Aşk Yeniden İcat Edilmeli – Dört Dörtlük Ustalık Dönemi Eseri

Bir kitabı kaç saatte okursunuz?.. Günümüz rekabetçi dünyasının kafayı sıyırmış metriklerinden biri olarak sormuyorum. Everest yayınlarından basılır basılmaz başucuma koyduğum ancak elimdeki listenin uzunluğu nedeniyle dün gece on sularında elime alabildiğim keyifli bir kitaptan bahsedeceğim size.. Elime almamla su içer gibi okuduğum son sürat bir roman Nazlı Eray’ın Ocak 2018 eseri ‘’Aşk Yeniden İcat Edilmeli’’.

Fantastik ya da gerçeküstücü edebiyatın önemli ve üretken kalemlerinden Nazlı Eray kendine özgü üslubuyla aynı zamanda kendi kendisinin markasını yaratmış durumda. Olağanüstü zekasına ve yaratıcılığına eşdeğer hızdaki pasaj oyunları, kısa cümleleri, kısa cümle kullanan yazarlardan genellikle beklenmeyecek detaydaki ve iğne oyası inceliğindeki betimlemeleri, yereli ve evrenseli çiğleştirmeden aynı frekansta birleştirebilmesi, insan aklının düşünemeyeceği çılgın fikirleri gündelik hayatın olağanıymış gibi sunuyor olması onu başlı başına bir Nazlı Eray markası yapmakta..

Bloğu takip eden herkesin hayatına bir şekilde dokunmuş olabileceğini tahmin ettiğim Jim Morrison efsanesinden ve Fransız şair Arthur Rimbaud’dan esinle yazılmış Aşk Yeniden İcat Edilmeli’de olayların gelişimini Paris, Los Angeles, Ankara Gölbaşı Mühye Köyü, Bodrum Gümüşlük ve Koyunbaba mevkiinde takip edebilirsiniz. Diyelim bu iki ismi ilk defa duyuyorsunuz. Daha iyi ya işte, çok genç yaşlarda ölen ve dünyayı sallayan bu iki asi sanatçı hakkında en renkli haliyle bilgi edinmiş olursunuz.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi satırlarının arasında dünyanın yarısını dolaşacağınız romanın nerede bittiğini merak edin diye söylemeyeceğim. Başladığı yer ise Bodrum!

Sıcak bir Bodrum gecesinde, tan ağarmadan az önce, gece lambalı yarı aydınlık odanızda yatarken, köşedeki nefti koltukta elinde cep telefonuyla Rimbaud’nun oturduğunu görseniz ne yapardınız? Ya da komşunuzun bahçesine Kertenkele Kral Jim Morrison’un bugünkü suretinin tıpatıpı biri gelmiş olsa?..

Bu çılgın fikirle başlayan macera bin bir hayal gücüyle devam ederken diğer taraftan gündelik hayattan, günlük sohbetlerimizden, bakış açılarımızdan hatta dedikodularımızdan da ayrılmıyor. Örneğin;

(Jim ve Pamela’nın beraber bir fotoğrafı üstüne)

  • ‘’Çocuk sevgiyle bakıyor ona. Nasıl sarılmış. Kızı pek beğenmedim. Ah, yazık oğlana. Nereden buldu bu kızı. Bunun yüzünden ölmüştür çocuk. Kimbilir neler yaptı.’’

cümleleri gibi yüzünüze akışı itibariyle gülümsemeler yerleştirecek bir dolu tırnak içi var.

‘’Ben bir başkasıdır’’ (je est un autre) diyen ve henüz denizi görmeden Sarhoş Gemi şiirini yazan Rimbaud; otopsi yapılmayan ve ölüsünü pek kimsenin görmediği Morrison; önce Ankara’da daha sonra Los Angeles’da lüks bir gece kulübünde dans eden tüllü zenne; Florida’lı Morrison’un Paris’teki mezarından 1988 yılında çalınan konuşan büstü için antipsikotik reçete eden psikiyatr; ve daha fazlası ‘’gerçek dünya hangisi?’’ sorusuna götürüyor yazarı ve okuru…

Gerçek dünya hangisi bilmiyorum. Absürt dünya ne yana düşer onu da.. Çoğumuzun farkında bile olmayarak günlük sıradanlığın dibini yaşarken kapıldığı gülünçlüğün adı mıdır gerçeklik yoksa aramızda özel yeteneklerle donatılmış bazılarımızın peşinden koştuğu yetenekleri mi?

