Big Eyes – From Big Eyes to Crazy Eyes…

bigeyes“I think what Keane has done is just terrific. If it were bad, so many people wouldn’t like it”, says Andy Warhol while the screen slowly turns out to Big Eyes of Tim Burton.

Big Eyes begins in 1958 in North California where the artist Margaret Ulrich (Amy Adams) leaves her town and her first marriage behind, to set a new life in San Francisco with her little daughter and paintings on the back seat. While she is trying to adapt a new life with a new job in a furniture company, she meets Walter Keane (Christoph Waltz) who introduces himself as an artist that has to deal with real estate business to support himself better as an artist. Margaret, influenced by Walter and his romantic gestures, accepts his proposal, and the couple gets married.

Margaret Keane keeps on drawing her expressionistic paintings that are typically known for her saucer-eyed creations and as she calls them ‘eyes are windows to the soul’. The honey months of this supportive and happy marriage will evolve into something harsh after Walter initiates a business on the art of Margaret’s by acknowledging that this artwork belongs to his own.

Based on a true story, it shows, mainly, the cruel face of human soul that can spread like an opportunistic infection when it finds a liable environment in all means. The story by Scott Alexander and Larry Karaszewski (Ed Wood, Man on the Moon) progresses in an appreciable balance where Walter‘s commercial talent becomes insidiously an evil for the family. The dramatic climax in this true story is where Margaret accepts Walter‘s lies as truth at first hand, and allows him to pursue his lies. The writers have done a successful job; first, by having an in-depth investigation over the event and characters, second by aligning them in a perfect order easily to follow, third by enriching the plot with supporting scenes such as the Good vs Bad Art discussions and the role of the critic in arts, and fifth by achieving to take us sides with Margaret. Perhaps, there are only two questions that could be raised regarding the script: One of them is whether it could have been a rather soft transition regarding that psychopathic match striking scene to be more in line with Walter‘s personality that has been expressed till that moment. The other one is whether Margaret‘s decision to divorce Walter could have been based on a more convincing or solid ground rather than a spiritualistic awakening.

Amy Adams as Margaret does a great acting to display this sensitive and vulnerable beautiful soul. She acts so realistically naive and over-patient that the audience is fully engaged to the painter with deep sympathies by the end of the movie. Christoph Waltz as Walter draws a cartoonish character that sometimes takes us to Hans Landa in Inglorious Bastards.

It is noted that Margaret Ulrich, the real self, can also be seen in the movie on a park bench reading a book when Margaret and Walter are in front of the San Francisco palace of Fine Arts. As another available filming note, some of the outdoors have been shot in Vancouver, Canada, where the steepy streets resemble San Francisco very much.

Tim Burton‘s static camera and symmetric shoots in the introduction gives us the hints of a dramatically balanced and perspectively designed 106 minutes movie. Together with Bruno Delbonnel‘s (Amélie, Inside Llewyn Davis) cinematography, Burton uses a non-invasive technique with no brain- and eye-killing approach but a highly internally penetrating artistically portray. Yet, the photography is literally customized for Big Eyes 1950s and 1960s atmosphere.

Burton, who has collected himself Margaret Keane’s artwork for years, and Big Eyes invites Burton fans and cinema lovers to see the transforming story of an initially charming husband into a domineering monster over a naive and talented wife, just maybe an everyday life of a woman on the edges of losing her voice in a male dominant environment.

Sekiz Kuzen

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olurmuş. Bu günlerde, aynı bir ormanın keçilerinin nasıl olup da gece ile gündüz kadar birbirinden farklı sekiz ürünü dünyaya armağan ettiklerini analiz etmeye çalışıyorum… Anlayacağın gibi edemiyorum…

Gen havuzları o kadar basit bir şekilde dizilmiş olsaydı dedem koruk yediğinde benim de dişim kamaşırdı, değil mi?…

Yine de kuzenlerim konu başlığı altında ast başlık olarak kafayı şuna takmış bulunmaktayım:

          – Sekiz kuzen, sekizi de birbirinden farklı kuzen nasıl olüyor da olüyor?

