Author: Laf Ebesi

  • En İyi Dostum, Kendimim

    Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

    Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

    Dostluklar konusunda büyük başarılara imza atmış biri değilim. Ağzım sıkıdır, darda olana havada karada yardımcı olmaya çalışırım, mavi liracıklar kazansınlar diye sınırlarımı zorlayıp bedavaya ve isimsiz büyük ses getiren işler yaparım… Gelin görün ki kendi etrafımda üç yüz altmış derece dönüp şaşkol şaşkol bakındığımda ‘merhaba, n’aber ya?’ diyebileceğim tek kişi bulamam… O yüzden artık dar açıyla dahi dönmeye yeltenmiyorum… Biliyorum ki yardıma ihtiyacım olduğunda seslenebileceğim tek kişi kendimim… Bir gün kendimden de kazık yerim diye korkmuyorum değil..

    Bunları serzenişte bulunmak için anlatmıyorum. Eşyanın tabiatı gereği yalınkat durum tespitçiği… Kişi kendin bilince adımlarını ona göre atarmış hesabı…

    İşbu hesapla, dostluksuzluğa giden dikenli yollar refleks olarak beni organize bir organizma haline dönüştürdü… Bundandır ki süresiz şekil tedbirliyim. Beyinde onbeş çalışma sayfalı excel’ler, hayat projesi yönetim araçlarının en son versiyonları, uykuda bile başucumda telefon-kalem-kağıt, Ankara Kızılay meydanında sol ayağımı bir balina ısırsa bundan sonra nasıl hayatta kalabilirim planları ile dolaşan 155 kromozomlu salt bir kafa uzvu… Aslında tam Nazlı Eray‘lık bir durum..

    İş hayatında voyvoda’yı görenler, aşkta papazla müşerref olanlar, ”e bunlardan çöközledim, bari bi’ dostum olsun lan” deyip de okkalı dost tekmesi yiyenler ne demek istediğimi anlayacaktır… (Anlayan ve ”ah! tam benlik” coşkusuyla yürümeyi aklından geçiren zevata coşku bükücü olduğumu hatırlatmamda fayda olur)

    Standart bir tür değilim.. Yani durduk yere dost edinme ihtiyacım yok… Hatta konuyla ilgili kendi bildirim bile var:

    Kimseye güvenmem. Kimseyle durduk yerde konuşmam. Kimseyi boş yere dinlemem. En sevdiğim yön burnumun dikidir. Pişmanlık duygusunun nasıl bir şey olduğunu bana sorma, çünkü bilmediğim şeyi sana tarif edemem. Bilimin gerçekliğinden başka gerçeklik tanımam ve dünya herkesçe tepsi olsa dahi benim için yuvarlaktır & her şeye rağmen dönmeye devam edecektir (”eppur si muove”). Ve son madde; şartlar ne olursa olsun iyi olanlara yardım edebilmek için gücün önemini bilirim. Bütün bunlar için dosta ihtiyacım bulunmamaktadır.

    Hah, nasıl ama? Büyük deliyim değil mi?.. İyi de gizli değil ki bu!.. Her yazının başına nal gibi yazıyorum, okuma yazma ve dahi anlaman varsa, ökküs değilsin ya, görmüşsündür…

    İnsanların dostluktan anladığının başkalarının özel hayatına sızma, o hayatı cloud‘lardan silecek şekilde komple yok etme, saygısızca alan tanımama ve istila ettiği alanın baş köşesine gelip mal gibi yerleşme olduğunu göre göre delilikte çığır atladım… Bu anlamda dostsuzluktan ve delilikten kat’a şikayetçi değilim.. Aksine çok memnunum. Rabbisi başka dost vermesin 😛

    Uzun yıllardır başkalarının hayal gücünde histerik bir zafer çığlığı olmak yerine kendi sessiz ve derin gerçekliğimde bir fısıltı olmayı tercih etmekteyim… Özetle, az zamanda büyük kazıklar yeme olasılığımın olmadığı bir üst versiyona evrildim, bildirimle beraber mutlu mesut yaşıyorum.. Bu halimi yaratan gelmiş geçmiş tüm alan mürekkebi dostlarıma şükranlarımı sunarım.

  • O Kazık Buraya Kakılacak!!!

    Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.

    Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

    Bazen kendi kendimize o kadar çok gülüyoruz ki sizleri unutuyoruz Okur! Ayıbımızla sev bizi..

    İsmi cismi bende saklı, grubumuza bu sabah bir resim karesi düştü. Maksat Pazartesi şenlensin; melekler, cenneti grevde sanmasın. Fotoğraf, teknik olarak bir Lucie ödüllük değil belki fakat zengin içeriğiyle hepimizi gıdık otu gibi avcuna alıverdi… Etik yayıncılık ilkelerim gereği (kıız, hep bu şablonu kullanmak istemişimdir, kısmet bugüneymiş) elbette haber kaynağıma dair ayrıntı vermeyeceğim… Yaş ortalaması kuvvetle muhtemel >1550 olan aile fotoğrafı desem yeter. Hele önde oturan dedeye DNA analizi filan yapsak yemin ederim kendisi plankton çıkar. Dede doğduğunda henüz Hun İmparatorluğu yıkılmamış, Çin seddinin yapımı tamamlanmamıştı yani.. Öyle güzel bir durum.. Dedem ”bi’ daha mı gelcez dünyaya” demiş ve aynen geliş o geliş…

    Foto Adams çılgınlığından fast forward‘la konuyu direkt Osman Hocamıza getirmek istiyorum. Aradaki bağlantıları atlayıp çıtanoggh! efektli geçiş yapmamın nedeni ise: bundan sonra bu köşede ilgisini çekmek istediğim insanlara doğrudan adlı adınca sataşmaya karar verdim… Ben onları nasıl ki her gün tarayıp okuyorsam onlar da beni okusunlar, bana ne 🙂

    Sayın Hocam, bildiğimiz amiral gemisinde, yıllardır sağlık yazıları yazan çok değerli hekim meslektaşımdır. Eğer kendisini (ben) okurken okuyor olsaydım (bu da ben) ekibinde bulunmak için kapısından ayrılmazdım.. Kader utansın..