Bunların yanıtı bende değil. Ama emin olduğum bir konu var. O da  fantastik edebiyatın örneği olan Aşk Yeniden İcat Edilmeli’nin aynı zamanda gıdıklayan bir roman olduğu!.. Ben bir solukta okurken çok güldüm, çok eğlendim.

Hayal gücünü hayat gücü olan mizahla buluşturmak büyük bir zeka gerektiriyor. Gizli muzip yazar Nazlı Eray’da bu fazlasıyla var. Elinizde kitabınız, kulağınızda günün anlam ve önemine uygun The Doors’dan Riders on the Storm ile hepinize keyifli okumalar dilerim!

The Shape of Water – Who is the Monster?

Being not quite sure if The Shape of Water, which is leading in 90th Academy Awards with 13 nominations, will be withdrawn from the competition due to strong plagiarism allegations;  apparently a disastrous Oscar drama in itself… Mexican film director Guillermo del Toro’s work show systemic similarities to Pulitzer-winning Paul Zindel’s play “Let Me Hear You Whisper” (1969). It is utmost ironic that one of those nominations is Best ORIGINAL Screenplay for its co-authorship with del Toro and Vanessa Taylor.

The story is set back to 1960s Cold War era. A mute cleaning lady, Elisa (Sally Hawkins), working in a highly secured US government lab finds out a secret ‘thing’ (Doug Jones) that is kept in a water tank in there. She is attracted to this Amazon river origined ‘asset’, and tries to rescue him from this research facility where he is being exposed to harmful experiments which paves the way to death. It seems to emanate from a glorious goal of establishing superiority over Russia, and do not take care of the experimental ‘object’ whether it is a living thing or not.

While Elisa is trying to save the thing, she is surrounded by the bad and the good, surely to balance the tension of the plot. The bad is that ambitious and unethical agent Robert Strickland (Michael Shannon) who is the one that trapped the creature in its homeland and brought him all the way to the lab. The major good ones are her neighbor Giles (Richard Jenkins), her friend Zelda (Octavia Spencer), and Dr. Hoffstetler (Michael Stuhlbarg) who has some complicated relations with Russians to enhance the battle if not yet.

Floating camera, color palette, warm light, diffusion filters, dry-for-wet techniques, fish-eye lenses and all the vehicles such as dollies support shooting the 1960s in a fictious way (Dan Laustsen). Since del Toro’s style is making it shot-by-shot, it might have helped Sidney Wolinsky’s job  for the editing.

It would have been better if the volume of the music and photography were more aligned. Furthermore, it is too much Yann Tiersen rhythms heard around although the music was by the French Alexandre Desplat. There, for sure, is a La La Land effect too, especially towards the end.

Such screenplays drawn with thick lines including the events and characters are mostly challenging to move the feelings. The more it becomes thicker and predictable, the less excitement it creates. However, there are still several scenes that make it going: e.g., upon thing’s rescue plan and argument that it is not a human, Elisa’s response in sign language ‘if we do nothing, neither are we’; or ‘positive thinking’ book read by Strickland; or Spencer’s fascinating acting overall.

“If I spoke about it, if I did, what would I tell you? I wonder..”

I wonder if I could tell you that it was a tale of love and loss and a monster (monster as not the ‘asset’, but the bad Strickland) who tried to destroy all.

Or I wonder if the plagiarism accusations are too big to swallow indeed.

Zindel’s play is about a cleaning lady working in a lab, communicating to a dolphin, and trying to rescue it. To summary, The Shape of Water is about a cleaning lady working in a lab, communicating to an aquatic creature and trying to save him. At least, the idea is purely not original.

I also wonder how the nominees are selected for US-based Academy Awards since Zindel holds a Pulitzer prize and his Let me Hear You Whisper play is dated back only to 1969. Unfortunately, this nomination can be interpreted as a pity for the intellectual members of the Academy.

Certainly, it is not nice to behave oddly to orphans, disabled people, colored people, in other words to be a monster; and it is also not nice to be remembered with the Best Plagiarized Screenplay news.

