Sendromlar

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Pazartesi sabahı geleneksel kız çocukları depreşme günü Başkent’te ve İstanbul’da çeşitli telefonlar ve e-postalarla kutlandı. Etkinliğe farklı şehirlerden ama aynı bir meslekten katılan aktivistlerimiz dertlerini, kederlerini hüzün dolu kreşendolarla dile getirdiler. Konuyla ilgili olarak komplo teorisyenleri şebeke sularına depreştirici boy ve ebatlarda merkür ve venüs karıştırıldığından dem vurmaktalar…

Ol o hafta sonu, esas kızımız olan Lafebesi; deniz, güneş ve oksijenle başbaşa muhteşem bir hafta sonu geçirmiştim (Melahat Teyzem, bak senin için popomu bile kaşıdım). Caddeler bana dar, ben caddelere geniş idim. Arpası fazla gelen eşecikler misali parklarda hıldır hıldır yürürken ancelinanın korsan unisefçisi misali amme ve anne hizmetinde bulunmayı da ihmal etmedim. Örneğin, mama kaşığı tabir ettiğimiz kısa menzilli vurucular zoruyla parktaki mama sandalyesinde zapt-ü rapt edilerek yemek yedirilmeye uğraşılan bir oğlancık beni görünce düştü büyük sevince. Gözlerine muzaffer kumandan ışığı inen anneciği ise başka bir sevinç dolu çığlıkla aydınlandı ‘bak senin sevdiklerinden gelio oğlum, gel ablası gel!’. Anlayacağın, neslin büyümesi için iş yine başa düştüğünden mecburi maymunluk görevimi yerine getiriyor; kızlar tarafından kandırılma genleri doğuştan mevcut olan oğlancığın bu vesile ile yemeğini şapur şupur yemesine neden oluyordum.

Bu ve benzeri açık hava, spor ve ulvi maymunluklarla dolu geçirilen maddi manevi tatminkar bir hafta sonundan sonra Pazartesi sabahına neden en somurtuk ve ultra huysuz tarafımla uyandığımı analiz edemedim ya canım Okur’cuğum. Şu kadarını söyleyeyim ki herhangi bir hastanenin psikiyatri kliniğinde yatan majör depresyon hastaları yanımda bayramlıklarını giyip el öpme kuyruğuna girmiş çocuklar gibi kalırdı.

‘Az önce bileğimi üüj yerinden biledim, kafaya da tek kurşun sıktım sekti ama bir daha denicem’ edası ile işe gittim. E-postama ilk düşen, bizden deli olmasın, kafa tohturu arkadaşımızın biz üç ehil kıza ilettiği ‘Boşverin Pazartesi sendromunu. Koyun kahvenizi!’ mehtubu oldu! Anladım ki orada da bir yangın var. Kafa tohturumuz pek iyi durumda değil…

Dakika geçmedi başka bir tohtur arkadaş ‘Komşuya botla mı gitsek karadan mı?’ diye telefonuma düştü. ‘Market servislerinin yanından servis kalkıyor diye duydum’ dediysem de bu iyi niyetli çabam biraz ters tepti. Ders bir, mutsuzluğun tavanken karşı tarafı yumuşatmaya çalışmayacaksın.

O telefonu kapatırken kendimi başka bir arkadaşla hayatın derin anlamı ve yine komşuda pişip bize düşmeyen yemek tarifleri üzerine hüzünlü bir sohbette buldum. Konuşmanın sonunda iki yakanın müzikte buluştuğu gece eğlencelerinden birine gitmeyi kararlaştırdık… Lakin ‘görüşmek üzere’ derken neden burnumuzu çekiyorduk anlayamadık.