Kuzensel düzlemdeki bazı huy ayrılıklarımızı sıralamaya başlamadan önce bizi ilgiyle takip edip sosyal medya hesaplarından beğenmeye devam eden teyzoşa, dayıya, halalara selam eder, yanaklarından öperim.

Önce aile genlerimizdeki pozitif ayrımcılıkla başlayalım. Bildiğim tek şey, gen haritamızda yedi kıza bir erkek şeklinde kabak gibi görünen medeniyetimizdir. Dünya kadın hareketine katkıda bulunması bakımından harikulade anlamlı bir işe imza atmış büyüklerimi sevgiyle ve saygıyla selamlarım.

Ressam, mimar, türlü türlü mühendis, robotçu, araştırmacı kök hücreci, doktor gibi farklı meslek dallarında ve tümüyle farklı kafa yapılarında olan kuzenlerin yaptıkları işler de memleketimin aynı bir günü içinde gelişen sekiz ayrı gündem haberine benzer.

Bir kısım kuzen çizer, boyar, etrafında kendi gibi resme gönül verenlere sergi düzenler, part-taym kariyer yapar, part-taym bebeğine bakarken bağzı bir kısım kuzenler, çocuklarına tam zamanlı annelik yapmayı, onların örtmenleri ve okulları ile mücadeleyi kendilerine şiar edinmiştir. Kimi ise bir kaç ay denediği çalışma hayatının normal insanlar için olmadığına kanaat getirmiş olup hala sıcacık evinde ailesinin finans ve ekonomi bakanlığını başarıyla yürüten home ofis iş kadını rolündedir.

Nasıl ki armutun sapı var, üzümün çöpü var, kuzenler arasında da kendini çalışma hayatının tikenli yollarına adayan bir güruh var tabi… Kimi kök hücrelerini şefkatle büyütüp onları vatana ve küreye faydalı birer ergen hücre yapma niyetinde iken kimi işçi eğitimlerinde peyzaj mimarının rolü konusundaki çalışmalarını gündüzleri şantiyede geceleri Cahide’de sürdürmeye devam etmektedir. Haftanın altı günü, her günün sekiz saatini yolda geçiren bu şahıs ‘Pazar tatilinde tüm gün uyuyan canlıya kuzen denir’ bilmecesinin de bir parçasıdır. Doktor olduğunu ömrü boyunca idrak edememiş olan ve kendini bu aralar yazar ilan eden ayrıksı otu bir diğer kuzen halen bu dünyada yapmadığı bir iş kalıp kalmadığını araştırmaktadır. Doktor ablasına yapay zeka yapmaya ant içmiş robotçu erkek cinsiyet ise kurtuluşu tası tarağı toplayıp bu cadı popülasyonundan uzaklara kaçmakta bulmuştur.

Sekizlinin yeme-içme-eğlenme-uyuma dahil tüm huyları deli kızın çeyizi gibi birbirinden farklıdır. Örneğin güne gece iki sularında uyanarak başlayan karakter, aynı zamanda damarlarında sıfır eraş pozitif kahve akan kuzen olarak da bilinir. Bunun çocukluğu sinema ve tiyatro salonlarında, kitapçılarda, müzik marketlerde, söyleşilerde, konserlerde ve korolarda geçmiş olup ne yazık ki canım cicim doktorluktan iflah olmaz bir entelektüel mutanta transforme olmuştur. Kırkına gelmeden seksen yıllık ömür yaşadığından Çıtonnk Sözlü Altın Nine ödülünü almış yazar panosuna asmıştır.

Adım Hıdır, kuzenlerin durumu budur.

The Imitation Game – A war hero or a criminal?…

The_Imitation_Game

The Imitation Game – A war hero or a criminal?…

‘Are you paying attention?’ is the opening sentence of Morten Tyldum‘s, 2014 year movie, The Imitation Game. It is a dramatic story that intends to pay our attention to the spotlights of Alan Turing‘s (Benedict Cumberbatch) life as the British mathematician who cracked the Nazis’ Enigma code in World War II and who is the inspiration of Turing Machines, known as computers today.