If one wonders this Fox Searchlight Pictures (as one of the production companies) movie, and only has nothing else to do better…

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri – Disturbing but Not Taking Sides

British-Irish playwright and film director Martin McDonagh’s Three Billboards Outside Ebbing, Missouri has earned seven Oscar nominations including Best Picture (interestingly, not Best Director) in 23rd of January 2018. This is his third silver screen piece written and directed by him, also nominated for the Best Original Screenplay in the same 90th Academy Awards.

A neurotic mother Mildred Hayes (Frances McDormand) whose young daughter is raped and killed feloniously seven months ago feels defeated by the lack of any progress on the case and no arrests by police. She believes that police department is too much busy with arresting and torturing colored people rather than solving her daughter’s murder. Therefore, she makes her way to the local advertising agency of the town, and hires these three billboards that are located right out of the town across a God forgotten traverse. And here starts the movie then! She puts up the following three sentences in three billboards separately:

“RAPED WHILE DYING”

“AND STILL NO ARRESTS?”

“HOW COME, CHIEF WILLOUGHBY?”

They are emphasized by a striking black, bold, all caps text on a blood-red background which look quite odd and disturbing against the pastoral tones of the sky and trees, as intended plausibly. Moreover, the selection of the billboards and these particular colors are the main metaphors of the movie itself.

There is nothing surprising from the point of the writer (and director) McDonagh since The Beauty Queen of Leenane, his play in 1996. There is this apparently neurotic lady in the front and a story around that. However, when digged, the underlying problem comes to light in several aspects:

Sometimes what we see on the surface is different from what others may feel in depth…

McDonagh has strengthened his proficiency in asking questions during all these years and all the way from his plays. Although there is an important weak point in the plot (cannot give a clue not to spoil), his noteworthy success in writing is his ability to get the audience to ask questions about the situations and people’s reactions to them in a neutral manner.

The tone exclusively is rough but not tiresome. Probably, Ben Davis (cinematography) has a major and positive impact on that. A flavor of “A Serious Man (Coens, 2009)” can be sensed overall. It may be due to these photography comparison as the latter was by Roger Deakins with whom Davis had the opportunity to work in the past. Slow tempo songs and predominantly The Last Rose Of Summer performed by Renee Fleming can also support this similarity for its resemblance to the Coens’.

McDormand’s acting is flawless as always. However, it is not very much clear whether her perfect voice and pronunciation -as not expected from such a character- is either part of the directing or an unscheduled left out.

Both Woody Harrelson and Sam Rockwell are performing very well. In terms of cogency, Woody Harrelson was one step further.

This Oscar nominated movie written, directed, and produced by McDonagh is made available under the wings of Fox Searchlight Pictures within Fox Entertainment group owned by 21st Century Fox (such as the competing 90th Academy Award nominee, The Shape of Water).

One can feel uncomfortable while watching this film, however cannot judge either of the parties or take sides since there is always this distance kept in the script. Worth seeing!..

Bugün Neye Sıkılsam – I

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Herkesin sıkılma nedenleri farklı farklı… Örneğin ben gülümsemeyen, mimiksiz insanlardan çok sıkılıyorum. Ağız kenarlarıyla kulak memelerini bitiştiriveresim geliyor… Yetmiyor, hayalimde bu suratsız taifesinin burunlarına kırmızı boya foşlatıp kafalarına yeşil naylon peruklar takıyorum.. Peruğun permalı olması mühim.

Hayalcikten de olsa ağzı gözü oynamaz insanlara hart diye peruk geçirmek bence çok komik. Karşılarına geçip basıyorum kahkahayı.. Diyorlar ki bu kadar da gülünmez ama! Sanki memlekette neye ne kadar gülüneceğini ölçen bir gülometre var. Gerçi bi’ ara bi’ kahkaha sesi ölçme durumları olmuştu ama o bitti galiba..

Peki bütün bu sırıtkan hayalleri niye kuruyorum?..

Birincisi insanım. İnsanların duyguları vardır. Gülmek, ağlamak, ipe sapa gelmez hayaller kurup mutlu olmak bunlardan bağzılarıdır..