    Ha, meslek gereği fellik fellik semptom, tanı, tedavi bilinçlendirmesi adına ortamlarda ne varsa takip ettiğim sanılmasın… İş için göz gezdirdiklerim hariç öyle renkli basında çıkan sağlık yazılarına pek itibar etmem ya da hunharca gözüme çarptıysa yine işim gereği kim yazmış, hekim midir, hekimse nerden mezundur gibi über eleştirel yaklaşırım. Bununla beraber, Doktor Osman Bey’in yazılarını o kadar düzgün ve aklın ve bilimin süzgecinden geçmiş buluyorum ki uzunca bir süredir her satırını merak ve keyifle takip ediyorum…

    Dahası, bilincimin altına amplifiye halde nüfuz eden, tuhaf ve abartılı bir itaat duygusu içinde uyguluyorum da. Amplifiye kısmına misal verecek olursam: eşek kadar yaşıma rağmen sonsuz yıllardır abartarak yüklendiğim egzersiz sevdam nedeniyle sanırım son iki gündür popo nahiyemde iri bir femur stres kırığından muzdaribim. Pişman değilim… Osman Hoca tabi ki gamsızlığın da (gamsızlık yerine neşe mi demeliyiz yoksa..), hareketin de, beslenmenin de dengelisinden yana. Ancak resim dedesinin 1200 yıl önce okçuluk ve ciritle uğraştığını düşündüğümde ileri spor bana ileri faydalı bi’ sağlık şeysiymiş gibi geliyor… Bu konudaki ileri gerizekalılığımı kabul etmek istemiyorum… & Eyühehe, dede beni çağırıyo! İyileşince bir 40K daha koşarım bence diyorum… Not: iyileşene kadar bol kolajenli bir tas paça çorbası gönderene de hayır demem!…

    Sevgili Hocam (yok artık!! Yazar burada, dikkat çekmek için hocaya aleni seslenmektedir), haklı olarak, her şeyin abartıkından uzak durulmasını salık verdiğinizi biliyorum ve sizi tüm aklımla destekliyorum. Öyle bin yıllık telomerle, kromozomun ucuyla bucuyla da hiç işim olmaz.. Sadece bir konuda aklımı doğrulamanızı talep edebilirsem çok süper olur.

    Şöyle ki; şayet beynim bana oyun oynamıyorsa, ya da eğer okuduklarımı zaman içinde antin kuntin yorumlar hale gelmediysem, ki bunlar hep omega 3 ve 6 eksikliğimden yeminle, sanki son zamanlarda egzersiz önerilerinizde hafif bir indirgeme, hareket etmekte hayli zorlandığı gözlemlenen ortama doğru miniş bir darwin adaptasyonumsu olmuş olabilir mi?.. Çünkü yanlış hatırlamıyorsam, evvelden her gün en az kırk beş – elli dakika, hatta birazcığı da yokuşa karşı orta tempolu yürüyüş önerilirken bu süre ortalarda bir yerlerde her gün otuz dakika hafif tempolu yürüyüşe evrildi sanki… Henüz geçtiğimiz haftalarda da iş yerinde, evde saat başı oturduğunuz yerden kalkın bir kaç adım atınız hiç değilse gibi bir öneri duymuşum gibime geldi… Yoksa bu hafta sonu itibariyle durum, evin içinde de yürümeyin beya, sadece ayakta dursanız da olur’a mı dönüşmekte hafiften?..

    Bilemiyorum… Dediğim gibi belki de benim anlamamda bir indirgeme vardır.. Kendi adıma hareket etmenin suyunu çıkarttığım gibi bunu da abartmaktan ve yattığım yerde sağdan sola dönersem artı bi’ beş yüz yıl kazanır mıyım acebağ formuna dönüşmekten korkarım desem..

    Kalınız zerdeçalla, tarçınla, erken taramayla, sağlıcakla & M.S. 5000’de görüşürüz hocam!..

  • Thor: Ragnarok – Is it Asgard or Asgard beings?..

    After six years, a new Thor-titled series has been released as Thor: Ragnarok, this time presented by Marvel Entertainment overwhelmingly. For those who are curious, Paramount Pictures‘ support seems to have been replaced by Walt Disney Pictures in the current one.

    This piece brings us back to the holy nine realms where Thor, Odinson, king of Asgard (after the former ruler Odin) and god of thunder, is defending against his sister Hela, goddess of death, in order to preserve peace (or questionably his power maybe) and to protect people.

    Until Thor and Hela meet for the struggle to boost, here we go with

    • the introduction of Thor in a cage captured by the fire demon Surtur foretelling a dreadful prophecy, Ragnarok, which will be revealed at the end of the sequel for its becoming true or not;
    • Thor‘s interim beating Surtur for the crown of Surtur to prevent his resurrection by the Eternal Flame; and
    • exclusive referrals clearly to Greek mythology (rather than pure nordic myths) such as grape eating Odin watching a classical tragedy in pleasure / the B.C. costumes though all is appearing in smart tech times with various models of space ships that travel at the speed of light etc.