The opening sentence in the interrogation room is depicted as a result of a burglary investigation in Turing‘s house in 1952 although Turing insists that nothing has been stolen from home. Then, the story takes us to London of 1939 where it all starts. Turing has applied for a top secret position in Bletchley and is called for a job interview with Commander Denniston (Charles Dance). Commander is very much impressed with this 27-year old prodigy in Cambridge despite his vain-in-modest refusals that he could not be claimed as a prodigy.

At the end of the interview, Turing is offered a top secret role as the Enigma codebreaker which is described as impossible and he accepts it. After some time, he has problems with his superior, Commander, regarding the funding of a devised machine to crack the code. And he talks to British Secret Intelligence Service Chef Stewart Menzies (Mark Strong), and decides to take the issue up with Winston Churchill.

Churchill agrees funding his machine and appoints him as the team leader where Turing rebuilds the team by narrowing it down with Hugh Alexander (Matthew Goode), John Cairncross (Allen Leech), Peter Hilton (Matthew Beard), and Joan Clarke (Keira Knightley). Clarke as a new comer to the team is a math genius herself and a loyal support to Turing throughout her life. Thenceforth, movie combines the story of Turing himself with his homosexual orientation in UK in 1950s and all the challenges that he faced, and decoding of Enigma by a group of genius young people leaded by Turing.

The Imitation Game is known as the highest-grossing independent film of 2014. The Norweggian director, Morten Tyldum, does an excellent job in the management of cast, crew and the story in order to make this movie overall a masterpiece of all the times. It is an extraordinary story telling and a memorable way of melting the script and a staggering human rights issue together in one pot. The script is adapted from the book of Andrew HodgesAlan Turing: The Enigma‘ by Graham Moore. It is obviously designed in a structured and ordered manner that could be taught, by default, as a best practice in any of the cinema schools. When this faultless script has met its Director and stellar cast, the inevitable cinematic miracle is born.

Regarding the performances, Benedict Cumberbatch is glorious in his role as Alan Turing. He reflects the arrogance and naiveness at the same time which sounds impossible to perform. He wears Turing not simply as a character, but also echoes his reactions and emotions via diversifying them per each occurence.

Ultimately, all cast does an amazing job in this 114 minutes movie. One of the most remarkable supporting characters is created by Mark Strong with his poker face, cold manner and deeply convincing voice as in the role of MI6 Chef. He fixes his physical liability into the role so successfully that there is not even a bit of overacting despite the character’s tendency to that. Cinema fans could remember him recently from Before I Go to Sleep (2014) and Tinker Tailor Soldier Spy in 2011.

The Imitation Game, mainly, talks about the obvious codes used in war and obscure codes used against man by law and public. Both the script and direction are perfectly tailored to imply it. Life struggle of such an extraordinary genius is worth shooting this deep picture indeed and should be behaved as key take-aways for the dark and bitter face of civilized-called humanbeings in order not to repeat it again. Turing changed the course of the world history by revealing the secret. On the other hand, he was in a never-ending fight with human’s jealousy and irrationalism of being pleaded guilty for simply being a homosexual only. So, the question is: Was he a war hero or a criminal against British law in 1950s?… Was he able to unlock the cruel judgement on different tastes and different preferences? Or just because someone is thinking different than you still mean that he / she should be judged and charged to death in depth?…

From the beginning, the story raises an indestructible morality and strengthens it with scenes and quotes such as the following: ”If you fire Alan, then you have to fire me too (by each individual in his team to the upper management)” or ”We are not like other people, we love each other in our own way, and we can have the life together that we want (Clarke to Turing)” or ”The world is an infinitely better place precisely because you weren’t (normal)” or ”Humans find violence deeply satisfying. But remove the satisfaction, and the act becomes… hollow”. This finely plot setting apparently magnifies the end of the film to grow impressively striking for the audience. The entire scenario is enriched with unforgettable dialogues that would serve as quotes to the next generations for decades, ”Sometimes it is the people who no one imagines anything of who do the things that no one can imagine” is one of the most recognizable ones…

Finally, this is an amazingly inspirational story to be heard. More than a story, it is the history where 49,000 homosexual men were convicted of gross indecency under British law between the years 1885 and 1967 where their punishment for being a homosexual ended with mostly a jail imprisonment or enforced chemical castration therapy. Benedict Cumberbatch, who is nominated for the Best Performance by an Actor in a Leading Role in Academy Awards 2015, has already put his name to an open letter urging the British government to give royal pardon to those men convicted of gross indecency. If life demands struggle, via the help of an expression in the movie, God does not win the war, humans win the war.