İkincisi şeddeli mannyağım. ‘’İnsanların nasıl göründüğünden çok benim onları nasıl gördüğüm’’ felsefesine gönül vermiş bir faniyim. Civar hanımlarının / hatta beyabilerinin benim onları gördüğüm yüzüne şöyle bir bakıyorum: dudaklar silikon, yanaklar nişasta dolgu, gözler sulu boya lens, alna itelikli kaşlar zehir şırıngoid, burunlar komple aldırılmış. Sanırsın üç-dört ayrı ürüne ait parça fabrikada yanlışlıkla aynı insana monte edilmiş.. Üstüne üstlük göz kırpma refleksi kaybolduğundan ağır fabrikasyon hatası da mevcut. Ne sevindiğin belli ne üzüldüğün tipli sayborg durumları…

Kokoşsular elbette hallerinden gurur duyuyorlar. Ben de bu eser-i şahane için Medici ailesi kadar servet harcasam ben de gurur duyardım. Güzellik görecelidir dedikleri bu olsa gerek..

Bir de genelde nesiller hibritleştikce güzelleşir ve zekileşir derler. Kimbilir, belki son yıllarda dünya nüfusundaki geometrik artış, biyolojik evrimi sürümden kazanıp kaliteden düşürmeye itmektedir… Yorum yapabilecek bilimsel bilgi birikimine sahip değilim ne yazık ki.. Tek merak ettiğim; eskiden oyuncak bebeklerimizi ”aa bak benimki göz kırpabiliyoo” diye birbirimize gösterirdik. Şimdiki çocukların olayı ”benimkisi vuar yaa, hiç göz kırpmıyo; hatta gözü çıkabiliyoo, dudakları patlıyo” mu acaba?… Son zamanlarda hiç çocuk görmedim. Dolayısıyla bunu da yanıtlayamayacağım…

Bu ağzı ensesine kaçmış göreceliliği görse Picasso bugün ne çizerdi bilmiyorum ama işte ben böyle gülemeyen, ağlayamayan, konuşamayan, bir üst modele evrilmeye çalışırken pert olmuş 216’ları kafamda boyayla, perukla çiçeklendirmeye çalışarak can sıkıntımı gideriyorum.

Yazımı devamı sonraya diyerek, başka can sıkıntılarımın hakkı saklı kalmak kaydıyla, burada virgüllendiriyorum. Eğer varsa sizin de ‘’bugün neye sıkılsam’’larınız anlatın dinleyelim.. Manyaklık paylaşıldıkça çoğalır😊

Star Wars: The Last Jedi

Episode VIII is the second movie made by Walt Disney in the Star Wars series. Its name is Last Jedi. This time, it is not a very similar copy of the previous episodes, where in The Force Awakens, nearly everything was like a carbon copy of the previous movies.
Star Wars: The Last Jedi

We already met the new characters in The Force Awakens, so I will not get into details. We have a new Jedi Candidate, Rey. A new Darth Vader: Leia’s son Kylo Ren. New R2D2: BB-8. Of course we have characters from old series as well, e.g. Leia, Luke, Chewbacca. So, you have the copyrights, you have the characters, let’s make money! Sorry, let’s make the movie 🙂

When you talk about Star Wars, you must be careful, because there are millions of fans. They know every detail of the Star Wars universe. I am sure the writers are also one those fans. (I say writers, because although there is only one author credited, I am sure many people contributed to the final script). However, it may not be sufficient to be a fan of the Star Wars. You must have a good story to tell, because original Star Wars had a descent one. Just imagine, your father is on the dark side, and you convert him into the light, the good side of the force. There are space ships everywhere for the nerds, force for the spiritualists, a fight for freedom and peace for the activist, Yoda for the conservationist. You have lots of new stories in the emptiness of the space. You have nice visual effects.

So, what does the new Star Wars have in it, or does not have in it? Again it has a bad character who is on the dark side, Kylo Ren. WE don’t know if he will convert to light or not. There is balance or Ying Yang for the interested spiritualists. The last jedi vs darkness. The rebels fight for their freedom against the evil forces. Of course again we have Yoda and the old books of Jedis. We have better visual effects. Wait, did you realize. We have everything that we already had! It seems like a rephrasing of the old star wars series. The new series does not have much novelties to tell.

 

Of course, this doesn’t mean that there isn’t anything worth to see. First of all, this is a big budget movie, which means that technical issues are correct. The scenario also doesn’t have big problems, except not being creative. There are some details which will be probably explained later, e.g. Master Codebreaker‘s role, who is advised by Maz Kanata. It is also worth mentioning that there will be new Star Wars spinoffs including Solo, which is based on Han Solo. So, if you like Star Wars, keep tuned in!