Ossaat sanırsın ki hafta sonu bütün kız çocuklarını çuvala koyup dövmüşler. Herkesin gizli gizli içlenesi tutmuş… Demek ki ders iki neymiş, kız çocuklarının işine akıl sır ermezmiş…

Bu yazıyı kaleme alıp da göndermeyeli iki hafta oldu desem yeridir… Durdukça değeri artsın diye değil elbette. Belki mutfağa girer de sana söz verdiğim musakkayı yapar, tarifini veririm diye hayal ettim. Lakin ders son neymiş, hayalini yeteneğine göre uzatacakmışsın. Daha annenin gönderdiği pişmiş bamya yemeğini buzluktan alıp plastik kabıyla ısıtmaya çalışırken ve plastiğin sıcakta eriyen bir nesne olduğunu henüz keşfederken afili hayaller kurmayacakmışsın…

Ezcümle, bu hafta da musakka cümle içinde geçtiği ile kaldı Okur’cuğum. Sen iyisi mi benden ümidi kes, evde müstakil bir bloga katkıda bulunmak isteyen anneciğin, teyzeciğin var ise kendisini benden haberdar ediver. Makul ve mantıklı her tür arif tarife açık olabiliriz…

Yakında böcügümüz her alanda pek şenlenecek… Demedi deme!…

Komiksiz

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Gülünçlü yazı olsun diye tümüyle omuz nahiyemden uydurduğum hayal mahsulü ülkelerin birinde mizah yapmak giderek zorlaşıyormuş Okur. Birazdan uyduracağım her şey senden daha komik… Aklın sınırları akılları muhafaza ile imtihanda. Bak neler uyduracağım şimdi, dinle.

Bahsi geçen hayali ülkede öfkeden herkesin kaşı burnundaymış. Arkadaşın iki yaşındaki kızı bile televizyonda haber saatine denk gelirse tomit çuyatlılay diye tavuk gibi gülmeye başlıyormuş. (Çocuk ve kadın deyince çocuğun annesinin organlarını merak edenler için; çocuk normal doğumla doğmuştur, sezaryen sorgusuna gerek bulunmamaktadır, doktoru rahat bırakılabilir. Modern çağda kanunlar ve kurallar standartları belirlemek gibi daha genel konular üzerine bina edilmiş olup yaptırımlar sonraki adım gibi düşünülse de ilgili hekim arkadaşın, ileride belirli kurallara uymayanlara özel getirileceği söylenen belirli müeyyidelerden muaf tutulmasını şimdiden arz ederim).

Bugün senin geniş vizyonunu ufuk çizgisine çıkarmak için biraz matematik konuşasım var. Mütevazi araştırmacı kişiliğimden olsa gerek, duyduklarım ve bildiklerim arasında kalan aklım oynak bir kısa devre yaptı. Kanıta dayalı blogcu olarak, hayali ülke büyüklerinin gelişmiş ülkelerdeki sezaryen oranlarını her yüz doğumun on beş ila on yedisi şeklinde açıkladığı bilimsel veriler ile ilgili astral bir ziyarete gittim. Tahmin ettiğinin aksine, veriler beni toma, gaz, bilimum höt ve de söt ile karşılamadılar. Tam tersine, veri ziyaretimdeki en büyük motivasyon bilimin küresel erişilebilirliği, kim olursan ol gel nazikane tavrı idi. Twitter ya da facebook dışında da internet okur yazarı olabildiğim ve verileri yorumlama ehliyetine haiz olduğum için (sen bir başına hayali işlere kalkışmayasın diye söylüyorum; yuu-tup candır, sen aynen ordan devam) bilimadamlarının rakam verirken biraz gani gönüllü davrandığını gördüm.

Şöyle ki; ilgili hayal ülkesinde gelişmiş ülkeler için % 15-17 olarak açıklandığını gaipten duyduğum  rakamların ABD karşılığı Amerikan Obstetrik ve Jinekoloji kişilerinin 2013 yılı verilerine göre % 30,8’di. 2012 yılı ABD verilerine göre sezaryen, % 32,8 ile ABD’de en sık gerçekleştirilen majör cerrahi prosedür olarak geçiyordu. Veriler kafa-kafaya ya da kolkola olmasalar dahi; bilim dünyasının çıkarımı ne olur bilmem ama Lafebesi’nin çıkarımı Amerika ya hesap yapmamayı bilmemektedir ya da hiç dayak yememiştir.. ki kanımca ikisi de olabilir. 