As Turing asks, can we judge whether he is a machine or a humanbeing? … and history is the sharpest self-evident judgement in the world ever… noone can ever imagine it.

”Sometimes it is the people who no one imagines anything of who do the things that no one can imagine.”

Film Bocugu – Feb, 2015

Sevgili Sevgilisizler

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığın resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Sevgili sevgilisizler,

Huysuzluk edip kaçırdınız tabi sevgiliyi; sonra tutturdunuz yazı da yazı. Ama bak, bir okumayın, başınızdan aşağı geçecek o yazı!…

Ben size demedim mi ‘sevgili bu, nimet sayılır, zart zurt küsmeyiniz, sorumlulukla tüketiniz’ diye… Rahmetli dedeciğime desem, şuraya da yazıyorum ki, Beethoven kulakları ile dinler, babaannemle onbeşinci baharlarını yaşarlardı. Dilimde tüy bitti, mısır tarlasına döndü; tek size laf anlatabileydim.

– Lafebesi ya canım çok sıkkın, biz kılımcanla kapıştık.

– Niye kapıştınız dürtengül, evinize dış mihraklar mı musallat oldu?

– Yok, şimdi geçen ben buna fasbükten dürtük attım, yanıt vermedi. Çok kırıldımdı…

Canımdan çok sevip anlamak için varımı yoğumu harcadığım arkadaşlarım, bazen bana sohbete geldiğinizde yanımda oturmanıza ve size defalarca laf atmama rağmen o boncuk gözlerinizi telefondan ayırmadan transa geçiyor ve beni iplemiyorsunuz ya, kaç yıllık dostluğumuza rağmen ben size küsüyo muyum? Hayır ya da küsmem gerekir de bilmiyor muyum? Çünkü iki insan arasındaki ilişki tarazlarını törpüleyebiliyorum ama iki insan ve bir fasbük arasındaki ilişkiyi ne yazık ki henüz çözebilmiş değilim.

Bir de kuşla sosyalleşme olayınız var ki onun en hastasıyım.

– Lafebesi, var ya, geçen patronum diye tanıştırdığı adamın takipçisi olmuş.

– Pardon manyakcanım, niye takip ediyomuş adamı, paranoya mı yapmış kendine boş zaman hobisi olarak?

– Yok be ebecim, kuşlu sosyal medyada şettiriyo gördüm. Hatta bir civikini faflamış filan. Onu mu keseyim, adamı mı kararsızım.

– Haa, bence senin durum vahim kılımcan. Sana günde üçer kez yarımşar saatten asosyalleşme ödevi veriyorum. Bu sürede tüm digital vayrlı vayrsız bağlantılarından arınıyor ve en yakınındaki insanla yarım saat havadan sudan sohbet ediyorsun.

Bu ikisinden daha geç ‘live‘ olan resimci medya ise, hayatın her saniyesinde estetik kaygılar taşıyan beni, ilk başlarda artistik anlamda hayli umutlandırmıştı. Gel gör ki hayatımı çeksem albüm olur abü mantığına döndükte ve yurdum gencinde ‘Kim lan foturafta o arkandan bakan lavuk?’ konulu münakaşalara neden oldukta kendisinden biraz soğudum. Wedding ve Babyshower‘ların unutulmaz sosyal kamberi olarak anılmak istemediğimden fotoğraf sanatı ile arama bir mesafe koydum.

Yanlış anlamayın. Kararında kullanılan her tür dijital platformun en dibine kadar savunucusuyum, Bunca lafın ebesinin özü ve aklımın kıvrımlarında tek oturmayan ‘bütün huysuzlar toplaştık ve sevgililer günü kurbanları olduk’ mesajlarımızı bile birbirimize acıklı sosyal ortamlardan atıyor olmamız…

Neyse ki şimdi mobil medyama düşen bir mesaj hepimizi kurtaracak! Hadi yine iyiyiz sosyal gençler, belediye bize sevgililer günü etkinliği düzenledi. Kısaca sevgilim yok diye üzülme, belediye sana ziyadesiyle bakacak gibi görünüyor.