MEF – Martıların Efendisi (Lord of the Gulls)

Mehmet Ada Öztekin’s first long-métrage movie (literally long, lasting about 120 minutes) “Lord of the Gulls” is playing in theatres as of 22nd of December. Centralizing the naïve,  schizophrenic character (Lord of the Gulls [MEF]) and setting the story around this core, the script (Meriç Demiray) is consisted of crowded and scattered pieces which are not difficult to follow, however causes a superficial narrative.

The story starts in June 16th, 2013. We see MEF (Mehmet Günsür) by the seaside (Tuzla, Istanbul) talking to the gulls, pretending to be accompanying them with his long-sleeved open cardigan. He yells at his caretaker, Suphi (Barış Yıldız), via imitating the voices of gulls. He says that they should be prepared that night. MEF is so excited, because he is expecting a dreamy assisstant to show up from the sea to help him in achieving his secret mission in the hidden land.

Indeed, a semiconscious young woman (Bige Önal) who attempted an unsuccessful suicide is washed ashore coincidentally that night. MEF goes almost to an euphoric state. He names her as Ms Dream, and starts to train her for this delusional mission.

In reality, Ms Dream’s name is Birgül. She is a run away bride who has thrown herself into the sea at her wedding night due to an unwanted marriage with Cafer (Nejat İşler).

I will let you follow the rest of this intersection on the screen, mainly via the MEF’s axis.

The cast almost always becomes more than important when a disability is the fact. Mehmet Günsür is indisputably the most beautiful face and look in the silver screen. His rounded-brown eyes are sufficient to grab you into a hearty character even if he does not make a single move or say a single word. However, given the complexity of this particular cast, my impression is that he should have done more observations with real patients or had a closer attention over credible past imitations such as Jack Nicholson. Some recommendations could have been less eye blinking during the ocular movements, or looking with pinched but exophtalmic eyes unfortunately which might not be easy to manage with such close ups…

Having acknowledged the shots, frankly speaking, I might have not seen such a close shooting since Joan of Arc in 1928. For instance, I had difficulty in understanding like-15 times changing camera movements during a phone conversation of Birgül with his boyfriend. If shots and light were aligned accordingly, the acts would definitely appear more convincing and powerful. More on the cinematography, I wish that filters or light would be reflected in a more standardized way so that we could automatically get into the themes. One more thing completely from my point again, I found this time lapse effect totally unnecessary. I may find it useful to an extent in the advertising industry but not in the movies.

To close the cast; Nejat İşler shines in all scenes, starting from dropping his cigarette from his mouth at first until the very final appearance.

I can interpret the plot, as have also been mentioned above, superficial and full of a little bit of everything. Though not remembering in details, I think that there may be some referrals to Kosmos (2009, R.E.) as well. MEF is quite a long movie for its duration however still one-dimensional. I felt overall like that the script had to walk in hurriedly before a final adjustment. I was curious about the  characters that were not expanded, and wonder why one or one-and-a-half conflicting point was not selected or scraped out deeper. Several matters to close the loop, for example, are what happened to the other members of the MEF’s family that he hallucinated during one of his psychotic attacks, or why MEF was shown like coming from an upper family standard after which we did not see any hints of it, but almost the opposite.. Putting everything in one plate is always susceptible to leaving open gates for the audience behind..

Last thing regarding the score (Toygar Işıklı): it was remarkable and in line with every bit of the created atmosphere.

This drama would have been a milestone if the plot and other technical aspects were overseen in a more technically accepted way. Agree it or not, cinema is an art of a very technical kind; and has its own mathematics…

One tag line that I could capture in between is: MEF suggests that everyone is a run away at some point of his/her own life. If you have time and do not raise your “like” bar to the stratosphere, you can have a little break for 120 minutes of your life and see MEF…

Mr. Robot*

Mr Robot is a TV show about a hacker who tries to make his own revolution. Although it seems like a technological show, it is much more related to politics. I would classify it closer to Continuum with less science-fiction. However, I must admit that most of the hacking staff in the movie is science-fiction. You must be psychic to be able to hack all of those passwords with a good guess.