    One can even say that the plot is a modified version of the classical Hellenistic plays in terms of design. Just, it likely varies for its complicated frame of the characters: mighty Thor, seemingly peaceful and encouraging Odin, tricky Loki, saviour Heimdall, and she-evil Hela. The main characters are surrounded closely by stronger side ones or villains as mostly intended in Marvel comics: Grandmaster (Jeff Goldblum) being a prototype for that, there are also some greyish ones like Hulk (Mark Ruffalo) or Valkyrie (Tessa Thompson) which serves to add further complexity to the cinematic universe.

    The overall flow is well-put. The plot’s dynamic and professional structure pays for the high technology used in shooting. In other words, Taika Waititi‘s directing and the adaptation can be concluded as to cover the expenditure finely.

    Cast can be interpreted as pretty much successful as well, in particular having those great actors in place, i.e., Anthony Hopkins (Odin) and Benedict Cumberbatch (Dr. Strange). For instance, a lesson-wise intonation of Odin makes the scene unforgettable during the following conversation with Thor:

    Thor (Chris Hemsworth): ”I am not as strong as you!”

    Odin (Anthony Hopkins): ”No, you are stronger…”

    Or it all changes when the camera is in 177a Bleecker Street, Dr. Strange‘s house in Midgard (Earth) where Cumberbatch shines with his hypnotic ability of acting. Once again, it is proven that the magnitude of acting is not counted by the number of minutes that an actor is on screen, however it stands for the emotional and intellectual impact after the movie ends.

    Chris Hemsworth, physically, draws a very American Thor at first glance with a narrow forehead and small eyes. It can be teased as the irony of evolution like what happen to Norse Gods when they come to New World.

    I do not want to mention Cate Blanchett as Hela since I am personally more than fed up with her unchanging alto timbre, more or less with the same resonance, for years…

    However, aforementioned two gigantic actors and glazing visual effects still save the cast, I can say. Only few comments both to that overused blurry background whilst aiming to emphasize the characters in the front, and the unproportional images of Surtur shots. The idea to exaggerate Surtur versus Thor seems a little bit ”pretended”, unfortunately due to a perspective trap.

    In a nutshell, Asgard as the head of nine realms where peace was known to be brought by Odin encounter a ”to be or not to be” problem in Thor: Ragnarok.

    Thor: Ragnarok asks: will Asgard kneel before the queen of death or will it fight for survival? Furthermore, is Asgard a place to be saved but the people, or is it the people?.. Or should the enemy that was created somehow be destroyed at a price of smashing Asgardians’ land, perhaps?..

    Including the revolutionary IMAX 3D optics, Thor: Ragnarok (2017) holds its own specialties worth seeing.

  • Evlerinin İçi Louvre Müzesi

    Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
    Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

    Yapay zeka işleri dallanıp budaklandıkça kendi adıma hayatın her alanında kullanma isteğiyle yanıp tutuşuyorum. Hatta yapay zekacılara fikir olsun diye sivri zekamı derhal kendileriyle bütünleştireyim ki bir an önce üretime geçsinler.

    Öncelikle davetimdir. Çalıştığım işyerlerinde fikir üretmemle (ve maalesef onların yüzsüz insanlar tarafından çalınmasına engel olamamamla) mehşur olduğumdan tüm hırsız ve ar damarsız kısır zekacıları buraya beklerim. Nıahhahah, yakalarsam ürünü kullanır eş zamanlı davayı da açarım, söyleyeyim!

    Fikir 1 (ve aslında şu an en göynümden geçen): Malum aramızda hali vakti yerinde olup sergiden müzeye, galeriden müzayedeye koşan ve orijinal sanat eserleri toplayan bir camia var. Kendilerine daha bol kazançlar, eser toplamak için bol zamanlar dilerim (halen ikisinin nasıl olabildiğini anlayabilmiş değilim ancak hayat benim anlayıp anlamamama pek takılmıyor). Lakin, sıradaki için yola düşülemediğinde, her sabah kalkıp bir yıl boyunca aynı milyon papellik tablolara bakmak onlar için cidden iç sıkıcı olabilir.. O kesimden olmayan ahan da bu kesim içinse zaten olmayan bir şeye bakamamak, bir R. Magritte’im bile yok demek yağmurda sünger ayakkabıyla dolaşmak kadar yürek bükücü, inanın… O yüzden yapay zekacılardan talebim her sabah uyandığımda evin tüm duvarlarına bir düğmeyle Louvre’daki, Floransa’daki tabloları birebir yansıtacak, gününe göre tavanları Michelangelo freskoları ile süsleyecek, sehpalara da ana uygun üç boyutlu eserler yerleştirmeye olanak sağlayacak dinamik bir hologram sistemini hayata geçirmeleridir. Pazartesi günleri tatil olmazsa sevinirim.

    Fikir 2: Zahmet olmazsa yukarıdakinin bir benzerini de akvaryumlar için istiyorum.. Akvaryum aksesuarları ile uğraşmaktan anası ağlamış yaralı ergen bünyeler böylelikle bu hobilerini ergenlikten yetişkinliğe taşıma fırsatını bulacaklardır.