Sendromlar

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Pazartesi sabahı geleneksel kız çocukları depreşme günü Başkent’te ve İstanbul’da çeşitli telefonlar ve e-postalarla kutlandı. Etkinliğe farklı şehirlerden ama aynı bir meslekten katılan aktivistlerimiz dertlerini, kederlerini hüzün dolu kreşendolarla dile getirdiler. Konuyla ilgili olarak komplo teorisyenleri şebeke sularına depreştirici boy ve ebatlarda merkür ve venüs karıştırıldığından dem vurmaktalar…

Ol o hafta sonu, esas kızımız olan Lafebesi; deniz, güneş ve oksijenle başbaşa muhteşem bir hafta sonu geçirmiştim (Melahat Teyzem, bak senin için popomu bile kaşıdım). Caddeler bana dar, ben caddelere geniş idim. Arpası fazla gelen eşecikler misali parklarda hıldır hıldır yürürken ancelinanın korsan unisefçisi misali amme ve anne hizmetinde bulunmayı da ihmal etmedim. Örneğin, mama kaşığı tabir ettiğimiz kısa menzilli vurucular zoruyla parktaki mama sandalyesinde zapt-ü rapt edilerek yemek yedirilmeye uğraşılan bir oğlancık beni görünce düştü büyük sevince. Gözlerine muzaffer kumandan ışığı inen anneciği ise başka bir sevinç dolu çığlıkla aydınlandı ‘bak senin sevdiklerinden gelio oğlum, gel ablası gel!’. Anlayacağın, neslin büyümesi için iş yine başa düştüğünden mecburi maymunluk görevimi yerine getiriyor; kızlar tarafından kandırılma genleri doğuştan mevcut olan oğlancığın bu vesile ile yemeğini şapur şupur yemesine neden oluyordum.

Bu ve benzeri açık hava, spor ve ulvi maymunluklarla dolu geçirilen maddi manevi tatminkar bir hafta sonundan sonra Pazartesi sabahına neden en somurtuk ve ultra huysuz tarafımla uyandığımı analiz edemedim ya canım Okur’cuğum. Şu kadarını söyleyeyim ki herhangi bir hastanenin psikiyatri kliniğinde yatan majör depresyon hastaları yanımda bayramlıklarını giyip el öpme kuyruğuna girmiş çocuklar gibi kalırdı.

‘Az önce bileğimi üüj yerinden biledim, kafaya da tek kurşun sıktım sekti ama bir daha denicem’ edası ile işe gittim. E-postama ilk düşen, bizden deli olmasın, kafa tohturu arkadaşımızın biz üç ehil kıza ilettiği ‘Boşverin Pazartesi sendromunu. Koyun kahvenizi!’ mehtubu oldu! Anladım ki orada da bir yangın var. Kafa tohturumuz pek iyi durumda değil…

Dakika geçmedi başka bir tohtur arkadaş ‘Komşuya botla mı gitsek karadan mı?’ diye telefonuma düştü. ‘Market servislerinin yanından servis kalkıyor diye duydum’ dediysem de bu iyi niyetli çabam biraz ters tepti. Ders bir, mutsuzluğun tavanken karşı tarafı yumuşatmaya çalışmayacaksın.

O telefonu kapatırken kendimi başka bir arkadaşla hayatın derin anlamı ve yine komşuda pişip bize düşmeyen yemek tarifleri üzerine hüzünlü bir sohbette buldum. Konuşmanın sonunda iki yakanın müzikte buluştuğu gece eğlencelerinden birine gitmeyi kararlaştırdık… Lakin ‘görüşmek üzere’ derken neden burnumuzu çekiyorduk anlayamadık.