The series has a good connection with the audience because the characters in the show are from daily life. They work in an office with many personal problems. Elliot works in his boring cubicle just like Mr Anderson from Matrix and does hacking at nights. Of course he is 100 times more talented than regular hackers, otherwise why would this be an interesting story? Indeed, the story begins when he decides to do something to make the world a better place.

Until now I have given similarities to Matrix, so if you are fan of Matrix, you will probably like this one as well. But this is not all. The series have many references from Fight Club to Clockwork Orange. So if you like to discover all the details, you will like it because each scene has a special item to discover. But more importantly, the series has its own style. It is very dark and depressive. Unlike awaken Neo, Elliot is always in a state of depression. To overcome his problems, he is deciding that the world is the reason of his and everybody’s problems and he tries to change the world to make it a better place for everybody.

This is where the main question of the show starts for me: should you change the world starting from yourself? Would this mean a solution or a surrender? Or should you change the world? Elliot selects the latter one. But will it bring happiness to the world or should he undo everything for a new start? Since the show is highly political, this brings some questions from the real world. For example what would happen if the greedy companies are destroyed. Does it make the world a better place? If no one has any debts, would this solve the problem? Although the show is negative to these questions, we should remind that the real world is negative to the other case where the governments back up the big companies after the crisis. It has been a long time and still there does not seem to be a solid exit from the economical crisis.

Official Poster of the show

I will not get into details about the lack of the correct economic views in the show. But one thing is that it is trying to say to the audience that it does not matter what you do about the evil corporations, there will be another monster waiting for you under your bed. Indeed it says that control is an illusion, which is equal to saying “Don’t try to struggle. You will lose anyway”. This is not the only political message, also there are messages related to Trump (do I need to say that it is anti-Trump?), China (indeed many details from dark army) and many other small details. I believe that they have a good collaboration with experts in their fields. If you know the technological investments of intelligence organizations, you will realize that this show is doing a good job. I think Robert Redford should be a guest star in at least one of the episodes as a tribute to ‘Three Days of Condor’ .

Turkish room in Mr Robot

A final note about the co-producer of the series. Kor Adana is Turkish and probably inspired the team about the room with a Turkish flag and Ataturk statue where the scene was related 2015 G-20 meetings. They are doing a great job and taking care of every detail. I guess this is one of the reasons why techno geeks are really into these series. They really make everything seem like real.

I am not sure what was the initial expectation for the duration of the series, but currently it seems like it exceeded the expectations and the story is expanding a lot more than necessary. Although it is a great story I believe it is time to wrap up the it. Otherwise the story will flow even slower which will make it darker and more depressive or the stories will become unrelated, e.g. go more into real life politics which is good when you see the actual president of US in one scene, but I don’t think favoring one politician for another is a good idea. They may embarrass you when they have power, so it is best to keep a distance to all of them unless they are retired 🙂

  • Caution: This review is written in the third season, so it may contain some spoiler about previous seasons/episodes. Read it at your own risk!

En İyi Dostum, Kendimim

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Dostluklar konusunda büyük başarılara imza atmış biri değilim. Ağzım sıkıdır, darda olana havada karada yardımcı olmaya çalışırım, mavi liracıklar kazansınlar diye sınırlarımı zorlayıp bedavaya ve isimsiz büyük ses getiren işler yaparım… Gelin görün ki kendi etrafımda üç yüz altmış derece dönüp şaşkol şaşkol bakındığımda ‘merhaba, n’aber ya?’ diyebileceğim tek kişi bulamam… O yüzden artık dar açıyla dahi dönmeye yeltenmiyorum… Biliyorum ki yardıma ihtiyacım olduğunda seslenebileceğim tek kişi kendimim… Bir gün kendimden de kazık yerim diye korkmuyorum değil..

Bunları serzenişte bulunmak için anlatmıyorum. Eşyanın tabiatı gereği yalınkat durum tespitçiği… Kişi kendin bilince adımlarını ona göre atarmış hesabı…

İşbu hesapla, dostluksuzluğa giden dikenli yollar refleks olarak beni organize bir organizma haline dönüştürdü… Bundandır ki süresiz şekil tedbirliyim. Beyinde onbeş çalışma sayfalı excel’ler, hayat projesi yönetim araçlarının en son versiyonları, uykuda bile başucumda telefon-kalem-kağıt, Ankara Kızılay meydanında sol ayağımı bir balina ısırsa bundan sonra nasıl hayatta kalabilirim planları ile dolaşan 155 kromozomlu salt bir kafa uzvu… Aslında tam Nazlı Eray‘lık bir durum..