    Fikir 3: Üç boyutlu yazıcılara değinmeyeceğimi sandınız… Hahah, sizi şaşırtacak ve değinmeyeceğim. Siz tahmin ediyorsunuz diye neden o şeyi yapmak zorunda olayım ki. Hayret ve nanik!.. Yazıcı değil ama hikayeli tarayıcılar üstüne yoğunlaşmanızı istiyorum. Şöyle ki; tarandığında o evrak hazırlanırken başından geçenler bir köşede canlı canlı oynasın. Örneğin imzalı bir kağıt taranıyorsa imzayı atan kişinin imza atarken ki görüntüsü, ağaçların kesilip yerine gökdelencioğlu sitesi gibi muazzam harikaların dikilmesini gerektiren bir karar belgesi ise o belgenin oraya gelene kadar başından geçenlerin gösterildiği bölümler taranarak aynı belge içinde saklanabilsin.. Tarihçiler yapay zekacılara minnettar kalacaktır. (bölüm notu: içinizden geçen fesat düşünceler sahibine aittir)

    Hadi az düşünün çok çalışın bakem. Bu yukarıdakilere acil ihtiyacım var! Hem sizden Dan Brown gibi orijin bulmanızı da istemedim. İstemem de!… Alemsiniz ayol. Bunu sadece ben değil bin yıllardır doğayla barışık yaşayan şempanze de istemez… Ya da diğer bir deyişle maymun da size bayılıyodu zaten!.. Şimdilik bana Louvre, Firenze, akvaryum ve öykücü tarayıcı üretimleriniz ile gelin, kafi..

  • 2017-2018 Evlerden Irak Sonbahar-Kış Sezonu

    Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
    Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

    Geçen hafta tiyatro saatimi beklerken içinde bulunduğum avemee’nin nimetlerinden faydalanayım dedim. Sırasıyla kolonyacı, şemsiye görünümlü rende satmayı yaratıcılıktan sayan tuhaf tasarımcı, 20 yaşındaki gencecik kızlara ‘’ananız kullanaydı böööle valizin dibine tıkışmış ipek göynek gibin kırışmazdı’’ iddiasıyla bir takım sıvılar kakoşlamaya çalışan kozmetikçi, kahveci, lahmacuncu derken bir hazır konfeksiyon mağaza zincirine dalıvermişim. Hayli büyücek bir mağaza olduğu için oyuna kadar beni oyalar diye düşündüğümü itiraf etmeliyim..

    Gözüme 8.7 şiddetinde ilk çarpan şey Dominik’teki adalarda dahi olması imkansız cartlıktaki yeşil tüy yumağı oldu. Hoplamışım.. Baktım ki insanlar yanından geçebiliyor ben de usul usul yaklaştım. Bir cesaretle dokunduğumda peluş bir kabanla karşı karşıya olduğumu anladım. İşin kübü, bu polyester tüy yumaklarının doğada eşi benzeri bulunmayan her cartlıktaki renginin geometrik hızla çoğalan organizmalar gibi her yana yayılmış olmasıydı. İnsansız ağırlığı tahminen 40 kiloya filan tekabül eden bu kışlık canavarların meraklıları kimlerse alayına hayatta başarılar diledim ve yüzümü diğer reyonlara döndüm.

    Dönmeyeydim iyiydi.. Lakin sahne henüz oyun için hazır değildi…

    Durduk yere yemin etmek istemiyorum ama inanın bu yıl sonbahar kış modasında doğada rastlayabileceğimiz herhangi bir renk yok. Cıslak pembeler, beş saniyeden uzun bakınca kör eden yeşiller, sarının ayıptır söylemesi ‘’o’’ malum tonu, kırmızının bugüne kadar en görmediğimiz hali, morun kötü yola düşüp kendini kamufle etmişi, patatesçi Mars’lılara karşı dünya rengi seçildiğine inandığım turuncu ve tonları bende ‘’insan zevkine karşı planlı bir komplo teorisi mi başlatıldı?’’ etkisi yarattı…

    Renklerin dışında doğada rastlanabilecek bir materyal de pek gözüme çarpmadı. Tanrılar polyestere adeta yürü ya koçum demiş sonra da bir köşeye çekilip kıs kıs gülmeye başlamışlar zannımca.. Önümüzdeki ilkbahara, hadi bilemedin yaza, polyesterzede mantarlı bir güruh dermatologların kapısını aşındırmaya başlarsa çok mu şaşıracağım, yoo…

    Özetle 2017-2018 sonbahar-kış sezonu bence 80’lerin kümülatif toplamından bile daha korkunç.. Moda, elinde kalan absürd renkleri ve naylonları mı bitirmeye uğraşıyor her ne hal ise doğada ne yoksa tümü vitrinlerde mevcut.

    Dünya moda tarihi bu yılları büyük bir utanç içinde hatırlayacakken ben kendi adıma felaketin artçıları azalana kadar toka bile almayı düşünmüyorum. Ha, doğum günüydü yılbaşıydı bana vitrinlerden hediye getireni de çingen pembesi laylon kayışlan döverim peşinen söyleyeyim.. Arz ederim.