Ossaat sanırsın ki hafta sonu bütün kız çocuklarını çuvala koyup dövmüşler. Herkesin gizli gizli içlenesi tutmuş… Demek ki ders iki neymiş, kız çocuklarının işine akıl sır ermezmiş…

Bu yazıyı kaleme alıp da göndermeyeli iki hafta oldu desem yeridir… Durdukça değeri artsın diye değil elbette. Belki mutfağa girer de sana söz verdiğim musakkayı yapar, tarifini veririm diye hayal ettim. Lakin ders son neymiş, hayalini yeteneğine göre uzatacakmışsın. Daha annenin gönderdiği pişmiş bamya yemeğini buzluktan alıp plastik kabıyla ısıtmaya çalışırken ve plastiğin sıcakta eriyen bir nesne olduğunu henüz keşfederken afili hayaller kurmayacakmışsın…

Ezcümle, bu hafta da musakka cümle içinde geçtiği ile kaldı Okur’cuğum. Sen iyisi mi benden ümidi kes, evde müstakil bir bloga katkıda bulunmak isteyen anneciğin, teyzeciğin var ise kendisini benden haberdar ediver. Makul ve mantıklı her tür arif tarife açık olabiliriz…

Yakında böcügümüz her alanda pek şenlenecek… Demedi deme!…

Komiksiz

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Gülünçlü yazı olsun diye tümüyle omuz nahiyemden uydurduğum hayal mahsulü ülkelerin birinde mizah yapmak giderek zorlaşıyormuş Okur. Birazdan uyduracağım her şey senden daha komik… Aklın sınırları akılları muhafaza ile imtihanda. Bak neler uyduracağım şimdi, dinle.

Bahsi geçen hayali ülkede öfkeden herkesin kaşı burnundaymış. Arkadaşın iki yaşındaki kızı bile televizyonda haber saatine denk gelirse tomit çuyatlılay diye tavuk gibi gülmeye başlıyormuş. (Çocuk ve kadın deyince çocuğun annesinin organlarını merak edenler için; çocuk normal doğumla doğmuştur, sezaryen sorgusuna gerek bulunmamaktadır, doktoru rahat bırakılabilir. Modern çağda kanunlar ve kurallar standartları belirlemek gibi daha genel konular üzerine bina edilmiş olup yaptırımlar sonraki adım gibi düşünülse de ilgili hekim arkadaşın, ileride belirli kurallara uymayanlara özel getirileceği söylenen belirli müeyyidelerden muaf tutulmasını şimdiden arz ederim).

Bugün senin geniş vizyonunu ufuk çizgisine çıkarmak için biraz matematik konuşasım var. Mütevazi araştırmacı kişiliğimden olsa gerek, duyduklarım ve bildiklerim arasında kalan aklım oynak bir kısa devre yaptı. Kanıta dayalı blogcu olarak, hayali ülke büyüklerinin gelişmiş ülkelerdeki sezaryen oranlarını her yüz doğumun on beş ila on yedisi şeklinde açıkladığı bilimsel veriler ile ilgili astral bir ziyarete gittim. Tahmin ettiğinin aksine, veriler beni toma, gaz, bilimum höt ve de söt ile karşılamadılar. Tam tersine, veri ziyaretimdeki en büyük motivasyon bilimin küresel erişilebilirliği, kim olursan ol gel nazikane tavrı idi. Twitter ya da facebook dışında da internet okur yazarı olabildiğim ve verileri yorumlama ehliyetine haiz olduğum için (sen bir başına hayali işlere kalkışmayasın diye söylüyorum; yuu-tup candır, sen aynen ordan devam) bilimadamlarının rakam verirken biraz gani gönüllü davrandığını gördüm.

Şöyle ki; ilgili hayal ülkesinde gelişmiş ülkeler için % 15-17 olarak açıklandığını gaipten duyduğum  rakamların ABD karşılığı Amerikan Obstetrik ve Jinekoloji kişilerinin 2013 yılı verilerine göre % 30,8’di. 2012 yılı ABD verilerine göre sezaryen, % 32,8 ile ABD’de en sık gerçekleştirilen majör cerrahi prosedür olarak geçiyordu. Veriler kafa-kafaya ya da kolkola olmasalar dahi; bilim dünyasının çıkarımı ne olur bilmem ama Lafebesi’nin çıkarımı Amerika ya hesap yapmamayı bilmemektedir ya da hiç dayak yememiştir.. ki kanımca ikisi de olabilir. 

