi açmaya başladığımda kendimi günün kalan kısmını Berlin hayvanat bahçesinde ziyaretçilere su püskürterek geçirecek filciklere veda ederken buluyorum…

Sabah uykusu kendimi bildim bileli kendisini uyumaya doyamadığım.. İstemeye istemeye gittiğim anaokulundan istemeye istemeye gittiğim üniversiteye değin hep sabah uykulu bir dünyanın hayalini kurageldim. Gerçek hayattaysa bütün öğlencilerin, tam gün okula gitmeyenlerin, metazori altı senelik fakülteler okumayanların, okurken beş para almadan nöbet tutmak zorunda kalmayanların yataklarını caaaarrrt!! diye ortadan ikiye ayırasım geldi.

Hayır, o kadar uyumadık uyumadık da n’oldu diye düşünüyor insan? Neler neler oldu; görmek için bi’ beş dakka gözlerini açıp da etrafcağızına bakı bakı mı versen?…

Pekala, ben sana söyleyeyim, şu oldu: Ben uyumadım, sen saatleri geri alaaa alaaaa uyudun, uyudun da karpuz gibi büyüdün mışılcan…

Bak, ben sana uyuma demiyorum! Yine uyu, ama uyuduğun yerden benim beş dakikalık sabah uykumu on saniyeye indirme be güzelim. Senin uyuduğunu benim uyumadığımla telafi etmemiz sana da biraz tuhaf gelmiyor mu?..

Sen bunu düşünürken ben de biri uyur biri bakar kıyamet ondan kopar atasözümü gelecek nesillere emanet etmek istiyorum. Mümkünse eli kürekli bir nesil bulabilirsem onlara emanet edeyim ki iki dakika huzur içinde uyuyabileyim. Az uyumak insanda galiba böyle sevecen duygular geliştiriyor…

Aslında uykunu alarak gerine gerine uyanmak ve etraftaki herkesin halen fosur fosur uyuduğunu görmek ayran üstü şerbet gibi bişe olurdu herhalde. Çünkü yine herkes uykuda, sen tek başına cin baba olmanın ağırlığı altında.. Belki güneş bile doğmuyordur artık bilmiyorum ki. Ne de olsa uzun zamandır görüşmüyoruz…

Kendimi tuzsuz, baharatsız, içi geçmiş bir karnıyarık yemeğindeki soğan gibi hissediyorum. Hükümsüz..

Ya da şöyle söyleyeyim. Şimdi, yani tam şu an ghkk! deyip ölsem ‘’acaba öldüm mü lan ben’’ diye düşünürüm. Çünkü o kadar uzun zamandır uykumu alamıyor ve ikimizin yerine de uyumuyorum ki.. halen yaşayıp yaşamadığımdan bile emin değilim. Ufacık tefecik içi dolu zombicik olmuş olmayayım sakın ha diye ara sıra kendime su pıspırtıyorum…

Peki ya sen, sen hala yaşıyor musun? Sabah olmadı mı henüz? Ses mi versen ki anlaşılması için.. Ama doğru ya, senin sesin bile çıkamaz ki.. Uyurken..

kıyamet

 

bir çocuk ölür..

sonra bir çocuk daha

tekerlekli sandalyesinde

ayakları dizlerinden kesik,

avurdu avurduna çökük,

fakirlikten kendi bedeninden on beş yaş büyük adam

ilk çocuğun babası

önüne düşer,

iki çocuğun havada parçalanırken elele tutuşmuş sekiz parmağı…

 

karısını görmeye çalışır o hengamede..

sağ işaret parmağı püskül saçlı canavarın

ayakları dizlerinden kesik,

avurdu avurduna çökük,

fakirlikten kendi bedeninden on beş yaş büyük adamın

sol gözünü çıkarmadan önce

Delinin Blog’u

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Neymiş efendim, niye habire deneme yazıyormuşum? Sudan hafif bir blog’da roman yazan ilk insan olmak istemediğim için olabilir mi?..

Yani bunlara deneme diyebilir miyiz o da meçhul aslında.. Daha çok “deneyememe”, “acaba denedim mi lan ciddenleme” gibi isimler daha uygun olabilir. Aman neyse ne. Gerçekten beni şaşırtıyorsun okur.. Nadir de olsa bir şeylere hala şaşırabildiğini görmek bakımından takdire şayansın tabii.

Niye yazıyorum? Ne bileyim ben… Sanki sen her boku çok bilerek yapıyorsun da.. Herkes her zaman her şeyi bir şey için yapmaz. Bazen böyle boktan cümleler kurabilmeyi ister. Daha boktanını kurabilen varsa buyursun kursun. İtirazımız olmaz. Engellemeyis. Döümeyis. Tükürmeyis. Hatta tekmelemeyis… Ama okumama hakkımızı kullanabiliriz.. bazen bir şeyi görmemek görmekten daha iyidir..

Duymamak da duymaktan daha iyi olabilir. Ama duyuyorum… Öyleyse babam var! Çünkü içeriden ‘’yuuuh!! tüüüü!!!’’ sesleri geliyor. Bir an Fenerbaaze stadını kentsel dönüşemeyişimle bizim eve taşıdılar sanıyorum… Babam, koca stadı coşturan amigo edasıyla televizyondaki haber spikeri ile kavga ediyor. Babamı dinliyorum, gözlerim kapalı..

Gerçi spikerin günahını almayayım. Babam, konuya da kızmış olabilir. Her halükarda bacadan düşüp bacağını inciten Noel Baba gibi bir babam var. Hediye çuvalında iyi niyetli, oyuncaklı düşünceler de olsa canı yandığı için onları efendice dağıtmak yerine bağırarak ifade etmeyi tercih eden..

Bütün bunları yazarken bana bir gülüşüm geliyor ey okumaz okur. Okumadığını biliyorum ya, accık ondan.. Eğer okuyaydın yirmi milyonluk şehrin yirmi milyon birincisi olayım diye cıbıldak ayaklarınla koştur koştur gelmezdin diye düşünüyorum. Ya da acübağ kağıt alerjin filan mı var? Dilin felan şişip kurdeşen neyin döküyormuştuysan.. Dediğim gibi, bu benim düşüncem. Ya da, kısaca sana ne?.. Sonuç olarak, sınavlara hazırlık kitapları dışındaki kitap satış oranlarına bakarsak okur kimliğini özenle saklamayı başarıyorsun…

Yaa gördün mü, bak?.. Konuyu nerdeeen nereye taşıdım. Deneyememe böyle bir şey işte. İsmin bir kendini bilmeme, bir tuhaf tuhaf cümleler kurma hali… Bence yine de ismin etliye sütlüye bulaşmayan sade hallerinden yeğdir. Yeğ olan nedir? Delilik, gizli özne.. Hihohhoh, iyice gizledim ki bulamayasın😊 E özneyi açık edersem ciddiye alıp okumazsın. Çünkü sen en akıllısın. Nazar değmesin diye öyle değilmiş gibi yapıyor olabilirsin, o da kimseyi ilgilendirmez.

Geldik hiçbir şey yazmadığım bir yazının daha sonuna. Hadi gel, el sıkışıp gülerek vedalaşalım… Kimbilir ki bir sonraki yazıyı hangi vakitlerde eserikli eserikli yazarım. Haa, kim yazar?.. Birinci tekil şahıs öznesü, gizlü delü!..