İş hayatında voyvoda’yı görenler, aşkta papazla müşerref olanlar, ”e bunlardan çöközledim, bari bi’ dostum olsun lan” deyip de okkalı dost tekmesi yiyenler ne demek istediğimi anlayacaktır… (Anlayan ve ”ah! tam benlik” coşkusuyla yürümeyi aklından geçiren zevata coşku bükücü olduğumu hatırlatmamda fayda olur)

Standart bir tür değilim.. Yani durduk yere dost edinme ihtiyacım yok… Hatta konuyla ilgili kendi bildirim bile var:

Kimseye güvenmem. Kimseyle durduk yerde konuşmam. Kimseyi boş yere dinlemem. En sevdiğim yön burnumun dikidir. Pişmanlık duygusunun nasıl bir şey olduğunu bana sorma, çünkü bilmediğim şeyi sana tarif edemem. Bilimin gerçekliğinden başka gerçeklik tanımam ve dünya herkesçe tepsi olsa dahi benim için yuvarlaktır & her şeye rağmen dönmeye devam edecektir (”eppur si muove”). Ve son madde; şartlar ne olursa olsun iyi olanlara yardım edebilmek için gücün önemini bilirim. Bütün bunlar için dosta ihtiyacım bulunmamaktadır.

Hah, nasıl ama? Büyük deliyim değil mi?.. İyi de gizli değil ki bu!.. Her yazının başına nal gibi yazıyorum, okuma yazma ve dahi anlaman varsa, ökküs değilsin ya, görmüşsündür…

İnsanların dostluktan anladığının başkalarının özel hayatına sızma, o hayatı cloud‘lardan silecek şekilde komple yok etme, saygısızca alan tanımama ve istila ettiği alanın baş köşesine gelip mal gibi yerleşme olduğunu göre göre delilikte çığır atladım… Bu anlamda dostsuzluktan ve delilikten kat’a şikayetçi değilim.. Aksine çok memnunum. Rabbisi başka dost vermesin 😛

Uzun yıllardır başkalarının hayal gücünde histerik bir zafer çığlığı olmak yerine kendi sessiz ve derin gerçekliğimde bir fısıltı olmayı tercih etmekteyim… Özetle, az zamanda büyük kazıklar yeme olasılığımın olmadığı bir üst versiyona evrildim, bildirimle beraber mutlu mesut yaşıyorum.. Bu halimi yaratan gelmiş geçmiş tüm alan mürekkebi dostlarıma şükranlarımı sunarım.

O Kazık Buraya Kakılacak!!!

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Bazen kendi kendimize o kadar çok gülüyoruz ki sizleri unutuyoruz Okur! Ayıbımızla sev bizi..

İsmi cismi bende saklı, grubumuza bu sabah bir resim karesi düştü. Maksat Pazartesi şenlensin; melekler, cenneti grevde sanmasın. Fotoğraf, teknik olarak bir Lucie ödüllük değil belki fakat zengin içeriğiyle hepimizi gıdık otu gibi avcuna alıverdi… Etik yayıncılık ilkelerim gereği (kıız, hep bu şablonu kullanmak istemişimdir, kısmet bugüneymiş) elbette haber kaynağıma dair ayrıntı vermeyeceğim… Yaş ortalaması kuvvetle muhtemel >1550 olan aile fotoğrafı desem yeter. Hele önde oturan dedeye DNA analizi filan yapsak yemin ederim kendisi plankton çıkar. Dede doğduğunda henüz Hun İmparatorluğu yıkılmamış, Çin seddinin yapımı tamamlanmamıştı yani.. Öyle güzel bir durum.. Dedem ”bi’ daha mı gelcez dünyaya” demiş ve aynen geliş o geliş…

Foto Adams çılgınlığından fast forward‘la konuyu direkt Osman Hocamıza getirmek istiyorum. Aradaki bağlantıları atlayıp çıtanoggh! efektli geçiş yapmamın nedeni ise: bundan sonra bu köşede ilgisini çekmek istediğim insanlara doğrudan adlı adınca sataşmaya karar verdim… Ben onları nasıl ki her gün tarayıp okuyorsam onlar da beni okusunlar, bana ne 🙂

Sayın Hocam, bildiğimiz amiral gemisinde, yıllardır sağlık yazıları yazan çok değerli hekim meslektaşımdır. Eğer kendisini (ben) okurken okuyor olsaydım (bu da ben) ekibinde bulunmak için kapısından ayrılmazdım.. Kader utansın..