Mini mini verilerin doğruluğunu hakikat-i sâbite olarak tahayyül ettiğim içün Amerika’daki bilim dünyasının üç kat sapma gösteren devasa rakamları karşısında akıl şapşisi olmayayım da neyleyim? Akıl tutulmamı tedavi niyetine mecburen, sorumlulukla bir büyük Türk ayranı tüketesim oldu (aman senin olmasın! onun yerine aranı hacamatgillerle neyin iyi tutmaya bak).

İstatistik dediğin nedir, bir tık ötesi her şeydir Okurcuğum. Hadi yine iyisin! Doğum yapacak ‘hasta’ şahsiyet olarak normal doğuma ikna olmak istemiyorsan psikolojik destekle ikna edilecekmişsin. Sevildiğini bil. Artık üç-beş ne geldiyse doğurursun, şanın yürür. Zaten bir süre sonra normal doğum manyağı olursun, ikna odanı kiraya verirsin. Senin de aklına geçmişteki kafa örtüsü ile ilgili ikna odası polemikleri geldi ise kesin yanlış gelmiştir, kedidir o…

Uyduruktan hallice, fiziksel, manasal ve maddesel olarak sıradan bir mizah yazarını zorlayan günlerdeyiz… Hatta hayali ülkede konu ile ilgili hayali mizah bakanlığı kurulması önerim olabilir. Hem neye gülüneceğini belirleyen kıymet-i ala düzenlemelerle güven ortamı yaratılır hem de ilahi komedya ile rekabet edemeyip aç kalan mizahçılar için ufak ufak kadrolar açılır. Örneğin imam hatip liselerinden neden bilim adamı çıkmıyor ya da fen liseleri niçün imam yetiştirmedi gibi güncelimin mevzuu, senin bile akıl edemeyeceğin yüksek rekabet gerektiren konulardır. Eve ekmek götürmek için daha ziyade adamın biri düşmüş, sülalesi kabus gibi sözcük şakalarında kendini geliştirmek yeğdir.

Ben de zaten bugün sana patlıcan musakka tarifi vermeye karar verdim. Musakka reçeteli yazımı postalayana kadar konu ile ilgili daha eğlencelisinden bir demeç, içtihat, tebliğ vb pop-up etmezse okurken hayli eğleneceğine inanıyorum. Ederse de; okuduğun, pabucu dama atılmış bir yazı, kendini haber atlatmış sanırken haberini kaptırarak kalbi kırık bir muhabir gibi hislenen biçare blog yazarı olacaktır. B planı olarak burnunda taze biten sivilceyi cörkletme yöntemlerin hal-i hazırda cebimdedir.

Gelelim patlıcan musakkaya…

Yeni Yıl

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

E niye yazmıyosun, niye çizmiyosun (mecazen…)? Öldüm belki, sordun mu? Ondan sonra nerede benim sırma saçlı blogcum diye ağlamayı bilirsin. Tıpkı elinden kaçırdığın değerlere dövüne dövüne ağladığın gibi…

Değer dendiğinde akıllara aşure, makarna, kuru fasülye dağıtmanın geldiği bir dönemden geçiyoruz biliyorsun. O da bir şey tabi. Kapalı kutular yerine şeffaf taslarda dağıtıldığı sürece besleyici bir eser. İstediğin yerinden beslenmek serbestisi de içinde…

Yine bu bol menkul kıymetli ve değerli günlerden birinde feyz aldığım harikulade yaşanmışlıklar olmuştur ki bir daha yaşanmışlık kelimesini balık kavakta çilingir sofrası kurana kadar kullanmayasın diye anlatıyorum:

Azman mertebesinde gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan adamları ile işler yaptığım geçtiğimiz yazların birinde veri gizliliği gereği ismini açıklayamayacağım pem hanım benim canımdan bir e-posta aldım. Kendisiynen daha önce postalaştığımız olmamıştı. Lakin ünü kıtaları aşan trans-kıtlantik yazarınıza ilk postasını işbu vesileyle gönderme bahtiyarlığına erişen pem hanım benim canım, ramadana denk gelen tarihlerde ülkemizi maailecek ziyaret etmek istiyor, amma velakin federal güvenlik tarafından kırmızı alanda göründüğünü iddia ettiği ülkemle ilgili başlarına bir şey gelmeyeceğine dair benden bir nev’i güvence talebinde bulunuyordu.