Mini mini verilerin doğruluğunu hakikat-i sâbite olarak tahayyül ettiğim içün Amerika’daki bilim dünyasının üç kat sapma gösteren devasa rakamları karşısında akıl şapşisi olmayayım da neyleyim? Akıl tutulmamı tedavi niyetine mecburen, sorumlulukla bir büyük Türk ayranı tüketesim oldu (aman senin olmasın! onun yerine aranı hacamatgillerle neyin iyi tutmaya bak).

İstatistik dediğin nedir, bir tık ötesi her şeydir Okurcuğum. Hadi yine iyisin! Doğum yapacak ‘hasta’ şahsiyet olarak normal doğuma ikna olmak istemiyorsan psikolojik destekle ikna edilecekmişsin. Sevildiğini bil. Artık üç-beş ne geldiyse doğurursun, şanın yürür. Zaten bir süre sonra normal doğum manyağı olursun, ikna odanı kiraya verirsin. Senin de aklına geçmişteki kafa örtüsü ile ilgili ikna odası polemikleri geldi ise kesin yanlış gelmiştir, kedidir o…

Uyduruktan hallice, fiziksel, manasal ve maddesel olarak sıradan bir mizah yazarını zorlayan günlerdeyiz… Hatta hayali ülkede konu ile ilgili hayali mizah bakanlığı kurulması önerim olabilir. Hem neye gülüneceğini belirleyen kıymet-i ala düzenlemelerle güven ortamı yaratılır hem de ilahi komedya ile rekabet edemeyip aç kalan mizahçılar için ufak ufak kadrolar açılır. Örneğin imam hatip liselerinden neden bilim adamı çıkmıyor ya da fen liseleri niçün imam yetiştirmedi gibi güncelimin mevzuu, senin bile akıl edemeyeceğin yüksek rekabet gerektiren konulardır. Eve ekmek götürmek için daha ziyade adamın biri düşmüş, sülalesi kabus gibi sözcük şakalarında kendini geliştirmek yeğdir.

Ben de zaten bugün sana patlıcan musakka tarifi vermeye karar verdim. Musakka reçeteli yazımı postalayana kadar konu ile ilgili daha eğlencelisinden bir demeç, içtihat, tebliğ vb pop-up etmezse okurken hayli eğleneceğine inanıyorum. Ederse de; okuduğun, pabucu dama atılmış bir yazı, kendini haber atlatmış sanırken haberini kaptırarak kalbi kırık bir muhabir gibi hislenen biçare blog yazarı olacaktır. B planı olarak burnunda taze biten sivilceyi cörkletme yöntemlerin hal-i hazırda cebimdedir.

Gelelim patlıcan musakkaya…

Yeni Yıl

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

E niye yazmıyosun, niye çizmiyosun (mecazen…)? Öldüm belki, sordun mu? Ondan sonra nerede benim sırma saçlı blogcum diye ağlamayı bilirsin. Tıpkı elinden kaçırdığın değerlere dövüne dövüne ağladığın gibi…

Değer dendiğinde akıllara aşure, makarna, kuru fasülye dağıtmanın geldiği bir dönemden geçiyoruz biliyorsun. O da bir şey tabi. Kapalı kutular yerine şeffaf taslarda dağıtıldığı sürece besleyici bir eser. İstediğin yerinden beslenmek serbestisi de içinde…

Yine bu bol menkul kıymetli ve değerli günlerden birinde feyz aldığım harikulade yaşanmışlıklar olmuştur ki bir daha yaşanmışlık kelimesini balık kavakta çilingir sofrası kurana kadar kullanmayasın diye anlatıyorum:

Azman mertebesinde gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan adamları ile işler yaptığım geçtiğimiz yazların birinde veri gizliliği gereği ismini açıklayamayacağım pem hanım benim canımdan bir e-posta aldım. Kendisiynen daha önce postalaştığımız olmamıştı. Lakin ünü kıtaları aşan trans-kıtlantik yazarınıza ilk postasını işbu vesileyle gönderme bahtiyarlığına erişen pem hanım benim canım, ramadana denk gelen tarihlerde ülkemizi maailecek ziyaret etmek istiyor, amma velakin federal güvenlik tarafından kırmızı alanda göründüğünü iddia ettiği ülkemle ilgili başlarına bir şey gelmeyeceğine dair benden bir nev’i güvence talebinde bulunuyordu.