  • Penguen

    Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
    Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

    Bazı şeyler hep varmış gibi.. Ya da varmış gibi de yokmuş gibi.. ‘’Dergimiz Penguen son 4 sayısına girdi, önümüzdeki sayımızda uzun uzun anlatırız. Sevgiler…’’ Ne demek ki bu şimdi dedik. 21’inden beri geçmedi günler…

    Ve bugün geldi açıklama. Kötü bir rüya değilmiş, ‘on beş yılın başı bi’ eşek şakası da biz yapalım didik’ değilmiş… Bir Penguen gider, bin Penguen gelir filan diyesim var, ama diyemiyorum. Hayat neleri diyemeyeceğini acı acı öğretiyor insana. Akbaba’ya yetişmesek de dipli köklü Gırgır kuşağındanız. Mizah dergilerinin mitozla çoğalmalarını saniye saniye takip etmiş büyükleriniz olarak Penguen gibi ince, kıvrak bir dilin biricik ve tek olduğunu biliriz ve dahi sizden öğrenecek değiliz 😛 Misal, yetmiş beş milyon oturup geceler boyu düşünse birimizin dahi Antarktika’dan yola çıkıp 2500 yıllık bir kültürü kucaklayan İstanbul’da çiçek atan o Penguen’i yaratamayacağımızın farkındayız.. Ciğerimizde bir yangın var, şebeke suyunu bağlasan sönmez bir durum!

    İnsan ve türevlerinin yaşamında Perşembe pazarında döne döne topatan kavunu arar gibi kaldığı zöbönk anlar vardır. Hani en tatlı, en ballı, en mis kokulu, en temiz, en doğal olanını bilirsin, tüm pazarı dolap beygiri gibi fır dolanır, bulamazsın… Bütün tezgahlar onu sattığını iddia eder. İddiası bol, malzemesi kıt tezgahlar hababam bağrışırlar: ‘’Bu öztopatan abicim, yedi göbektir topatan bunlaAar!’’ Halbuki, göze soktukları malın cırt sarı kabuğu dışında tadı da kokusu da yeşil çay odunu gibidir (yeşil çay üreticisi, odununu savunmaya girişme hemen!!). Mecburen ‘kim bitirdi beya bu lezzeti?’ diye diye, gözün o bereketli toprağa baka baka çeker gidersin..

    Sonuç: bir yerde gölgelerin boyu biz sıradan insanların boyunu geçmişse o yerde güneş batıyor demektir.. Yok lan, araya kaynak yaptı, o değil.. Sonuç: o bıcır bıcır halimden eser yok şiiiğmdii! Çünkü Selçuk Erdem ve ekibini aşabilecek tek şey yine Selçuk Erdem ve arkadaşları, dolayısıyla bizim de arkadaşlarımızdır. Zira; Penguen’deki değerli dostlar 2002’den bugüne, okurlarına öyle incelikli çizgiler sundular ki herhangi bir dil bunları telaffuz edemedi. Öyle sözcükler seçtiler ki baharın tüm renkleri onların yanında hırtlamba gibi kaldı. En kırılgan, en umutsuz anlarımızda su gibi duru ama bir o kadar da elmastan sıkı duruşlarıyla o miniş kanatlarını uzattılar üstümüze, üşümeyelim diye…

    Karşılığında biz ne yaptık? B.k yaptık. Söylediklerimiz kadar söylemediklerimizden de sorumluyuz demiş ya Martin Luther King, onlar söyleyince biz de söylemiş saydık kendimizi. Sözleri, sözlerimiz oldu. İzinli izinsiz kullandık. Hatta, onların olduğunu bilmeden kullandı bir sürüsümüz. Ve onlar, her seferinde, ‘’her canlı aynı nefesten alır, nefesleri bitirmek için kullanmıyorsanız sorun yok’’ dediler.. Bize hep sevgi, umut ve çiçek verdiler..

    Gözlerde yaş yoksa kalplerde gökkuşağı açmazmış…  O en tatlı çocuklar en kolay incinenlerdir belki de.. Umutları kırılmaya yüz tuttuğunda bir buz parçası gibi kararlı ve keskin olurlar.. Ne bileyim ben, belki de bu son açıklamaları gözlerimizdeki son kirpik düşünceye kadar ağlamaya devam edeceğimizi mi gösterir?.. Bildiğimse dünyayı değiştirenler salak çoğunluk değil, farklı düşünebilen cesur, öncü bir avuç insandır. Ve siz, hepiniz tek tek, o bir avuçtan dahi dünyalarca, yıldızlarca, galaksilerce kez fazlasınız! Biz sizi çok sevdik!.. Bizi sakın unutmayın olur mu?…

  • Akıl, Vicdan, Sezgiler

    Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
    Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

    Şöyle ya da böyle, hepimizin gemileri birbirine benzemekte aslında. Kimininki denizi kucaklayan yalı katı, kimininki nohut oda bakla sofa, kimi gacırtılı dökme demir kapılı, kimi alkış yapınca yanan cinsten full otomatik.. Kiminin kamarası klasik rustik takım döşeli, kiminde yerde pofuduk minderler, geceleri alev alev bohem mumlar.. Baktığında hepsinin yakın / uzak, aynı sularda yerleşik / farklı sulardan göçebe komşuları var, hepsi yaşamını devam ettirmek için birbiriyle bir şekilde alışveriş içinde..

    Gemi malzemeleri işbu denli benzer olunca farkı yaratan güvertedeki elemanlar diye düşünmeden edemiyor insan. En çetin dalgalara dayanan ceviz kabuğundan gemi ile sudaki balıkların dahi kıpırdamadan durduğu esintisiz havada yalpak yulpak seyredip etrafındaki şişme botları kendine güldüren gemi arasındaki fark tayfaların aklında, vicdanında, sezgilerinde olsa gerek… Yoksa neden dışardaki tüm gemiler düşman, tüm denizler kıskanç, tüm yosunlar kandırıkçı, tüm balıklar korsan, hatta içerdeki tayfaların yarıdan fazlası hain veya isyancı olsun ki?..