Tabi ki kendisine, başına bir şey gelirse ahan da seyahatinin sigortası benim, diyecek beyazlıkta olmadığım için önce gezilecek görülecek mekanları anlatayım diye düşündüm ve ülkemizin doğal güzelliklerini ballandıra ballandıra anlatmaya başladım. Yazdıkça coştum, coştukça yazdım; santim santim gezdiğim yerlere karşı bende bir ekistira hayranlık, bir yeniden keşfetme isteği, aklın şaşar… Rehberler odasından madalyalı kokart hak etmediysem ne olayım! İstanbul’dan girdim, Kapadokya’dan çıktım. Künefeden kerebice, zahter salatasından sac kavurma oruga, boşnak büreginden çiböreğe, arada Sümer, Lidya, Hitit, Frig, Urartu ne kadar uygarlık & tarih & coğrafya & kültür varsa döktürdüm. Postanın en sonuna da nezaketen sorusunu açıkta bırakmamak için valla sana ne kadar Ramadansa bana da o kadar gibisine yazıp postalayıverdim.

Nev’i şahsıma akşam olduğu için elektronik teçhizatı kapatıp dışarı çıkmışım. İstanbul güzel ve uçsuz, ben şaşılası delilikte, gez ya kulum emri az önce inmiş, mecbur çıkılacak. Pem ablalar ise gelişmiş ve fekat taymzon olarak gerişmiş bölgede olduklarından, bir de Boğaz sahibi olmadıklarından nedenle çöldeki klimatize bilgisayar odalarından oturup bana yanıt yazmışlar: ‘peki yediğimize içtiğimize karışırlar mı, başımıza bir şey neyin gelir mi?…’ Ertesi gün kırmızı ojeli tırnaklarımı kemirirken ‘Ne bileyim tatlişko’ demek istedim, Amerika‘yı ben keşfettim sanki…

Sonra aradan haftalar geçti, Ramadanın göbeğinde bir akrabanın vadesi doluverdi. Yakınlarla birlikte olmak için acilen şehirlerarası otobüs yolculuğu yapmak durumunda kaldık. Tesadüf cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilen muhterem zatlardan birinin açıklanacağı helecan dolu mübarek günlere de denk düştük. Şoför ve sözüm ona muavin arasında geçen konuşmaları laf ebesi olarak özetlemeye bilmem dilbilgim ve hafızam yeter mi? Her şeyi laf ebenden bekleme, yetmediği yerleri sen doldur hayal gücünle!… Konuşmalar özetle: ‘Bu ne gardaşım ya, eskiden saygı vardı, Ramazanda her yer sımsıkı kapalı olurdu, şimdi tüm dükanlar aççıh a.k.’

Kaybımız nedeniyle ağlamaktan şişmiş gözlerle (laf ebelerinin de anatomik olarak kalbi ve gözleri mevcuttur) işte o saat değerlerimizi düsündüm ey Okur. Bu ne gardaşım ya dedim, eskiden pem bize böyle sorular sormazdı, en fazla Kapadokya’ya nasıl gidebilirim acaba diye sorardı, şimdiki pem’ler çok değişti yahu diye değişen yeni pem’lere hislendim…

Bir sonraki yaz planlarına yönelik sorusu olan macera tutkunu taife için peşin peşin söyleyeyim ki: Kim olursan ol gel ama gard’ını kap da gel. Ne beni sorularınla uğraştır ne de kendini… Hadi asabiyetten uzaklaşıp trendy bir eller havaya ile ortamı şenlendirelim: Arabım fellahi Severim billahi Çekerim silahi Vururum vallahi.

2015’e bu duygu ve düşünce bütünlüğü ve komple ruh sağlığı içinde girerken sana ne dileyeyim ki Okur! Yeni yıl, benim hakkımda ne düşünüyorsan sana iki katını versin…

Laf Ebesi Entry'leri