Tabi ki kendisine, başına bir şey gelirse ahan da seyahatinin sigortası benim, diyecek beyazlıkta olmadığım için önce gezilecek görülecek mekanları anlatayım diye düşündüm ve ülkemizin doğal güzelliklerini ballandıra ballandıra anlatmaya başladım. Yazdıkça coştum, coştukça yazdım; santim santim gezdiğim yerlere karşı bende bir ekistira hayranlık, bir yeniden keşfetme isteği, aklın şaşar… Rehberler odasından madalyalı kokart hak etmediysem ne olayım! İstanbul’dan girdim, Kapadokya’dan çıktım. Künefeden kerebice, zahter salatasından sac kavurma oruga, boşnak büreginden çiböreğe, arada Sümer, Lidya, Hitit, Frig, Urartu ne kadar uygarlık & tarih & coğrafya & kültür varsa döktürdüm. Postanın en sonuna da nezaketen sorusunu açıkta bırakmamak için valla sana ne kadar Ramadansa bana da o kadar gibisine yazıp postalayıverdim.

Nev’i şahsıma akşam olduğu için elektronik teçhizatı kapatıp dışarı çıkmışım. İstanbul güzel ve uçsuz, ben şaşılası delilikte, gez ya kulum emri az önce inmiş, mecbur çıkılacak. Pem ablalar ise gelişmiş ve fekat taymzon olarak gerişmiş bölgede olduklarından, bir de Boğaz sahibi olmadıklarından nedenle çöldeki klimatize bilgisayar odalarından oturup bana yanıt yazmışlar: ‘peki yediğimize içtiğimize karışırlar mı, başımıza bir şey neyin gelir mi?…’ Ertesi gün kırmızı ojeli tırnaklarımı kemirirken ‘Ne bileyim tatlişko’ demek istedim, Amerika‘yı ben keşfettim sanki…

Sonra aradan haftalar geçti, Ramadanın göbeğinde bir akrabanın vadesi doluverdi. Yakınlarla birlikte olmak için acilen şehirlerarası otobüs yolculuğu yapmak durumunda kaldık. Tesadüf cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilen muhterem zatlardan birinin açıklanacağı helecan dolu mübarek günlere de denk düştük. Şoför ve sözüm ona muavin arasında geçen konuşmaları laf ebesi olarak özetlemeye bilmem dilbilgim ve hafızam yeter mi? Her şeyi laf ebenden bekleme, yetmediği yerleri sen doldur hayal gücünle!… Konuşmalar özetle: ‘Bu ne gardaşım ya, eskiden saygı vardı, Ramazanda her yer sımsıkı kapalı olurdu, şimdi tüm dükanlar aççıh a.k.’

Kaybımız nedeniyle ağlamaktan şişmiş gözlerle (laf ebelerinin de anatomik olarak kalbi ve gözleri mevcuttur) işte o saat değerlerimizi düsündüm ey Okur. Bu ne gardaşım ya dedim, eskiden pem bize böyle sorular sormazdı, en fazla Kapadokya’ya nasıl gidebilirim acaba diye sorardı, şimdiki pem’ler çok değişti yahu diye değişen yeni pem’lere hislendim…

Bir sonraki yaz planlarına yönelik sorusu olan macera tutkunu taife için peşin peşin söyleyeyim ki: Kim olursan ol gel ama gard’ını kap da gel. Ne beni sorularınla uğraştır ne de kendini… Hadi asabiyetten uzaklaşıp trendy bir eller havaya ile ortamı şenlendirelim: Arabım fellahi Severim billahi Çekerim silahi Vururum vallahi.