    Hoş, güverte tarafından geçici süreliğine kaptan olarak atanan kişinin geminin denizlerarası gemi standartları çerçevesinde görünen ve kabul edilen iyi işler yapması başka, kendini iş yaptığına inandırması başkadır. Bir de rasyonel ve bilimsel bakışla tıpta gerçeği çarpık algılama hastalığının adı paranoyadır. Yok bu durum hastalıklı değil de normal beyinlerde meydana geliyorsa denizler, büyük balıklar ve rüzgarlar yalana yalan demekten çekinmezler…

    High Hopes.. Alakası, benim amansız müzik tutkum ya da Mozart’ı da Pink Floyd’u da aynı deli yoğunlukta sevebilmemle ilintili.. Şarkıdaki the grass was greener nakaratı oldum olası tüylerimi diken diken eder. Ve düşünürüm.. Düşünürüm ki; güverte, gerçek deniz hayatıyla alakası olmayan hurafenin yerine aklı; kör, fanatik ve yalan inancın yerine kendi vicdanını; maddi çıkarlarının yerine sezgilerini koyduğunda o gemi saygın ve mutlu şekilde pupa yelken ilerlemez mi?.. Kaptan dediğin zaten geçici. Herkesin özgür düşünce ve söz hakkına sahip olduğu kamaralarda bunun çok da önemi yok. Bu sadece kaptanın geminin su üstünde gitmesini sağlayan malzemeleri yok etmeye çalışıp alabora olmasına neden olabilecek  durumlarda tehlike arzedebilir. Sadece bu durumda güverte faydasız bir pişmanlık ve  üzüntüyle diyebilir ki:

    ağaçlar daha yeşil olabilirdi

    eğer kesmeseydik

    çiçekler rengarenk açabilirdi

    eğer sulasaydık

    çocuklarımız daha çok gülebilirdi

    eğer akıllı davransaydık..

    Bazı kararları ağaçlar, çiçekler, çocuklar vermez. Veremez… Bu kararları biz büyükler veririz. Verirken kendi küçük kamaramızı, bizim küçük gözlerimize çok büyükmüş, yaşamın anlamıymış gibi görünen o kısıtlı alanı düşünemeyiz. Çünkü gemimiz olmazsa kamaramız da olmayacaktır..

    Böyle şeyler olmasın, olmaz da zaten, gemideki farkı yaratanın içerdeki taife olduğunu bilelim dediğinizi duyar gibiyim… Aklınızın, vicdanınızın ve sezgilerinizin sizleri pişman etmeyeceği ve utandırmayacağı günler dileğiyle!…

  • Uyanmaktan Korkmayanlara

    Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
    Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

    Uyanmaktan Korkmayanlara!

    İrfan Değirmenci – Bir Uyuyup Uyanalım

    Duymak istemediklerimizi duymayı başardığımız zaman büyürüz. Zira duymayı istemediğimiz, biz duymuyoruz hatta onu yok etmeye çalışıyoruz diye yok olmaz.. Bir uyur, uyanır, şekil değiştirir, serpilir, güçlenir, yoluna devam eder..

    İrfan Değirmenci’nin Bir Uyuyup Uyanalım adlı romanı çağdaş bir dram. Yayınevi eseri her ne kadar deneme – inceleme kategorisinde sınıflandırmış olsa da bu konuda yayıneviyle aynı düşünceyi paylaştığımı söyleyemem.. Açıkçası; yaprakları yavaş yavaş açılan kişi analizleri, içiçe geçmiş olay örgüsü, kahramanlarının içinde yaşadığı dönem(ler)e ve çevre(ler)e ait tanımlayıcı detaylar ile ilk yapıtını roman türünde okurla buluşturan bir Türk yazarı ile karşı karşıya olduğumuzu görüyorum.

    Enteresan bir yazar İrfan Değirmenci. Entelektüel izleyici onu kaleminden önce billur sesi, akıcı konuşması, zarif üslubu ve mangal gibi yüreği ile tanıdı, sevdi, taraf oldu.. Okur, ilk olarak Değirmenci’nin öyküsünü kendi öyküsü, sıcacık kalbini kendi kalbi bildi.. Bu da, genelde, eserin sahibiyle ilk kez basılı bir kitap kapağının üzerinde tanışmaya alışık olduğumuz o bilindik stüdyo pozlarından farklı bir merhaba aslında…

    Kitabı okurken, aynı zamanda, karşımdaki yeni kalemin edebiyatın neresinde durduğunu araştırmaya çalıştım. Bir söyleşisinde Yaşar Kemal geleneğine öykündüğünü, Yedi Uyurlar efsanelerinden ilham aldığını okudum. Yaşar Kemal gibi karıncaya su içiren, efsaneleri ilmek ilmek rüzgara bağlayıp okurun kulağına üfleyen bir dehaya özenmek çıtayı baştan zirveye koymaktır… Varmayı arzu ettiği hedefi en tepeye yerleştiren ve bunun için çaba gösteren herkese dünya kapılarını açar diyelim ve umalım ki okuyan, soran, araştıran, bir de üstelik iyi konuşup iyi yazan Değirmenci için de böyle olsun..

