Tag Archives: pazartesi sendromu

Sendromlar

Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

Pazartesi sabahı geleneksel kız çocukları depreşme günü Başkent’te ve İstanbul’da çeşitli telefonlar ve e-postalarla kutlandı. Etkinliğe farklı şehirlerden ama aynı bir meslekten katılan aktivistlerimiz dertlerini, kederlerini hüzün dolu kreşendolarla dile getirdiler. Konuyla ilgili olarak komplo teorisyenleri şebeke sularına depreştirici boy ve ebatlarda merkür ve venüs karıştırıldığından dem vurmaktalar…

Ol o hafta sonu, esas kızımız olan Lafebesi; deniz, güneş ve oksijenle başbaşa muhteşem bir hafta sonu geçirmiştim (Melahat Teyzem, bak senin için popomu bile kaşıdım). Caddeler bana dar, ben caddelere geniş idim. Arpası fazla gelen eşecikler misali parklarda hıldır hıldır yürürken ancelinanın korsan unisefçisi misali amme ve anne hizmetinde bulunmayı da ihmal etmedim. Örneğin, mama kaşığı tabir ettiğimiz kısa menzilli vurucular zoruyla parktaki mama sandalyesinde zapt-ü rapt edilerek yemek yedirilmeye uğraşılan bir oğlancık beni görünce düştü büyük sevince. Gözlerine muzaffer kumandan ışığı inen anneciği ise başka bir sevinç dolu çığlıkla aydınlandı ‘bak senin sevdiklerinden gelio oğlum, gel ablası gel!’. Anlayacağın, neslin büyümesi için iş yine başa düştüğünden mecburi maymunluk görevimi yerine getiriyor; kızlar tarafından kandırılma genleri doğuştan mevcut olan oğlancığın bu vesile ile yemeğini şapur şupur yemesine neden oluyordum.

Bu ve benzeri açık hava, spor ve ulvi maymunluklarla dolu geçirilen maddi manevi tatminkar bir hafta sonundan sonra Pazartesi sabahına neden en somurtuk ve ultra huysuz tarafımla uyandığımı analiz edemedim ya canım Okur’cuğum. Şu kadarını söyleyeyim ki herhangi bir hastanenin psikiyatri kliniğinde yatan majör depresyon hastaları yanımda bayramlıklarını giyip el öpme kuyruğuna girmiş çocuklar gibi kalırdı.

‘Az önce bileğimi üüj yerinden biledim, kafaya da tek kurşun sıktım sekti ama bir daha denicem’ edası ile işe gittim. E-postama ilk düşen, bizden deli olmasın, kafa tohturu arkadaşımızın biz üç ehil kıza ilettiği ‘Boşverin Pazartesi sendromunu. Koyun kahvenizi!’ mehtubu oldu! Anladım ki orada da bir yangın var. Kafa tohturumuz pek iyi durumda değil…

Dakika geçmedi başka bir tohtur arkadaş ‘Komşuya botla mı gitsek karadan mı?’ diye telefonuma düştü. ‘Market servislerinin yanından servis kalkıyor diye duydum’ dediysem de bu iyi niyetli çabam biraz ters tepti. Ders bir, mutsuzluğun tavanken karşı tarafı yumuşatmaya çalışmayacaksın.

O telefonu kapatırken kendimi başka bir arkadaşla hayatın derin anlamı ve yine komşuda pişip bize düşmeyen yemek tarifleri üzerine hüzünlü bir sohbette buldum. Konuşmanın sonunda iki yakanın müzikte buluştuğu gece eğlencelerinden birine gitmeyi kararlaştırdık… Lakin ‘görüşmek üzere’ derken neden burnumuzu çekiyorduk anlayamadık.

Ossaat sanırsın ki hafta sonu bütün kız çocuklarını çuvala koyup dövmüşler. Herkesin gizli gizli içlenesi tutmuş… Demek ki ders iki neymiş, kız çocuklarının işine akıl sır ermezmiş…

Bu yazıyı kaleme alıp da göndermeyeli iki hafta oldu desem yeridir… Durdukça değeri artsın diye değil elbette. Belki mutfağa girer de sana söz verdiğim musakkayı yapar, tarifini veririm diye hayal ettim. Lakin ders son neymiş, hayalini yeteneğine göre uzatacakmışsın. Daha annenin gönderdiği pişmiş bamya yemeğini buzluktan alıp plastik kabıyla ısıtmaya çalışırken ve plastiğin sıcakta eriyen bir nesne olduğunu henüz keşfederken afili hayaller kurmayacakmışsın…

Ezcümle, bu hafta da musakka cümle içinde geçtiği ile kaldı Okur’cuğum. Sen iyisi mi benden ümidi kes, evde müstakil bir bloga katkıda bulunmak isteyen anneciğin, teyzeciğin var ise kendisini benden haberdar ediver. Makul ve mantıklı her tür arif tarife açık olabiliriz…

Yakında böcügümüz her alanda pek şenlenecek… Demedi deme!…