2015’e bu duygu ve düşünce bütünlüğü ve komple ruh sağlığı içinde girerken sana ne dileyeyim ki Okur! Yeni yıl, benim hakkımda ne düşünüyorsan sana iki katını versin…

Laf Ebesi – Tıp Bayramı

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Toplumun okumuş yazmış kesimi olarak topluma örnek olmak mühim. Şükürler olsun ki örneklik mertebesinde ilk gerek şartı gani gani yerine getirdik. Hatta şahsen bu okuma olaylarında rekora koşan bir kişi olarak NASA’dan fezaya gitmek üzere teklif alacağımız noktada her şeyi tadında bırakmak lazım gelir diyerek porof dr örnek-ül beşer olmaktan vazgeçtik.

İnsanın okumuşu pek değerli olur derler. Hele bazı topluluklarda hem insan, hem okumuş hem de kadınsanız değerinize atasözleri dahi kıymet biçemez. Adamın okumuşuna kadı, kadının okumuşuna cadı denir, özlü sözü bunlardan sadece biridir. Bu manidar sözün Tanzimat döneminde, okur yazarlıkta bir kadına karşılık on erkeğin bulunduğu zamanlardan günümüze armağan olduğu iddia edilir. Halbuki kanımca kadının cadılık mertebesine yükselmesi için okumuş olması bir ön koşul değildir. Ya da kadının parmak izinden öte bir imzası olduğunda cadı sıfatı ile onurlandırılıyor olması son yedi yılda yüzde bin dört yüz oranında arttığı rivayet edilen kadın cinayetleri ile çelişiyor görünmektedir. Belli ki cadılar artık ölümsüzlükten sıkılmış, ölümün nasıl bir şey olduğunu merak ettiklerinden olsa gerek eh bir ölelim bari demişlerdir. İntihar çeşitli din ve inanışlara göre günah olduğu için de bunu kendilerini öldürtmek yoluynan tatmak istemiş olabilirler. Küresel ve eşsiz bir yorumla, bu da bir çeşit kadın özgürlüğü değil de nedir?

Okumuş yazmış tayfası arasında bir de tıp doktorları vardır ki onların okur yazarlığı ebedîdir. Bunlar okuma eyleminde tavan yaptıkları için, doktor derdime bir çare, ünülemesini takip eden ilk otuz saniye içinde talep edilen çareyi bulamazlarsa doktoru öldürmenin caiz olduğunu düşünen bir kitlesel imha hareketi ile karşı karşıya kalırlar. Nitekim sadece bir buçuk yılda sağlık çalışanlarına yönelik sözlü, satırlı, bıçaklı, kasaturalı on dört bin yüz otuz saldırı olduğu söylenir. Ki bu rakam neredeyse her köşesi cennet yurdumun beşte birine mesken olan İstanbul’un Dikilitaş mevkiinin toplaşıp hunga munga nidaları ile sağlık mesleği mensuplarına girişmesine eşdeğerdir. Bu sebepten dolayıdır ki yazar, tanrılar kurban istediğinde insanın en değerlisi olan okumuş yazmış kesime yönelmenin bir çeşit ibadetlerin en yücesi gibi algılandığını filan çıkarsamaktadır. Bu kalbî çıkarıma bakıp çay demlemek siz değerli Okur’un takdiridir.

Hem kadın hem doktor olan grubun yakınlarına ise şimdiden metanet ve sabır dilerim.

Bitkileri ve doğayı okuyarak şifanın ve faydalı icatların üretildiği eski çağlardan, Oku ile başlayan kutsal kitaplara okuma eylemi hep yüceltilmeye çalışılmıştır. Dünya üzerindeki çeşitli marjinal grupların bu döngüyü başladığı noktaya geri döndürerek Şaman tıbbı ve hoşlanmadığını ortadan kaldır güdüsü ile tamamlamaya çalışması yazarın keskin miyop gözlerinden kaçmamaktadır. Bu da, ölümsüzlüğün ya okunmaya değer eser bırakmakla ya da yazılmaya değer işler başarmakla ilişkili kısmının fotoğraf dilindeki arabıdır. Psikoloji ve bilinç altı takığı bir ebe olarak, bu arap, sen kim oluyorsunuz da ölümsüz olmaya çalışıyorsunuz ey okuyanlar, alt mesajını da içeren ve okuma eylemini kutsal kılan teorik inanışlar ve öğretiler ile ters düşen hayli anarşist bir ruha benzemektedir diyebilirim. Bu amatör profesörlük tümdengelimimi konumuz olan okuma ile bağlayacak olursam, dünya üstünde dolanagelen benzer inanç ve öğretilerden nasıl bu tür karşı-aksiyonlar silsilesine varıldığı herhalde son yarım asırdır yapılan tez çalışmalarının bir tarafında vardır.