Ha, meslek gereği fellik fellik semptom, tanı, tedavi bilinçlendirmesi adına ortamlarda ne varsa takip ettiğim sanılmasın… İş için göz gezdirdiklerim hariç öyle renkli basında çıkan sağlık yazılarına pek itibar etmem ya da hunharca gözüme çarptıysa yine işim gereği kim yazmış, hekim midir, hekimse nerden mezundur gibi über eleştirel yaklaşırım. Bununla beraber, Doktor Osman Bey’in yazılarını o kadar düzgün ve aklın ve bilimin süzgecinden geçmiş buluyorum ki uzunca bir süredir her satırını merak ve keyifle takip ediyorum…

Dahası, bilincimin altına amplifiye halde nüfuz eden, tuhaf ve abartılı bir itaat duygusu içinde uyguluyorum da. Amplifiye kısmına misal verecek olursam: eşek kadar yaşıma rağmen sonsuz yıllardır abartarak yüklendiğim egzersiz sevdam nedeniyle sanırım son iki gündür popo nahiyemde iri bir femur stres kırığından muzdaribim. Pişman değilim… Osman Hoca tabi ki gamsızlığın da (gamsızlık yerine neşe mi demeliyiz yoksa..), hareketin de, beslenmenin de dengelisinden yana. Ancak resim dedesinin 1200 yıl önce okçuluk ve ciritle uğraştığını düşündüğümde ileri spor bana ileri faydalı bi’ sağlık şeysiymiş gibi geliyor… Bu konudaki ileri gerizekalılığımı kabul etmek istemiyorum… & Eyühehe, dede beni çağırıyo! İyileşince bir 40K daha koşarım bence diyorum… Not: iyileşene kadar bol kolajenli bir tas paça çorbası gönderene de hayır demem!…

Sevgili Hocam (yok artık!! Yazar burada, dikkat çekmek için hocaya aleni seslenmektedir), haklı olarak, her şeyin abartıkından uzak durulmasını salık verdiğinizi biliyorum ve sizi tüm aklımla destekliyorum. Öyle bin yıllık telomerle, kromozomun ucuyla bucuyla da hiç işim olmaz.. Sadece bir konuda aklımı doğrulamanızı talep edebilirsem çok süper olur.

Şöyle ki; şayet beynim bana oyun oynamıyorsa, ya da eğer okuduklarımı zaman içinde antin kuntin yorumlar hale gelmediysem, ki bunlar hep omega 3 ve 6 eksikliğimden yeminle, sanki son zamanlarda egzersiz önerilerinizde hafif bir indirgeme, hareket etmekte hayli zorlandığı gözlemlenen ortama doğru miniş bir darwin adaptasyonumsu olmuş olabilir mi?.. Çünkü yanlış hatırlamıyorsam, evvelden her gün en az kırk beş – elli dakika, hatta birazcığı da yokuşa karşı orta tempolu yürüyüş önerilirken bu süre ortalarda bir yerlerde her gün otuz dakika hafif tempolu yürüyüşe evrildi sanki… Henüz geçtiğimiz haftalarda da iş yerinde, evde saat başı oturduğunuz yerden kalkın bir kaç adım atınız hiç değilse gibi bir öneri duymuşum gibime geldi… Yoksa bu hafta sonu itibariyle durum, evin içinde de yürümeyin beya, sadece ayakta dursanız da olur’a mı dönüşmekte hafiften?..

Bilemiyorum… Dediğim gibi belki de benim anlamamda bir indirgeme vardır.. Kendi adıma hareket etmenin suyunu çıkarttığım gibi bunu da abartmaktan ve yattığım yerde sağdan sola dönersem artı bi’ beş yüz yıl kazanır mıyım acebağ formuna dönüşmekten korkarım desem..

Kalınız zerdeçalla, tarçınla, erken taramayla, sağlıcakla & M.S. 5000’de görüşürüz hocam!..

Laf Ebesi Entry'leri