    Gelelim Yedi Uyurlar’dan ilhamla Bir Uyuyup Uyanalım’a…

    Romanın iskeletini, Kısmet Apartmanında yaşayan yedi ana kahraman, bir köpek ve kurguyu destekleyen yan karakterler oluşturmakta.. Yedi öznenin yedisi de içinde bulundukları zor hayat koşullarına rağmen Yunan tragedyasında olduğu gibi ideal kişiler, içindeki kötüye hayır diyenler, insan kalmakta direnenler…

    Öykünün merkezindeki yedilinin çevresinde ince ince, kafes gibi örülen olaylar belki de bütün efsanelerde olduğu gibi kahramanların idealizmini sınayadurur.. Sınar; ve mağduriyetle kötülük arasındaki o ince çizgiyi geçmelerine müsaade etmez. Adeta yedi aynı ses konuşur yedi kişiyi.. Biz hep yüreği ile konuşan aynı güzel insanı duyarız… Hatta aynı tonlama ile duyarız.. Sadece, o sesin ete kemiğe büründüğü form başkadır.

    Ana karakterler, hem toplumun birer kesitini temsil ederek tamamlayıcı bir bütünü oluştururlar hem de her biri kendi nesnel derinlikleri ve birbirinden hayli farklı geçmişleri ile tabakalı ve çok renklidirler. Her birine ait hikayeler sayfalar ilerledikçe karşımıza çıkmaya başlar. Kahramanların katmanlı yapısı olay örgüsünün daha sade tutulması ile dengelenmektedir.

    Yardımcı figürlerin ise daha çok ideal dünyanın fotoğraf arabı şeklinde yapılandırıldığını söyleyebiliriz. Kötülüğün ya da kötülüğün neden olduğu ölümün yan roller aracılığı ile ve sırası geldikçe sahneye çıktığını görürüz… Yardımcı rolün ideal olanı tepelemeye çalıştığı kısımlarda olaylar bulanıklaşır; ortalığı karanlığı dahi yutan bir sis bulutu, yuttukça genişleyen bir kara delik kaplar..

    İçinde bulundukları zor şartlar ile başa çıkmaya çalışan, zararsız Kısmet Apartmanı sakinlerinin yer yer aşağıdaki gibi serzenişlerine tanık oluruz:

    ‘’Buralarda her daim kötülük kol gezdi, acılar yaşandı ama hiçbir dönem bu kadar örgütlü olmadı sanki kötülük. Vicdan en kötü zamanlarda dahi topyekûn terk etmedi sanki buraları. Kötü günde de iyi günde de beraber olmayı başarırdı insanlar sanki eskiden. Bir asgari müşterek her zaman bulunurdu. Yine birbirini sevmeyen sevmezdi elbet ama bu kadar açıktan düşmanlık belli edilmezdi. Bu kadar kirli iş çevrilmezdi. Bütün değerler tepeden aşağı doğru alt üst edilmemişti. Vasatlık geçer akçe değildi’’

    Ve bu isyanı hep bir umut karşılar.. Ve karakterler sorar: ‘’Yunus’un, Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın soluk alıp verdiği topraklarda diken mi biter?’’

    Kurgu, efsanede ve çeşitli inanışlarda olduğu gibi devam eder; ya da hayatlar uykulara, uykular yeniden hayatlara döner.. Ya da yazarın dediği gibi, ‘’Elbette güller de açılır bülbüller de öter.’’

    Dil olarak baktığımızda Değirmenci’nin akıcı bir üslubu olduğunu görüyoruz. Zaman zaman göze fazlaca çarpan devrik cümlelerin, yer yer uzayan betimlemelerin sonraki eserlerde daha standart bir yapıya dönüşeceğini sanıyorum. Dokunaklı ve ağır öykü, ustalıkla ve yerinde kullanılan şarkı sözleri ve türkülerle hafiflemiş. Milattan önce yedinci yüzyıla uzanıp Yunan tragedyasından söz etmişken tragos’ların oidie’sinden bahsetmeden geçmeyelim. 2700 yıllık keçilerin türküsüdür belki de satırlar arasında eşlik ettiğimiz Aşık Veysel, Beatles, Aşık Mahzuni Şerif, Hair müzikali ve diğerleri…

    Sayfaları çevirirken müzikle birlikte market alışverişi, sabah kahvaltısı, twitter ve gündelik hayatta size eşlik eden pek çok şeyi de buluyor olacaksınız. Eserin en güçlü yanının ise ideal bir dünyayı aktüel bir perspektife yerleştirirken, konuyu, tempoyu düşürmeden ve dağıtmadan toplaması olduğunu düşünüyorum. Sondaki çözülme biraz hızlı gelmiş gibi görünse de Değirmenci uzun bir maratonu 6K hızında koşmuş, üstelik ilk seferinde!… Bu koşuda Yemliha’nın, Debernuş’un ve Şazenuş’un sanki açıkta kalıp biraz üşüdüğünü hissettim. Kimbilir belki onlar da gelecek romanın  konusu olurlar…

    ‘’Doğayla barışık, hoşgörülü, alçakgönüllü, erdemli, tevazu sahibi’’ olmayan okumasın demeyeceğim, okusun ama yeryüzünde bu özelliklerin var olduğunu ve geçici güce, kibre ve açgözlülüğe üstün geldiğini unutmadan okusun. E hadi o zaman, bi’ uyuyup uyanalım madem.. kiraz ağaçları çiçek açıncaya kadar!..