Ne eylerse güzel eyler yazarınızdan muhteşem bir beyin jimnastiği, sadece senin için ey Okur! Önce en son ne zaman hangi okulun son durağında indin, bir düşün. İyice düşünüp bildiysen, Miley Cyrus’da yok sende var kulacıklarını aç ve dinle (genelde dinleme organı olarak kulağını eskitmek istemiyorsun, farkındayım; gözden ziyade özellikle kulağa işaret etmem ol bu sebeptendir). En son gittiğin okul salyangozları koruma ve yetiştirme yüksek okulu da olabilir, Robert Kolej de, ilkokul dört terk de; konumuz senin ilim irfan katsayından ve bu sayı ile hangi başarılara imza attığından bağımsız. Başkasına ait olanı izinsiz almamak (gördüğün üzre, ne gader de kibar bir şahsiyetim, sen bunu hırsızın önde gideni olmamak şeklinde yorumlayıver), cana veya mala kastetmemek nam-ı diğer zarar vermemek,  nefes alan ya da fotosentez yapan herhangi bir canlıya insan beyni imalatı sözcükler ile hitap etmek ya da davranmak gibi erdemler dahil eğer okulda öğrendiğin ve gündelik hayatına uyguladığın ve başkalarının da uygulamasını ya da faydalanmasını sağladığın on şeyi bir dakika içinde sıralarsan hem Alzheimer’dan hem şarbondan hem de ruamdan korunmuş olacaksın.

Sana bunu tüm okur yazar ve web sayfası dımdım yar kimliğimle söyleyebilirim.

Çünkü eğitim, insanın okulda öğrendiğini sandığı her şeyi unuttuğunda geride kalandır. (Einstein’a hürmet ve minnet ile)

Bu vesileyle, tüm hekim dostlarımın 14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun!… Bana rağmen mesleğe olan inancınızı yitirmediğiniz ve hem beni hem mesleği bırakmadığınız için de ayrıca teşekkür ederim!…

Laf Ebesi – Kadınlar Günü

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Ortamların birinciye gelen sayfasını canlandırdık, e hadi yaz dediler; davete icabet etmemek olmazdı. Kıramadık, dökülelim dedik.

Havadan sudan roman ya da doksan sayfalık film senaryosu çıkarabilen yegane canlıya yazar denir. Dolayısıyla, Mart ortasında memleketim İstanbul’a kışın gelesi tuttu diye başlayalım. Rötarıyla meşhur ve fekat burnundan kıl aldırmayan hava yolu taşımacılığına öykünen ve anca gönlü olan kış ayları, yurdum kedilerine ve delikanlılarına ters köşe yaparak ‘bundan sonra böyle arkadaş, şikayeti olan özmelmeketine dönsün, yirmi milyon sıkış tepişi son bulsun’ demeye getirdi.

Tahmin ettiğiniz üzere havanın hal ve dilinden aslen fevkalade anlarım. Nerede bir futbol maçı, maraton, olimpiyat, feleğin kör çıkmazı olayı düzenlenecekse önce bana gelirler, sonra sponsorlara giderler. Şahsıma başvuruda bulunulmayan durumlar için bkz gassaray stadındaki cörk cörk çasu (çamur ve su karışımı) efektli top koşturmaları.

Açmaya göynü olmadığını alenen beyan eden ve kadınlar gününe denk gelen bu güzel yağmurlu, karanlık ve manidar Mart gününde hazır belim bıkınım da dutuk iken dizimi kırıp (bel gibi, ayniyle hakkını vererek) evceğizimde oturdum ve aile albümlerine demir attım.

İnsan, kendindeki muhteşem değişimi gördükçe manen huzur ile doluyor. Ne yalan söyleyeyim, fotoğrafların tamamına yakınında bu hissiyata mazhar oldum.

Akşamdan ıslamışsın misali nohut kadar bir kafa; kafanın ortasında, nerdeyse ergenliğe kadar olan her karede, park edecek yer bulamamış da mecburi el frenini çekmiş puset UFO taklidi yapan bir emzik. Beterin beteri emziksiz fotoğraflarda, artık o yaşın modasına göre mevcut olabilen tüm dişler tekmili birden sergi yerinde. Anlayacağınız güleç klasmanında mahallenin delisi ile bir başbaşalık söz konusu. Tumturaklı hazırlıkların yapılıp kuş sütünün eksik olduğu sofra fotoğraflarında ise olay kahkahaya intikal etmiş. Her sofra krizinin, cezai durumun ağırlığına göre, hafif bir cimcirik ya da uzak menzilli terlik olayı ile nihayete erdiği güzel günler…

Bizim kuşağın ortak özelliğidir. Apartmanlara tıkılıp kalmaktan sokakta her Günaydın dediğimizi arkadaş sanırız. Benimki belli daha bebeklikten o hesap. On aylıkken yürüme olayı çözüldükte ben özgürüm başımı her fırsatta alıp gitmeler ve bu özgürlük mücadelemde ilk karşıma çıkan canlı ile dostane bir muhabbet, bir arkadaş canlılığı: Lafebesi ve kokoreççi. Lafebesi ve tırtıl. Lafebesi ve ağaç vs. Peşimde babam, sayemde sonsuz bir fotoğraf koleksiyonuna imza atmakta… Hayırlı evlat..

Bir diğer fotoğraf temamız ise aile büyükleri ile gerçekleştirilen biteviye eğlenceler. Seksen yaşındaki aile büyüklerinin saçlarını zamanın reggae sanatçılarına özenerek ince ince örmek; tırnaklarına üç çizgi halinde renkli ojeler konumlandırmak; ilkokul iki el işi dersi maskesi ile babannee, kaşını kaldırmaa, düşyoo şeklinde ilk plastik cerrahi denemeleri bu temanın bir kısmını oluşturmakta..

Bir de her ailede meşhur bir de benle ve bir de sen ortaya geç pozları var ki kendileri fotoğraf tarihinin iz bırakan kompozisyon denemeleridir. Bunları da aynı fona kendinden fotoşaplı ardışık kombinasyon-permütasyon çalışmaları şeklinde özetlemek mümkün.

Aman pek iyi, pek şahane oldu, hafta sonum neşe doldu. İyi ki her yerimi kırdım, büktüm, döktüm de evde yapılabilecek birbirinden gereksiz şeyler keşfine çıktım. Dilerim duyma ama eğer bir gün ihtiyaç duyarsan, bu keşiflerden biri işbu oturduğun yerden bakmak suretiynen yapılan ve tam zamanlı mesai gerektiren album bana, ben albüme bakar aktivitesidir.

Fotoğraf ilişkili aile geleneğimizi teknik ve kompozisyon anlamında bir süre sürdürmeye çalışmış zat olarak bayrağı benden sonraki nesle devretmenin huzuru içindeyim. Bir taraftan da odalar arasında dolaşmanın dahi azap olduğu tarifsiz duygular içindeyim.

Yerimiz dar, ruhumuz sıkıntılı olduğuçün fotoğrafları göremeyeceksin sevgili Okur. Bu da senin hayal gücünü geliştirmene katkıda bulunacak, gün gelecek bana teşekkür edeceksin.

Bu vesileyle, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu mutlu olsun. Kadın o kadar güzel bir varlık ki yaşatmaya kıyamıyoruz gibi bir his içerisindeyim aynı zamanda, niyeyse…

Laf Ebesi Entry'leri