  • Rol Model

    Bulaşıcıdır. İnattır. Gıcıktır. Uydurukçudur. Delidir. Fecenayip şahsına münhasırdır.
    Okur! Yandığının resmidir. Gel, yol yakınken okurluk durumundan istifa et.

    O çok önemli okullardan pek önemli yerlere gelmiş, annelerimizin ‘evlenilecek adam’ tarifine cuk oturan arkadaşlarımıza bakıyorum. Büllahü de önemli yerlere gelesim kaçıyor. Aklıma ilkokulda yaptırdıkları patates baskı ve karpuz adam çeşitlemelerimiz geliyor. ‘Ben önemli bir yere gelmesem acaba daha mı iyi lan?’ diye düşünüyorum… Lan, lafın gelişi tabi..

    Vallakine çocukken ya da ne bileyim az daha büyükken kafada doğru örnekleri şettirmek lazım galiba. Aynen ürün yerleştirme gibi, bu da stratejik bir şey.. Çocuğa anlamlı insan modeli olarak göbek üstü Hitler bıyık tiplemeleri sunduğunuzda o çocuktan jilet gibi giyinen, kıvrak ve esnek zekalı, moda dergisi ası profiller beklemek haksızlık… Gayri safi milli hasılayı göbek katı ile ölçümler hale geldiğimizde çocuğun formatı da yedi sekiz kat bozuluyor bence.

    Şimdi bunlardan bana ne diyeceksiniz. Yeminle en çok da size! Bende çoluk çombalak yok. Sizde var. Sizinkilerin vergisini de ben ödüyorum üstelik.. Hakkımı helal edip etmeyeceğime ise henüz karar vermiş değilim… Tam üç paragraftır vallahu-bullahu-yeminle diyorum. Neden? Demek ki birbirimize güvenmiyoruz.. Her güvensiz insan iletişiminde olduğu gibi birbirimizi gereksiz yeminlerle ikna etmeye  çalışıyoruz… Onun için öyle hemen helallik melallik istemeyin!.. Çocuğunuzun eline zeka açan bir mizah dergisi (limon-ata huahahuagh gibi tıbben sakıncalı espriler içermeyen dergileri tercih edeceğiniz için şimdiden teşekkür ederiz), yaratıcılığını kamçılayan bir kitap vermeyecek ya da kendi yaş grubuna uygun bir film izlettirmeyecekseniz geri ödeyin lan vergilerimi! Mecbur muyum sizin kadayıf zeka çocuklarınıza para akıtmaya. Tamam kanunen mecbur olabilirim belki ama geri istemekte de özgürüm, naniiik!!!

    Hüpokrat üstüne ant içerim ki bu rol model işi önemli, takığım bu konuya… Internet’ten bir tıkla satın alınan bir şey olmadığı için bir zahmet bu işi siz üstleneceksiniz.. Rol modelinizi seçerken doğru şeyi örnek gösterdiğinize emin olun!.. Emin olun, çünkü günün sonunda, ‘ana, lan saksıymış o’ diyen tanıdıklarım oldu. Gerçi bence bağzılarının yerine saksı örnek alınsa daha iyiydi ya neyse..

    Peki doğru örneği nasıl seçeceğiz?.. Ay bu kısım çok heyecanlı işte! Şimdi bilgiç bilgiç laflar edeceğim. Birden kendimi çok mühimsedim:

    1. Kendini mühimseyen bilmiş tiplerden hemen uzaklaşın! Onlardan rol model filan olmaz. Olsa olsa bir blogda bocuk olur, nıhahauyhahaah!.. Şaka be, sıradaki madde!!
    2. Konuşurken sizi dövecekmiş gibi dik dik bakan, kendinden farklı düşünüyorsanız döven, bıyığı seyiren, sopayla dürtülmüş (ki eliniz kırılsın!) eşek gibi anırarak kulak zarı patlatan meczuplardan kaçın! Daha doğrusu kaçııııın!!! Değil rol model almak / aldırmak, popoyu kurtarın olm!
    3. Sorduğunuz sorular karşısında gerilen, sizi azarlayan zaten sorunuza da yanıt vermeyen kromozomal fazlalıkları sessize alın. Gif’li emo gibi, çok eğlenceli oluyolar ehehe…
    4. Termit gibi gördüğü yerde ağaçları yemek, doğayı kurutmak, dünyayı yaşanmaz hale getirmek isteyen değişikleri Dominik Cumhuriyeti’ne gönderin. Otlarla, ağaçlarla hırlaşıp yiyosa kessinler, kendilerini kral ilan etsinler. Bir ay içinde ağaç, bulut, toprak böylelerini adam eder kanaatindeyim.
    5. Aileden sonradan görme mertebesine erişmiş sanattan, iyilikten, estetikten odundan anladığı kadar anlamayan görgü fukaralarını bir tencereye koyun. Üstüne aldığı kadar su ekleyip har ateşte kaynatın.

    Gündüz solup akşam açayım ki, bunlardan uzaklaştıkça doğru rol modele an be an yaklaşacaksınız. Arzu ederseniz önümüzdeki yazılarda konuya devam edebiliriz ama şimdi kahve içmem lazım.

    Dilerim gösterdiğiniz doğru örneklerle çocuklarınızın her biri gıda mühendisleri olsun, gönlünce çubuk krakerler yetiştirsin. Sanmam ama, eğer, dünyada kahvenin yanında çubuk krakerden daha iyi giden bir şey varsa onu da yetiştirsinler, bana ne ki… Helallik konusu neticesini ise bizatihi aksiyonlarınız belirliyor olacaktır..